Sitemizdeki var olan binlerce üyelik, altyapı yenilemesi sebebiyle kaldırılmıştır. Yeniden hızlıca üye olup>> soru gönderebilirsiniz.


Şeyh San‘ân Kimdir?

Şeyh San‘ân, Abdülkadir Geylânî (k.s.) hazretleri zamanında yaşamış velî bir zâttır. 

Bir gün zamanın büyük velîleri, Abdülkadir Geylânî hazretlerinin sohbet halkasında onun nasîhatlerini dinliyorlardı... Birden Fahr-i Kâinât Efendimiz’in (s.a.v.) rûhâniyetleri tecellî ediyor ve buyuruyorlar ki:
“Söyle ey Abdülkadir; senin ayakların bütün velîlerin omuzları üzerindedir!” 

Abdülkadir Geylânî hazretleri, Resûlüllâh Efendimiz’in bu sözlerini orada bulunanlara aynen naklediyor. Onların da tamamı kabul edip; “Alâ rakabetinâ ve alâ re’sinâ (Senin ayakların, bizim omuzlarımız ve başımız üstündedir)” diyerek teslimiyetlerini gösteriyorlar. Hatta o anda huzûrda bulunmayan bir çok velîye de ma’nen haber veriliyor ve onlar da, “Ale’r-re’si ve’l-ayn (Başımız-gözümüz üzerine)” diyerek, Abdülkadir Geylânî hazretlerinin büyüklüğünü kabul ediyorlar.

Ve yine o anda, Ümmü Übeyde kasabasında bulunan Rufâî pîri Seyyid Ahmed Rufâi hazretleri de, başını toprağa koyarak yanındakilere, “Abdülkadir şu anda Kavsiyet’ini îlan etti; siz de onun büyüklüğünü kabul edin” diyor... Orada bulunan bütün velîler de, “Abdülkadir’in ayakları, bizim omuzlarımızın üstündedir” diyerek, bu emre inkıyâd ediyor (itâat edip boyun eğiyorlar).

Ancak, Bağdat yakınlarında bulunan meşhur Şeyh San‘ân, “Ben de onun gibi büyüğüm” diyerek boyun eğmeyeceğini söylüyor.

İşte tam o anda, Abdülkadir Geylânî hazretlerinin rûhaniyetleri tecellî ederek, “Madem ki bana boyun eğmiyorsun, öyleyse senin omuzun üzerinde domuzun ayakları olsun ve kâfir kızına boyun eğesin” diye aleyhinde duâ ediyor.

Aradan fazlaca bir zaman geçmiyor; Şeyh San‘ân, Rum beldesine doğru yola çıkıyor. Bizans sınırları içerisine girdiğinde, bir kâfir kızına âşık olup evlenme teklifinde bulunuyor... Rum kızı ona, “Seninle evlenirim; ancak, benim dinime girip, babamın çiftliğinde en az bir sene domuzlarına bakmak şartıyla” diye karşılık veriyor.

Şeyh San‘an da, kıza kavuşmak için buna râzı oluyor. Rum’un çiftliğinde domuzları gütmeye başlıyor. Gün geliyor, Abdülkadir Geylânî hazretlerinin dediği oluyor. Dîninden dönen şeyh, yeni yavrulayan domuzların yavrularını omuzlarında taşıyor.
Etrafındaki müridleri de, daha dîninden ayrıldığı ilk günden itibaren onu terkedip, melûl ve mahzûn bir şekilde geri dönüyorlar... Şeyhlerinin bu hâlini her yerde dile getiriyor ve bunun, Abdülkadir Geylânî hazretlerinin büyüklüğünü kabul etmediğinden dolayı başına geldiğini de gayet iyi biliyorlardı.

Şeyh San‘ân’ın Mekke’de velî bir dostu vardı... Arkadaşının başına gelen hâdiseyi duymuş ve son derece üzülmüştü... Kendisini ziyarete gelen Şeyh San‘ân’ın müridlerine, “Siz, bu hâdiseden dolayı, neden şeyhinizin etrafını terk ettiniz?

Abdülkadir Geylânî hazretlerine gidip, şeyhinizin affı için yalvarsanız olmaz mı? Şimdi vakit kaybetmeden hemen gidiniz... Vaziyeti ona anlatınız... Şeyhinizin bağışlanması için yalvarınız” dedi.

Onlar da bu tavsiyeye uyarak derhal gidip, Gavs-ı A‘zâm’dan, şeyhlerinin bağışlanmasını dilediler. Ayaklarına kapanarak gözyaşı döktüler. Gavs-ı A‘zâm da, “Hz. Allah şeyhinizi, sizin yalvarmanız üzerine affetti... Gidin; şeyhinizin domuz güttiği çiftliğe varın; ona yakın bir mahalde, zikre başlayın... O sizin yanınıza gelecek” buyurdu.

Şeyh San‘ân’ın müridleri, Abdülkadir Geylânî hazretlerinin dediği gibi yaptılar: Gidip şeyhin hizmet ettiği Rum’un çiftliğini buldular. Ona yakın bir yerde, “Lâ ilâhe illallâh” diyerek kelime-i tevhîd zikrine başladılar... Bunu duyan Şeyh’in hemen aklı başına geldi; ne hallere düştüğünün farkına vardı ve derhal müridlerinin yanına koştu...

İstiğfar edip, kelime-i şehâdet getirdi... Söylediği sözden, yaptığı işlerden pişmanlık duyarak, “Abdülkadir Geylânî’nin ayakları benim omuzlarım üzerindedir” dedi ve onlarla birlikte zikre başladı.

San‘ân’ın gittiğini gören Rum kızının da, aklı başından gitti ve derhal peşine düşüp, “Mâdem ki bu zamana kadar sen bana hizmet ettin; şimdi ise ben senin dînine girip sana hizmet edeceğim” dedi. Ve hemen oracıkta kelime-i şehâdet getirerek Müslüman oldu; onunla evlenmeyi de şartsız kabul etti.(47)

Bel‘âm b. Bâûrâ

Bel‘âm bin Bâûrâ, ülû’l-azm(48) peygamberlerden Hz. Mûsa aleyhisselâm zamanında yaşamış, İsm-i A‘zam’ı bilen âlim ve duâları makbul olan velî bir zât idi. Belka şehrinde oturuyordu.

Şehrin vâlisi Belak, Hz. Mûsa’nın askerlerinin şehre doğru geldiğini duyunca, şehre girmemeleri için, ondan duâ etmesini istedi.

Kabul etmeyince; ölümle tehdit etti! Halk da kendisine çeşitli rüşvetler verdi... Gene de kabul etmeyince; hanımı devreye girdi. Ve nihayet hanımı vâsıtasıyla, Hz. Mûsa ve askerleri aleyhine duâ ettirdiler. Yani dünya sevgisi sebebiyle, zâlimlere taraftarlık etmiş oldu. Cenâb-ı Hak da, duâsını kendi aleyhine çevirdi ve son nefesinde imansız olarak gitti. Halbuki ilk zamanlarında sohbet ve va‘zlarında on ikibin divit ve kalem ile talebeler, onun Rabbanî ilhamlarıyla ledün ilminden duyduklarını yazarlardı. Ancak sonunda helâk denizine batıp; âlemin yaratıcısı yoktur diye kitap yazanların da ilki olmuştur.(49) Kur’ân-ı Kerim’de onun hâli, soluyan köpeğin hâline benzetilmiştir ki, bahis mevzuu âyetlerin meali şöyledir:

“Habîbim onlara, kendisine âyetlerimizi verdiğimiz o adamın kıssasını da anlat; o bunlardan sıyrılıp çıkmış, derken şeytan onu arkasına takmış, nihayet azgınlardan olmuştu. Eğer dileseydik, biz, elbette onu bu âyetlerle yükseltirdik. Fakat o, yere-alçaklığa saplandı ve hevâsının, nefsanî arzu ve isteklerinin peşine düştü. Artık onun ibret verici hâli, o köpeğin hâline benzer ki, üzerine varsan da dilini uzatıp solur; bıraksan da dilini sarkıtıp solur.”

Yani, onu yorsan da dilini uzatır solur, rahat bıraksan da dilini uzatır solur... Hiçbir zaman ıztıraptan kurtulmaz. Köpeğin en aşağılık hâli, başka hayvanda bulunmayan bu soluyuştur. İşte o kimsenin hâlindeki bu alçalma, köpeğin örnek olmuş olan bu en aşağılık hâli gibidir. Yani alçalmanın son kertesidir ki, korkutsan da korkutmasan da aynıdır; onun için bir şey fark etmez.

“İşte bu, âyetlerimizi yalanlayan kavmin misâlidir”, onların sıfatı budur.
Habîbim! “Artık sen, bu kıssayı onlara anlat; belki iyice düşünürler.” İçlerinde, uyanıp aklını başına toplayacak olanlar bulunur; yani sen, bu ihtimâli de göz önünde bulundur, dikkate al.”(50)


  • ________
    (47) Şeyh San‘an’ın hikâyesi, A. Gölpınarlı'nın Mantıku’t-Tayr tercemesi (MEB, İst. 1990, s. 95-127) ve diğer bazı eserlerden derlenmiştir.
    (48) Ülû’l-azm, terkip olarak azim yani kesin karar sahipleri demektir. İslâmî ilimler ıstılâhında ise, beş büyük peygambere verilen ortak ünvandır. Bunlar; Hz. Nûh, Hz. İbrâhim, Hz. Mûsa, Hz. Îsa ve Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa’dır (salavâtullâhi teâlâ ve selâmühû aleyhi ve aleyhim ecmaîn).
    (49) Erzurumlu İbrahim Hakkı, Marifetnâme, (Sadeleştiren: M. Fuad Başar) Âlem Tic. ve Yayıncılık San., İstanbul 2003, s. 202-203.
    (50) Kur’ân-ı Kerim, A‘raf sûresi, 7/175-176; Elmalı’lı, a.g.e., 4, 2335-2336; Erol, Ali, a.g.e., s. 84.
Go to top