Başlıkta adı geçen kişiyi; 1990'da "Musa Carullah Bigiyef, Hayatı, Fikirleri ve Eserleri" adlı yüksek lisans tezinde, Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez şöyle anlatıyor:  

"Kazan Türkleri'nin son asırda yetiştirdiği büyük İslâm âlimi Musa Cârullah Bigiyef... Bigiyef; 1874 yılında, bugünkü Tataristan sınırları içinde kalan Ros-tov-Na-Don şehrinde dünyaya geldi. Kazan'da başlayan tahsilini, Buhara, Mısır, Hicaz, Hin­distan ve Şam medreselerinde tamamladı. Tah­sil hayatından sonra döndüğü memleketinde bir taraftan gazetecilik yaptı, diğer taraftan Rus Hukuk Fakültesi'ne devam etti. Burada başlayan ilmi, siyasi ve içtimai hareketlere öncülük etti. 1917 Bolşevik ihtilalinden sonra da bu çalışmalarını on üç yıl sürdürdü. Yazdığı bir eserden dolayı tevkif edildi, eziyet ve işkencelere uğradı ve Rusya'dan firar etmek zo­runda kaldı. Sürgün denilebilecek bu hayatı, Çin, Afganistan, Hindistan, Finlandiya, Alman­ya, Türkiye, İran, Irak, Japonya ve Mısır'da geçti. 1949 yılında Kahire de vefat etti." [Geniş bilgi için bkz. Mehmet Görmez, Musa Cârullah Bigiyef, Hayatı, Fikirleri ve Eserleri, A.Ü. İlahiyat Fak. Yüksek Lisans Tezi, 1989]

Sayın başkanın “büyük İslâm âlimi” diye takdim ettiği bu zatı, bir de gerçek yüzüyle tanımaya çalışalım.

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v.) hakkında,(Rasûlüm) De ki: Ben, ancak sizin gibi bir beşerim…’ [Kehf suresi, 110] mealindeki ayet-i kerimeyi şöyle yorumluyor:

‘Bu âyette Hz. Peygamber, kendisini ümmetin bir ferdi gibi takdim ediyor. Öyleyse ümmetin her ferdi de peygamber gibidir. Bu, varılabilecek en yüksek kemal mertebesidir.’ [Mûsa Cârullah, Kitabü’s-Sünneh, s. 84]

Çömezinden bu yoruma değerlendirme ise aynen şöyle: ‘Bu açıdan Mûsa Carullah üstadımızın Kitabu’s-Sunne’de yaptığı bu tesbit, ne hoştur…’[Mustafa İslamoğlu, Üç Muhammed, s. 28]  Detaylı bilgi için bkz. Mustafa İslamoğlu hakkında başlıklı makale.

Gayet tabii üstadı-kılavuzu Cûrullah olandan da herhalde başka türlü bir saçmalık beklenemezdi!

Bu iddiadaki mantık-muhakeme-mukayese hatalarını bir kenara bırakırsak, âyetin beyan ettiği gibi peygamberler (aleyhimüsselâm), insanlık hususunda / beşer olma babında Âdemoğlu ile ortak noktalara sahip olsalar da, pek çok özellikleri dolasıyla elbetteki diğer insanlardan farklıdırlar. Onlardan üstün sıfatlara sahiptirler. Zaten her hususta diğer insanlarla aynı olsaydılar, seçilmiş ve tercih edilmiş olmalarının ne manası kalırdı? Rasûller-Nebîler (aleyhimüsselâm), nübüvvet ve hikmetle şereflenen, Allâh’ın (c.c.), kulları arasından seçtiği saf, pâk, hâlis, zâhir ve bâtın yönleriyle tertemiz insanlardır.

Peki, peygamberlerin beşer olmasındaki İlahî hikmet nedir, denilecek olursa..?

Bundaki İlahî hikmet şudur:

Diğer insanlar onlarla bir araya gelerek öğrenmeleri gereken hakikatleri onlardan gönül rahatlığıyla alabilsinler, onların yaptıklarını taklid edebilsinler, onlara rahatlıkla uyabilsinler diye peygamberlerin insan olmasını takdir etmiştir Mevlâ-yi Zû’l-Celâl...

Fakat onların insan olmaları, hiç kimsede olmayan bazı özellikler taşımalarına engel değildir. Rasûl ve Nebîlerde (aleyhimüsselâm), herkeste olan normal insânî vasıflardan başka hiçbir hususiyet olmadığını iddia etmek; cahiliye devri müşriklerinin bakış açısıdır. Nitekim Nuh kavmi, ‘Peygamberler de aynı bizler gibi birer insandır.’ demiştir. [Muhammed A. Mâlikî, Mefâhim, s. 226-231] Kavminin inkârcı ileri gelenleri de, ‘Biz seni sadece bizim gibi bir insan olarak görüyoruz, dediler.’ [Hûd suresi, 27] Evet, böyle söylediler!

Nebîler / Peygamberler; yiyip içmek, hasta olmak, evlenmek, çarşıda-pazarda gezmek, yaşlılık ve ölüm gibi beşerî durumlarla karşı karşıya kalsalar da onları herkesten farklı kılan üstün vasıflara sahiptirler. [Bkz. Şeyhu’l-İslâm Mustafa Sabri Efendi, Yeni Müceddidlerin Kıymet-i İlmiyyesi Musa Cârullah Bigiyef'e Reddiye, Bedir Yayınevi, İstanbul, 1998]

Aşağıdaki sözler de Musa Cârullah’a aittir:

Âlem-i insaniyette her bir insanla güzel surette muamele etmek için de elbette rahmet-i ilahiye’nin umumiyetine, umum insanların da kıyamet gününde necatına itikat bağlamak lazımdır…. Bir milleti ibadeti veya itikadı için tekfir yahut tadlîl etmekten (dalalette / sapıklıkta olduğunu söylemekten) elbette bütün kuvvetimizle içtinab ederiz. Bütün dinlere bir dinin silsile-i terakkiyetine nazar gibi nazar edersek, o vakit dini için bir milleti tekfir etmek yahut dini için bir millete adavet saklamak zarureti bizde elbette hiçbir surette kalmaz.”

Müşârunileyh bu sözleriyle, Allah Teala nezdinde hak dinin İslâm olduğunu görmezden gelip, din farkının herhangi bir ehemmiyeti bulunmadığını söylemeye çalışıyor. Hatta dinsizliğin bile netice itibariyle uhrevî bir azabı gerektirmediğini iddia ediyor ki; söylenenler tam bir inkâr, ilhad ve idlâl kumkuması... Dolayısiyle bu kişiden nasıl “büyük İslâm âlimi” diye söz edilebildiğini anlamak herhalde kolay olmasa gerek!

Sonuç olarak; maddî hayatı gibi mânevî hayatı / iç âlemi de çalkantılarla dolu olan Musa Carullah Bigiyef, kendisi gibi yenilikçi, sözüm ona içtihatçı, İslâm’ı doğrudan Kur’an ve Sünnet’ten alma taraftarlarının ortak kaderini paylaşmış… Bu ana kaynaklardan da işine gelenleri alma (eklektisizm) illeti ile mâlûldur. Böyle olduğu için de dengeyi bir türlü tutturamamış, maddî alanda olduğu gibi, manevî sahada da muvâzenesiz bir kişilik olarak boy göstermiştir.

Rabbim (c.c.), Ümmet-i Muhammed’i ve evladını her türlü sapıklık ve sapkınlıktan ve de sapıttırıcıların şerlerinden hıfz u himaye ve vikaye buyursun.  

Go to top