Soru sormadan önce mutlaka sağ üstteki "Arama" butonuyla sorunuzu sitede aratınız.

Allah için sevmek, Allah için buğz etmek  

Kur’an-ı Kerim’de buyruluyor ki:

“Allah’a ve ahiret gününe iman eden hiçbir kavim (millet, topluluk) bulamazsın ki, Allah ve Rasûlü’ne muhalefet edenler ile dostluk etsin. Velev ki o muhalifler, babaları veya oğulları veya kardeşleri yahut hısımları-akrabaları olsun... İşte Allah bunların kalblerine imanı yazmış ve kendilerini tarafından bir ruh (bir nûr) ile kuvvetlendirmiştir. Ve onları altlarından ırmaklar arkan cennetlere koyacak, onlar orada ebedi olarak kalacaklardır. Öyle ki; Allah onlardan razı, onlar da Allah'tan razıdırlar. İşte bunlar, Allah’ın hızbı (fırkası)dırlar. Dikat edin! Hiç şüphesiz Allah’ın hızbı (Allah’tan yana, Allah taraftarı olanlar), zafere erenlerin ta kendileridir. (el-Mücadele, 58/22)

Ayet-i kerime'nin bâtıni manası: Kim nefis, heva vü heves (zevk ve şehvetler) ve onların kötü sıfatlarından alakasını keser de ruhuna ve kalbine yönelir ise, işte Allah onların kalbine imanın nûrunu nakl etmiştir.

Ayet-i Kerime'nin sebeb-i nüzûlü

Hazret-i Übeydetü’bnil’-Cerrah Bedir'de müşrikler safında olan babasını vurup öldürmüştü. Hz. Ömer ise dayısını öldürmüştü. Hz. Ali ise yakın kabilesinden birini öldürmüştü. Hz. Ebu Bekir de henüz Müslüman olmamış ve müşrikler safında olan oğlu Abdurahman'ı öldürmek için Allah’ın Rasûlünden izin istemiş ama Rasûlüllah bu izni ona vermemişti… Kısacsı Ashap, Allah ve Rasûlüne düşman kim olursa olsun ona ne gerekiyorsa onu yapmışlardı...

Baş Münafık Ubeyyi’bni Selûl’ün oğlu Abdullah, halis bir Müslüman idi ve hemen her gün Rasûlüllah’ın huzurunda bulunuyordu. Yine huzurda olduğu bir gün Rasûlüllah’a su ikram edildi.

Hz. Abdullah: "Ne olur Ya Rasûlüllah! Bu suyun birazını bırak ta, götürüp babama içireyim. Belki nifak hastalığından kurtulur" diye yalvardı.

Peygamberimiz de, "Peki ey Abdullah" dedi ve artan suyu ona verdi. Abdullah elinde su ile ve sevinç ile eve koştu, babasına ikram etmek istedi. Babası,

"Oğlum nedir bu?" diye sordu. Genç Abdullah, "Bu Rasûlüllah’ın içtiği suyun artan kısmıdır. Ne olur iç! Belki mânen şifa bulursun" dedi. Baş münafık olan baba,

"Ya Abdullah, keşke bana annenin idrarını getirse idin. Benim için bundan daha iyi, daha makbul idi" deyince oğlu Abdullah çılgına dönüyor hemen huzur-i Rasûlüllah’a gelerek gözyaşları içinde hadiseyi anlatıyor… Rasûlüllah’ın önünde diz çöküp babasını öldürmek için ondan izin istiyor. Ama Allah’ın Rasûlü, (ne olursa olsun) bir evladın babasını öldürmesine izin vermiyor.

İmam Abdullah Tüsteri buyuruyor ki: “Sade din düşmalarımıza düşmanlık etmek kâfi gelmez. Kimin imanı sahih, tevhidi tam ise o kimsenin bi'dat sahibi mübtezel (alçak tıynetli) kimseler ile de oturup kalkması, onlar ile yiyip içmesi, arkadaşlık kurması da mümkün olmamalıdır. Böylelerine içinden buğz etmesi düşmanlık göstermesi gerekir. Kim bi'dat sahibine dünya menfaatı için mudahanede bulunursa, Allah onun üzerinden sünnet sevgisini (Hz. Muhammed Mustafa sevgisini) soyar alır. Eğer böyle bir bi'dat'çıya içinden sevgi besler ise Allah onu zelil ve hakir kılar.”

Kevaşi'nin nakline göre Hz. Sehl (r.a.) de buyurmuş ki: "Bir kimse bir bi'dat sahibinin yaptığı işi beğenir ve güler ise, Allah onun kalbinden imanı, nûru söker alır. İsteyen bir denesin!" (Tefsiru Ruhu’l-Beyan ve Alusi'nin ilgili ayetlerinden özetle)

Hadis-i kudsi:

“Hz. Allah buyuruyor ki, ‘İzzetim hakkı için dostlarıma dost olmayan, düşmanlarıma düşman olmayanlar benim rahmetine nail olamazlar."

Hadis-i şerif:

“İmanı muhafaza edecek en sağlam bağ: Allah için sevmek ve yine Allah için buğzetmektir.” (Taberani rivayet etmiştir)

Şüphesiz ki mü’minin en büyük dostu Allah ve Rasûlü olmalıdır. Ahiret bahsinde geçen ayette de görüldüğü gibi, “o gün kişi kardeşinden, anasından, babasından…, hepsinden kaçacak, ancak Allah’ın izni ile Rasûlü şefaat için ona kucak açacaktır.

 

Mevzu ile alakalı bazı hadis-i şerifler

“Varlığım kudret elinde olsa Allah’a yemin ederim ki, sizler mü’min olmadan cennete giremezsiniz ve yine sizlerin, birbirini sevmeye vesile olacak bir şeyi size delalet edeyim, göstereyim mi? Selamı aranızda yayınız.” (Müslim, Sahih, Kitabu’l-İman, c. I, s. 74)

“Muhakkak Hz. Allah, kıyamet gününde, ‘Benim celalim hakkı için birbirini sevenler nerede? Hiçbir gölgenin olmadığı bu günde ben onları kendi gölgemde gölgelendireceğim’ buyuracaktır.” (Müslim, Sahih, Birr, 37,1988; Ahmed, Müsned, 77)

“İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki, o zamanda şu üç şeyden daha aziz ve bulunmaz hiçbir şey olmayacaktır.

Birincisi: Helal kazanç, helal para.

İkincisi: Şâyân-ı itimat (güvenilir)  bir kardeş.

Üçüncüsü: Kendi ile amel edilen sünnet-i senniye...” (Taberânî, Mu'cemu'l-Evsât, 1, 35; Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 1, 172; Deylemî, el-Firdevs bi Me'sûri'l-Hitâb, 2, 320)

Diğer dostlar ve dostluklar

Ayet-i kerime:

“O gün dostlar, birbirine düşmandır. Yalnız takva sahibi dostlar müstesnadırlar. (O gün Allah tarafından şöyle denilecektir:)  ‘Ey benim kullarım! Bugün sizlere hiçbir korku yoktur. Sizler mahzun da olmayacaksınız. Ayetlerime iman edip te Müslüman olan kullarım! Sevinç ve neşe (mutluluk)  içinde siz ve hanımlarınız girin cennete." (ez-Zuhruf, 43/67-69)

Hadis-i kudsi:

“Hz. Allah, Musa aleyhisselâma vahy ederek, ‘Ya Musa benim için ne amel ettin?’ buyurdu. Hz. Musa da, ‘Ya Rab! Senin için namaz kıldım, senin için oruç tuttum, sadaka verdim, zikr ettim!’ dedi. Hz. Allah ona, ‘Ya Musa! Namaz senin için bir burhan (delil), oruç senin için cehennemden bir kalkan, sadaka senin için mahşerde bir gölge, zikir ise, senin için bin nûrdur. Sen benim için hangi ameli yaptın?’ buyurdu. Bunun üzerine Hz. Musa, ‘Ya Rab! Amellerden hangisi senin içindir, onu bana öğret de, ben de senin için olan ameli yapayım’ dedi. Bunun üzerine Hz. Allah ona, ‘Ya Musa! Sırf benim için birini dost edindin mi? Ya Musa! Yine sırf benim çin birine buğz edip düşman oldun mu? İşte bu benim içindir!" buyurdu.

Böylece Musa aleyhisselâm da Allah için en sevimli ibadetin Allah için sevmek ve O'nun için buğzetmek olduğunu anlamış ve öğrenmiş oldu. Nitekim Kur'an-ı Azimuşşan da, Peygamberimizin Ashabını methederken, Sure-i Feth’in son ayetinde;

Meali: “Onun (yani Hz. Muhammed'in) beraberinde bulunanlar (yani Ashab-ı Kiram) kâfirlere karşı çok şiddetli, kendi aralarında (yani Müslümanlara, biribirirlerine karşı) gayet merhametlidirler” buyurmuyor mu?

 

Çok güzel bir kıssa

Ebu Cafer-i Seylâni Hazretleri anlatıyor:

Mâneviyat yoluna baş koyduğum ilk günlerde rüyamda Allah’ın sevgilisini gördüm. Bütün büyükler ile (Ehlullah'la) halka olmuşlar, oturuyorlardı. Gökten, elinde leğen ve ibrik ile bir melek indi. Yemeğe hazırlık olmak üzere, yıkamaları için herkesin eline su döktü. Tam sıra bana gelince, birisi, "O bizlerden değildir. Ona su dökme" diye seslendi. Melek de, "Ya öyle mi?" diyerek ibrik ve leğeni alarak başka tarafa yöneldi. Ben o zaman Allah’ın Rasûlü’ne döndüm ve yalvararak, "Ya Rasûlellah! Ben her ne kadar bunlardan değilsem de, bunları sevenlerdenim" dedim. Bunun üzerine Rasûlüllah tebessüm ederek, "Bizleri seven de bizdendir. Bunun da eline su dökün" diye emr etti. Melek tekrar bana yöneldi, "Elime su döküldü ben de heyecan ile uyandım." (Halkadan Pırıltılar)

Mühim ve ibretli bir hadise

Bir gün Huzur-i Rasûlillaha gelen Ebu Cehil, "Ya Muhammed! Benim gözüm ile sen ne kadar çirkin görünüyorsun. Söyleyeyim mi?" diyor. Peygamberimiz de onun ne söyleceğini bile bile "Söyle" buyuruyor. Ebu Cehil, "Seni bir domuz kadar (hâşâ) çirkin görüyorum" deyince Peygamberimiz, "Doğrusun" diyor. Hz. Ebu Bekir dayanamıyor, ayağa fırlıyor ve "Ya Rasûlellah! Seni ben nasıl görüyorum, söyliyebilir miyim?" diyor. Peygamberimiz ona da müsaade ediyor ve Hz. Ebu Bekir, "Sen raûf ve rahîmsin; gayet melîh ve latîf görünüşten de daha berrak bir nûrsun" diyor. Peygamberimiz ona da, "Sen de doğrusun" diyor. Bunun üzerine Ashap, "Nasıl olur Ya Rasûlüllah? Siz birbirine tam zıt, iki görüşün sahibine de doğrusun dediniz" dediklerinde Peygamberimiz,

“Muhakkak ki ben, öylesine parlak bir nûr ve bir aynayım ki, benim karşıma kim geçer ise, o bende kendi suretini görür” buyurdu. (Mecmuatü’l-Cevahir'den)

Hazeret-i Aişe Validemiz, “Hz. Yusuf’u (a.s.) gören Mısır'ın kadınları onun güzelliğine hayran olup, ellerinin parmaklarını kestiler. Eğer onlar, ‘Benim Habibim Muhammed'i görseler idi, dayanamaz ölürlerdi" demiştir.

Allah hidayet edince, imanın önündeki mâniler kalkıyor

Devs Kabilesinin reislerinden şair Tufeyl anlatıyor:

Hac mevsiminde Mekke'ye gelmiştim. Mekke müşriklerinin ileri gelenleri ile tanışıyordum. Onlar beni hemen karşıladılar ve Hz. Muhammed ile getirdiği din hakkında bana çok kötü şeyler anlattılar; sakın ona inanma, sakın ona yaklaşma diye de, sıkı sıkıya tenbih ettiler. Ben de onun okuduğu Kur'an ve sözlerini duymamak, dinlememek için tedbir olarak kulaklarımı pamuk ile tıkayıp Kâbe'ye öyle gidiyordum. Yine böle bir gündü, Kâbe'nin bir köşesinde Muhammed’e (a.s) rastladım, Kur'an-ı Kerim okuyordu. Benimse anlattığım üzere ulaklarım tıkalı idi; ama onun okuduğu Kur'an kulaklarıma değil, ruhuma nüfuz ediyordu. Nihayet dayanamadım. Huzur-i Rasûlüllah’a gelerek, müşriklerin bana söylediklerini Ona anlattım… Kulaklarımı pamukla tıkadığımı ama buna rağmen okuduğu Kur'an’ı duyduğumu ve çok beğendimi söyledim ve, "Ne olur bana biraz Kur'an oku" dedim. Rasûlüllah da bana İhlâs Suresini okudu, hiç tereddüt etmeden hemen Müslüman oldum ve "Ya Rasûlellah! Biliyor musun, ben kavmimin ileri gelenlerinden biriyim. Bana öyle bir alemet ver ki, onunla onları hidayete erdireyim. Müslüman olsunlar" dedim. Rasûlüllah bana teveccüh etti ve alnımda hemen bir nûr parıladı. Ben, "Ya Rasûlellah! Benim cahil bir kavmim var, o nûru görünce onu bana bir ceza zannedebilirler. Ne olur, o nûrun sopamda tecelli etmesi için bir kez daha teveccüh et" dedim. Rasûlüllah kırmadı ve nûr alnımdan sopaya intikal etti. Kavmime döndümdüğümde sopam nûr saçıyordu. Herkes başıma toplandı ve ilk gelen de babam olmuştu. Babama, "Babacağım, benden uzak dur" dedim. Babam hayret edip, "Neden oğlum?" dedi. "Çünkü ben artık Müslüman oldum. Sen ise bir müşriksin. Müşrikler ise benim dinime göre necis ve pistirler" dedim. Babam da, "Oğlum senin dinin artık benim de dinimdir" dedi ve hemen Müslüman oldu. Birbirimize sarıldık, sonra karım, sonra kavmim, hep Müslüman oldular. (M. Asım Köksal, İslâm Tarihi, C. 1,  S. 297)

 

Müthiş bir putçunun imanı ve sonrasında Uhut’ta şehâdeti

Amr bin Cemuh'un ağaçtan yaptığı ve Menaf ismini taktığı özel bir putu vardı. Elleri ile yapmış ama Allah diye ona tapıyordu. Medine'nin Müslüman gençleri de onun bu putunu bir gece alıp baş aşağı helâya atmışlardı. Sabah putunu göremeyince aradı-taradı ve putunu helâda buldu. Çok üzülmüştü, putun kendisini cezalandıracağından korkmuştu. Bir taraftan onu temizliyor, bir tarafdan da ağlayarak yeminler ediyor, "Ben yapmadım" diyordu.

Ertesi gün aynı durum olunca, bu defa kılıncını çıkardı ve putunun boynuna astı, "Artık ben seni koruyamıyorum, lûtfen bu kılınç ile kendini koru" dedi.

Üçüncü gece de Medineli gençler putunu bir leşe bağlayıp tuvalete attılar. Bunu gören Amr bin Cemuh, artık yeter diyerek putunu terk edip iman etti.

Uhut Harbi gelip çatmştı. Kendisi de hem çok yaşlanmış ve hem de topal idi. Çocuklarına, "Ne olur beni de harbe götürün" diye çok yalvardı. Çocukları da "Rasûlümüz seni Harbden mazur saydı. Otur evinde" dediler. Kalktı bizzat Rasûlüllah’a gitti. "Bedir'de beni şehit olmaktan mahrum ettiniz, ne olur bari bu harbe götürün, belki Allah bana şehitlik nasip eder" diye çok yalvardı. Kendisi aksak, topal bir ihtiyardı. Kalktı Rasûlüllah’ın huzuruna çıktı ve, "Cennette de böyle aksayarak yürümek istiyorum. Mani olma ne olur Ya Rasûlellah!" dedi. Peygamberimiz de oğullarına, "Mani olmayın!" diye buyurdu.

Abdullah bin Cemuh, bu aksak ihtiyar silahlarını kuşandı sonra da Kıble’ye dönüp ellerini açtı ve "Allah'ım ne olur bu harbde bana şehitliği nasip eyle. Şehit olmadan me'yus ve mükedder olarak beni evime döndürme" diye yalvarıp ağladı ve Uhut Harbi’ne iştirak etti. Kılıncı ile bir müşriki öldürdü, ikincisi ile çarpışırken can attığı şehitliğe kavuştu.

Hz. Aişe validemiz anlatıyor:

“O gün gözlerim ile gördüm, oğulları onun cesedini bir deveye yükledi ve Medine'ye getirip defn etmek istediler. Ama deve Medine'ye çevrilince kat’iyyen adım atmıyor, Uhud’a çevrilince ise koşarak gidiyordu. Durumu Rasûlüllah’a haber verdiler. Rasûlüllah, "Uhud’a gelirken nasıl niyaz etmişti?" diye sordu. Oğlulları yukarıdaki duasını anlattılar. Peygamberimiz, "Öyle ise deveyi zorlamayın. O buraya defn olmak istiyor. Onu buraya defn edin" buyurdu. Ve öyle yaptılar. Definden sonra Peygamberimizin tebessüm ettiği görüldü ve "Cennette aksak aksak yürüdüğünü görüyorum" buyurdu. (İslâm Tarihi, M. Asım Köksal, C. 2, S. 13)

 

Hoş bir hikâye

Meşhur Türk Hükümdarlarından Gazneli Mahmud bir gün Ebu Hasan-ı Harakani'ye, Beyazıd-ı Bestami nasıl bir veli idi diye sormuştu. Hasanı Harakani de, "O öyle bir veli idi ki, onu gören her kâfir mutlak mü’min olurdu" buyuruyor. Bunun üzerine Gazneli hemen itiraz ediyor ve "Nasıl olur? O Hazret-i Muhammed'den de mi daha büyükttü ki, Rasûlüllah'ı gören Ebu Cehiller, müşrikler mü’min olmadılar da Beyazıd-ı Bestami'yi gören kâfirler mü’min olacak?" Hasan Harkani bunun üzerine:

"Ya Mahmud! Ebu Cehiller, müşrikler, Allah’ın Rasûlü ve Habibi Muhammed’i göremediler ki iman etsinler... Onlar ancak ve ancak Ebu Talib'in yetimi ve Hazret-i Amine'nin öksüzü Muhammed'i görebildiler ve bunun için de iman edemediler" buyurdu.

Bu şahane cevap karşısında Gazneli diyecek bir şey bulamadı ve kabul eyledi. Nitekim Hz. Allah A’raf Suresi’nin 198. ayetinde onlar hakkında şöyle buyurmuyor mu?

“Eğer o müşrikleri doğru yola çağırsanız duymazlar ve onları görürsün ki, sana bakıyorlar, halbuki onlar seni görmezler (kördürler).” (Ruhu’l-Beyan'dan)

 

Bir Allah dostunun ikram ettiği bir lokma ve Ma'rûf-i Kerhî

Ma'ruf-i Kerhi Hazretleri'nin babası ateşe tapıyordu, bir Mecusi idi. Bir gün yolda giderken Pîran'dan (Üstazlardan) birine rastlıyor ve içinden ona hürmet duyarak kenera çekiliyor, yol veriyor. Bu hali gören Allah dostu bundan çok hoşlanıyor ve hemen ona azığından bir lokma ikram edip “ye” diyor, o da yiyor... Sonra da evinin yolunu tutuyor. O gece hanımı ile münasebette bulunuyor; o bir anlık Allah dostuna hürmeti ile, o mübarek zatın ona yedirdiği lokma sebebiyle Hz. Allah o Mecusiden Ma'ruf-i Kerhi gibi bir veliyi dünyaya getiriyor. Ne yazık ki Belhliler bu veliyi bir türlü tanımıyor, anlamıyor ve ona eziyet edip kendisini çok sevdiği Belh'den hicret etmeye mecbur bırakıyorlar. Ma'ruf-i Kerhi Belh'den ayrılırken beddua etmiyor ama geriye dönüp o çok sevdiği Belh şehrine acı acı bakıyor. Üstazım Süleyman Efendi Hazretleri şöyle buyurmuşlardı: "İşte bu bakış sebebi iledir ki, o gün bugündür Belh'den onun gibi bir Allah dostu daha çıkmıyor."

Allah’ın düşmanlarına dost olmamalı

Ebu’l-Mevahib-i Ledüniyye Hazretleri buyurmuş ki: “Bir kimse zalimler ile arkadaşlık eder ise, kendi de er geç onlar gibi zalim olur. Daha başka zararlarda görür. Şöyle ki:

1. Zalimi görmek bile insana gaflet verir ve zamanla insanı Allah'tan uzaklaşıtırır.

2. Zalimle olmak ise nefse hoş gelir, ama bu beraberlik kulu Allah’a ibadetten uzaklaştırır.

3. Ve nihayet bu hallere devam, insanı şeytanla arkadaşlık edip oturmaya kadar götürür. (Tabakatü’l-Kübra Tercümesi, C. 1, S. 1411)

 

Kalbler değişti diyen Muhammed bin Meslem'e

Nadiroğlu Yahudileri Peygamberimize suikast tertib edip başını ezerek öldürmek istiyorlar. Bunu haber alan Peygamberimiz, onları yurtlarından kovmak üzere, eski dostları fakat Müslüman olmuş Muhammed bin Mesleme'yi kendilerine gönderiyor. Yahudiler ona: "Ey Mesleme! Bize Evs Kabilesinden birinin hele hele senin gibi eski bir dostumuzun, böyle bir sürgün haberi ile gelmesi bizi ayrıca perişan etti" dediler. Muhammed bin Mesleme, "İslâmiyet eski ahidleri ve dostlukları ortadan kaldırdı. Artık kalbler değişti (mü’min mü’min ile, kâfir kâfir ile ancak dost olur) öyle ise ya çıkar gidersiniz veya harbe razı olursunuz, sizinle harb ederiz" dedi. Yahudiler çıkıp gitmeye hazır oldular. Ama baş münafık Abdullah bin Übeyy bin Selûl, hemen araya girip onları ifsad etti. Onlar da çıkıp gitmekten vazgeçtiler ve silaha sarıldılar. Bunu duyan Peygamberimiz Ashabını harbe çağırdı. Baş münafık Abdullah bin Übeyy bin Selûl’ün oğlu Abdullah gelip babasının başı üstünden kılıncı kapıp Rasûlüllah’ın yanında harbe katılmak üzere fırlayınca, münafıkların reisi Abdullah bin Ubeyy bin Selûl şaşırıp kaldı… Baba münafık Yahudi dostu, oğlu Müslüman Rasûl’ün dostu...

 

İbrahim Mütevelli Hazretlerine iftira

Bu zat dergâhında genç talebeleri ve dervişleri ile kalıyordu. Zamanın zahiri âlimleri ona lutilik isnad ederek kendisini mahkemeye verdiler. Mahkeme her ne kadar onun hakkında böyle bir şeyi isbat edemedi ise de yine de hâkim ona, "Senin yaptığın doğru değil, genç ve tüysüz insanlarla geceleri bir arada kalıyorsun" dedi. Bu da mahkemede bulanan ve mahkemeyi takib eden zahir âlimlerin hoşuna gitti, gülüştüler. Onun ise haliyle çok ağrına gitti, hemen orada Kıble’ye döndü, mübarek sakalını elleri ile ağzına götürdü, sakalını dişleri ile ısırdı ve öyle bir bağırış bağırdı ki, onun hakkında o çirkin iddia ve isnadda bulunan âlimlerden her biri acayip hayvan sesleri çıkararak çil yavrusu gibi dağıldılar. Uzun zaman kendilerinden haber de alınamadı. Nice zaman sonra onların yabancı ülkelere gittikleri, orada esir edilip Hırıstiyan yapıldıkları haberleri geldi ve öylece de geberip bu âlemden gittiler. (Tabakatü’l-Kübra Tercümesi, C. 3, S. 1456)

Üstazım Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) Hazretleri anlatmıştı: Bir sabah Rasûlüllah Efendimiz namaz kılıyordu; cehri olarak okurken Sure-i Naziat’ta Firavn aleyhillânenin sözlerinin geçtiği ayete gelince, ceamaat arasında bulunan Hz. Ömer gayr-i ihtiyari, "Ben o zaman olsa idim, kafasını koparırdım" diyerek fırladı. Ve bunu herkes duydu, namazı bitirip selam veren Peygamberimiz, "Kalk Ya Ömer! Namazını iade et" buyurdu. Hemen Cebrail (a.s) gelip "Ya Muhammed! Rabbinin selamı var. Ömer'in namazı iade etmesi gerekmez buyuruyor" dedi. İşte Ashap Allah’ın düşmanlarına böyle düşman idiler.

ŞİİR

Hz. Fatih ve Rasûlüllah (s.a.v.)

Zülfünün zincirine kul eyledin şâhım beni,

Kulluğundan etmesin âzad Allah'ım beni

***

Bu dünyada bulmak ister isen devlet'i

Ehl-i irfân ile eyle dâim ülfeti,

Cahil-i nâdan ile sakın sohbeti

Ya eli ile ya dili ile bir zarar eksik değil.

Ziya Paşa

[Kaynak: el-Mevâizu li’l-İhvân min Şuabi’l-Îmân, Gayr-i matbû]

 

Go to top