Halis ECE

İBÂDET ve AMELLERİN RÛHU: İ H L Â S

İhlâs nedir, muhlis ve muhlâs kime denir?

İhlâs lûgaten, bir şeyi temizlemek ve saflaştırmak, yabancı maddelerden arındırmak, bir şeyi sadece bir şeye mahsus kılıp başkasını karıştırmamak, samimiyet ve içtenlik gibi mânâlara gelir. Hâlis kelimesi de aynı masdardandır.

İslâmî ıstılâhta ise ihlâs, ibâdet ve amellerde, tutum ve davranışlarda sadece Allâh’ın rızâsını gözetmek... Yaptıklarını sırf Allah Teâlâ emrettiği için, yapmadıklarını da sırf o yasakladığı için yapmamak... Özün söze, sözün öze uyarak, riyâ ve süm‘adan, yani görsünler-duysunlar düşüncesinden uzak olmak... Hulûs-i kalb üzere iyi niyetli olup içten pazarlıklı olmamaktır.(1)

İhlâsın zıddı, riyâ ve süm‘adır.

Riyâ, yerine getirdiği ibâdetleri-amelleri-hizmetleri insanlara gösteriş için ve onlara beğendirmek, övgülerini almak maksadıyla yapmaktır. Süm‘a ise, yaptığı iyi ve güzel işleri insanlara duyurmaktan zevk almak ve bir takım amelleri bu niyetle işlemektir. Halbuki, geçici dünya menfaatleri ve zevklerini gâye edinerek hareket ve amel etmek ihlâsa aykırıdır, taban tabana zıttır.

Kur’ân-ı Kerimde riyâ ve süm‘a ehli hakkında buyrulmuştur ki: “Allâh’a ve âhiret gününe inanmadıkları halde mallarını insanlara gösteriş için sarf edenler(i Allah sevmez). Şeytan kime arkadaş olursa, o, ne kötü bir arkadaştır!” “Onlar namaza kalktıkları vakit üşene üşene kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar.”(2) “Onlar riyâkârların ta kendileridir.”(3)

Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz de, riyâ ve süm‘anın zarar ve tehlikesine, ihlâsın da lüzum ve ehemmiyetine işâret ettikleri bazı hadîs-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır:

“Kim gösteriş ve (yaptığını) duyurma düşüncesiyle bir yerde ayağa kalkarsa, oturuncaya kadar Allâh’ın gadabı içindedir.”(4)

“Allah için yaptığınız amellerinizi ihlâs ile yapınız. Zira Allah, hâlisâne yapılan şeyden başkasını kabul etmez.”(5) “İçinde, hardal tanesi ağırlığında riyâdan eser bulunan bir ameli Allah kabul etmez.”(6)

“Sizin üzerinize gelmesinden korktuğum şeylerin en korkuncu, küçük şirktir. Ashab, Ey Allâh’ın Resûlü, küçük şirk nedir? Dediler. Resûlüllah (s.a.v.), riyâkârlıktır, buyurdu.”(7)

“Dininde ihlâslı ol. (O takdirde yaptığın) az bir amel bile sana yeter.”(8)

“(İki cihanda) saâdet, ihlâs sahipleri içindir. Onlar hidâyet kandilleridir. Onlardan (yayılan feyz ve bereket sayesinde), her türlü karanlık (düşünce ve) fitne aydınlığa kavuşur.”(9)


Muhlis ve muhlâs’a gelince...

Her iki kelime de ihlâs sahibi mânâsınadır. Yani ihlâslı, samimi, dostluğu hâlis, her hâli içten ve gönülden olan kişi demektir. Ancak aralarında şöyle bir fark vardır:

Muhlis çalışarak, mücâdele ve mücâhede ile gayret göstererek zorla ihlâsa ulaşan kişidir. Yani muhlis’in ihlâsı kesbîdir, çalışıp uğraşmasına bağlıdır. Ayrıca kalıcı ve devamlı da değildir.

Muhlâs ise, Allah için seçilmiş tertemiz kişi demektir.

Muhlâs’ın ihlâsı vehbîdir. Ona Cenâb-ı Hakk’ın bir bağışı, inâyet ve ihsânıdır, devamlıdır. İhlâsın bu devamlılık hâli ise, hakku’l-yakîn mertebesidir. “Bu, Allâh’ın bir fazlıdır; onu dilediğine verir.”(10) Ve bu zümreye şeytan dahi zarar veremez. Nitekim “İblis, ‘senin mutlak kudretine andolsun ki, onlardan muhlâs (ihlâsa erdirilmiş) kulların bir yana, hepsini mutlaka azdıracağım’ dedi.”(11) Yine Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyuruldu: “Şüphesiz siz acı azâbı tadacaksınız. Çekeceğiniz ceza, yapmakta olduğunuzdan başka bir şeyin cezası değildir. (Bu azaptan da) ancak, Allâh’ın muhlâs kulları istisnâ edilecek.”(12)

Kısacası muhlis, çalışıp emek ve gayret sarf ederek ihlâsı elde eden; muhlâs ise, Cenâb-ı Mevlâ-yi zû’l-Celâl tarafından lûtfen-keremen ihlâslı kılınan kul demektir. İkisi arasında ise çook büyük farklar vardır!

İHLÂS’IN FERDÎ VE İCTİMÂÎ FAYDALARI

İhlâsın âhiret âlemindeki faydaları yanında, bu dünyada da pek çok ferdî ve ictimâî faydası vardır. Gördüğü hizmetleri, yaptığı işleri Allah rızâsı için yapan kişi, menfaatperestlikten ve bencillikten kurtulur. Böylece süflî düşünce ve duygulardan uzaklaşır; rûhî yüceliklere, ulvî âlemlere doğru kanat açar. Nefsânî arzularına-zevklerine, mala-mülke, şehvete-şöhrete, makam ve mevkiye ehemmiyet vermeyen kişi, bunların mahkûmu ve kölesi olmaktan kurtularak gerçek hürriyete ve hakiki saâdete kavuşur.

Dünyanın geçici ihtirasları, iptilâ ve düşkünlükleri insan için en büyük huzursuzluk kaynağıdır. Sadece Allah rızâsını gâye edinen ve hayatında attığı her adımı ona göre ayarlayan, zihnindeki değerleri ve gönlündeki duyguları, Rabb’inin rızâsına göre şekillendiren kişi, yaratılışına uygun bir hayat anlayışı içinde olacağından, gerçek mânâda huzura erer. Böylesine mânevî güzelliklerle bezenmiş bir kişi, çevresindeki bütün insanların samimi sevgilerine mazhar olur. Dolayısıyla yalnızlık, güvensizlik, dünyevî korku ve endişeler gibi tedirgin edici, can sıkıcı duygulardan da kurtulmuş olur.

İhlâsın en önemli ictimâî (sosyal) faydasını ise şöyle ifade edebiliriz: Geçici dünya menfaatlerini hayatında gâye edinmeyen, sadece Allâh’a kullukta birleşen, haşrı-neşri, hesâbı-kitabı, cennet ve cehennemi düşünen fertlerden meydana gelen bir cemiyette, gerçek mânâda kardeşlik, birlik ve beraberlik, yardımlaşma ve dayanışma, insanlar arasında sevgi ve saygı tezâhür eder.

İhlâsı kazanmanın da en başta gelen şartı, hiçbir zaman Allâh’ı unutmamak, her an her yerde hâzır ve nâzır olduğunu bilmek ve daima onun murâkabesi altında bulunduğumuzun şuurunda olmaktır. Bunun için de ölümü çokça hatırlamak, aklımızdan çıkartmamak gerekir. İhlâsa zarar veren, onu yok eden en kötü şey ise, insanın, şahsî menfaatleri için başkalarıyla rekabete girmesi ve meşhur olma arzusudur. Ayrıca insanın hırsı ve dünyaya ait korku ve endişeleri de ihlâsı yok eder. O bakımdan mü’min, ihlâsına zarar veren şeyleri de iyi tahlil etmeli ve bunlardan uzak kalmaya gayret etmelidir.

Hulâsa etmek gerekirse, dünya ve âhiret saâdetinin anahtarı olan imandan sonra en önemli haslet ihlâstır. Bu itibarla onu temin edebilmek ve zıddı olan riyâ ve süm‘adan da kurtulmak için çok çalışmalı; mutlaka sebeplerine, vâsıtalarına baş vurmalı ve nihâyet Allâh’ın fazlından, lûtuf ve inâyetinden bunu istemelidir.

ALLÂH’A İHLÂSLA KULLUK ETMEKLE EMROLUNDUK

Kur’ân-ı Kerim’in pek çok âyetinde Allâh’a ihlâsla kulluk edilmesi ve ona ihlâsla duâ ve niyazda bulunulması emredilmektedir. Bunlardan bazıları mealen şöyledir:

“(Resûlüm!) Şüphesiz ki Kitâb’ı sana hak olarak indirdik. O halde sen de dini Allâh’a hâs kılarak (ihlâs ile) kulluk et.” “De ki: Bana, dini Allâh’a hâlis kılarak ona kulluk etmem emrolundu.” “De ki: Ben dinimde ihlâs ile ancak Allâh’a ibâdet ederim.”(13) “Halbuki onlar, Allâh’a, onun dininde ihlâs erbâbı olmaktan başkasıyla emrolunmamışlardı.”(14) “(Resûlüm) de ki: Rabbim adâleti emretti. Her secde ettiğinizde yüzlerinizi ona çevirin ve dini yalnız Allâh’a hâs kılarak ona yalvarın.”(15) “Haydi, kâfirlerin hoşuna gitmese de Allâh’a, Allah için dindar ve ihlâslı olarak duâ edin!” “O daima diridir; ondan başka hiçbir ilah yoktur. O halde dinde ihlâslı ve samimi kişiler olarak ona duâ edin.”(16)

Sevgili Peypgamberimiz (s.a.v.) namazların arkasından, “Allâh’ım, beni ihlâs sahibi kıl”(17) diye duâ ederlerdi.

Mü’mine gereken ve yakışan da; sözünde, fiillerinde, ibâdetlerinde, mânevî vazifelerinde hâsılı her hâl ve hareketinde ölçüsü, Allâh’ın rızâsını kazanmak olmalıdır. Zira dinimizde dünyevî işlerin ruhu adâlet, i‘tikâdî hususların ruhu tevhid, ibâdetlerin ruhu ise ihlâstır.

Mü’minlerin tamamı bazı ibâdetlerinde-amellerinde, zorla ve güçlükle, az da olsa –umumi mânâda– bir ihlâs elde edebilir. Lâkin bizim burada üzerinde durmak ve anlatmaya çalışmak istediğimiz ihlâs; bütün fiillerde, sözlerde, hâl ve hareketlerde, bir zorlama ve uğraşma olmaksızın, kolayca kendiliğinden meydana gelen ihlâstır. Bu nevi ihlâsın hâsıl olması, Allah’tan başka, âfâkî ve enfüsî hiçbir şeye kulluk etmemeye bağlıdır. Bu da ancak fenâ ve bekâ’ya ve velâyet-i hâssa’ya kavuşmakla elde edilir. Külfetle-zahmetle, zorla ve güçlükle elde edilen ihlâsın devamlılığı yoktur. Devamlı olabilmesi için, zorlamanın ve zorlanmanın kalkması, bu işin tabiî bir hâl alması gerekir.

Allah Teâlâ’nın velî kulları, yaptıkları her işi Allah (celle ve alâ) için yaparlar, nefislerinin zevki için değil. Çünkü nefisleri Hak sübhânehû’ye fedâ olmuştur. Onların, ihlâsın hâsıl olması için niyetlerini tashih etmeye de ihtiyaçları yoktur. Çünkü niyetleri, fenâ fillah ve bekâ billah makamına çıkmakla sıhhate kavuşmuş, düzelmiştir. Meselâ bir kimse, nefsinin elinde esir olduğu zaman, –ister niyet etsin isterse niyet etmesin– yaptığı her şeyi nefsinin zevki için yapar. Ne zaman ki nefsiyle alâkası kesilir, onun bağından (boyunduruğundan) boynunu kurtarırsa, onun yerini Hakk’a (celle ve alâ) bağlılık alır. O zaman da, ister niyet etsin isterse etmesin, yaptığı her şeyi Allah için yapar. Çünkü niyet, ancak (farklı hususlara, yani riyâya da ihlâsa da) ihtimâli olan şeylerde lâzımdır. Yoksa (Allah için yapıldığı) belli olan bir şeyde niyete ihtiyaç yoktur. Böyle bir hâl de, sadece Allâh’ın bir lûtfudur, onu dilediği kuluna verir.

Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurulmuştur: “Dikkat ediniz, hâlis din yalnız Allâh’ındır. Onu bırakıp kendilerine bir takım dostlar edinenler, onlara, ‘bizi sadece Allâh’a yaklaştırsınlar’ diye kulluk ediyoruz, derler...”(18) Bu âyetle insanın, Allâh’a ihlâsla kulluk etmesi emredilmektedir. Böyle bir ihlâs da, yukarıda belirttiğimiz gibi, tasavvufî mânâdaki “fenâ” mertebesine erişmeden ve Allah Teâlâ’ya zâtî muhabbet olmadan tasavvur edilemez.

Hiç şüphe yok ki, ilmin ve amelin rûhu mertebesinde olan ihlâsın hakikaten tahakkuk etmesi için, fenâ’yı hâsıl eden sûfiye tarîkatine sülûk de zarûridir.(19)

AMELLERİN RÛHU “İHLÂS”TIR

“Ameller, bir takım sûretlerden ibârettir. Bunların rûhları, içlerinde ihlâs sırrının bulunmasıdır.

“Her sâlikin ihlâsı, kendi makam ve mertebesine göredir. Ebrâr zümresinden olanın ihlâs derecesinin müntehâsı (varabileceği en uç nokta) ve amellerinin âşikâr vasfı, her türlü riyâdan sâlim olmasıdır. Binaenaleyh bunlar, ibâdet ve tâatlerinde, iyi ve güzel amellerinde halkın görüp duymasını nazar-ı dikkate almazlar, onların söylediklerine itibar etmezler. Ancak bununla beraber, kendi nefislerini görür ve ona itimat ederler. Kişi, ebrâr makamından ilerleyip de mukarrabîn mertebesine varınca, ihlâsı da değişir. Bu mertebedeki sâlik; bütün hâl ve hareketlerinin, Allah Teâlâ’nın kuvvet ve kudretiyle (sadece onun lûtuf ve inâyetiyle) olduğunu müşâhede eder. Kendi nefsinde hiçbir güç ve kuvvet göremez. Zira tevhid ve yakîn yolundadır artık. Şeref ve üstünlük itibariyle her iki makamın yani ebrâr ve mukarrabîn zümrelerinin aralarındaki fark da böylece anlaşılmış oluyor.

“O halde ey mü’min!

“Kendi varlığını belirsizlik ve bilinmezlik toprağına göm. (Şan ve şöhretten kaçın!) Böyle toprağa gömülmeyen varlık (tohum) filizlenmez, neticesi tam olmaz, meyve vermez.

“Hak yolu sâlikleri için, halk arasındaki şöhretleri kadar zararlı bir şey yoktur. Nefsin hoşlandığı isteklerinden en büyüğü; halk arasında meşhur oluştur ki, sâlikin son derece bundan sakınması îcap eder. Nitekim İbrahim bin Ethem (k.s.) hazretleri bu duruma işaret ederek şu îkazda bulunmuştur: ‘Şöhreti seven bir kimse, Allâh’a karşı sâdık bir kul değildir.’ Evliyâullahtan diğer bir zât da, ‘Bizim yolumuz, ruhları ile mezbeleleri süpürenlere yaraşır’ demiştir.”(20)

İslâm’da, tasavvuf ve mâneviyat yolunda umde yani asıl itimat edilecek, dayanıp güvenilecek şey; muhabbet ve ihlâstır. Mânevî bakımdan terakkînin, ilerlemenin olup olmadığının anlaşılmamasına da üzülmemelidir. Zira istikamet(21) ihlâs üzere devam ederse, bir an içinde yılların işini görmek (mânevî kazancını elde etmek mümkün ve) müyesser olur.(22)

Hâsılı, yukarıda da açıklandığı üzere, ilmin ve amelin ruhu makamında olan ihlâsın elde edilmesi, sûfiyye tarîkatine girmeye bağlıdır. Seyr-i ilallah mesafesini kat‘etmeyen sâlik, seyri fillah’ta bulunamaz. İhlâsın hakikatinden uzaktır. Muhlis zâtların erdiği kemâlâttan da mahrumdur.

DİPNOTLAR
(1) el-Gazâlî, İhyâ, 4, 355; İ. Kuşeyrî, er-Risâle, s. 443; Muhammed b. Ali Tehânevî, Keşşâf-ı Istılâhat- Fünûn, İst. 1318, 1, 474
(2) K.K., Nisâ sûresi, 4/38, 142.
(3) K.K., Mâûn sûresi, 107/6.
(4) Münâvî, Muhammed Abdürraûf, Feyzu’l-Kadir, Câmiu’s-Sağîr Şerhi, Mısır, 1938, 6. 192.
(5) Münâvî, a.g.e.,, Mısır, 1938, 1, 217.
(6) Hâfız el-Münzirî, et-Tergîb ve’t-Terhîb, 1, 72.
(7) Hâfız el-Münzirî, et-Tergîb ve’t-Terhîb, 1, 69.
(8) Hâfız el-Münzirî, et-Tergîb ve’t-Terhîb, 1, 54.
(9) Münâvî, a.g.e., Mısır, 1938, 1, 274.
(10) K.K., Cum‘â sûresi, 62/4. el-Mektûbât, İmâm-ı Rabbânî, 1, 59.
(11) K.K., Sâd sûresi, 38/82-83.
(12) K.K., Sâffât sûresi, 37/38-39-40.
(13) K.K., Zümer sûresi, 39/2, 11, 14.
(14) K.K., Beyyine sûresi, 98/5.
(15) K.K., A‘raf sûresi, 7/29.
(16) K.K., Mü’min sûresi, 40/14, 65.
(17) Ebû Dâvud, Sünen, Vitr, 25.
(18) K.K., Sâd sûresi, 39/3.
(19) el-Mektûbât, İmâm-ı Rabbânî, 1, 59, 243.
(20) Tâcüddîn Ahmed Atâullah el-İskenderî k.s., el-Hıkemü’l-Atâiyye, 8-9.
(21) İstikamet; doğruluk, dürüstlük, istikrarlı tutum demektir. Tasavvufta istikametin mânâsı; verdiği söze, yaptığı anlaşmalara riâyet etmek... Her hususta ifrat ve tefritten kaçınarak itidâl yolunda, yani sırât-ı müstakîmde yürümektir. Kısaca, dinin emirlerine uyma, yasaklarından kaçınma hususundaki devamlılıktır. Mü’min, Fâtiha sûresini namazda okurken, istikamet üzere olmayı nasib etmesini Cenâb-ı Hak’tan niyaz eder.
(22) el-Mektûbât, İmâm-ı Rabbânî, 1, 141.

Go to top