Süleyman aleyhisselamın nesebi / soy bağı

 

Dâvûd b. İşa aleyhisselâmın oğlu olan Süleyman aleyhiselâmın da, soyu, Yehûza b.Yâkub, b. İshak, b. İbrahim aleyhisselâmlara dayanır. [1]

 

Süleyman aleyhisselâmın şekil ve şemâili

Süleyman aleyhisselâm; uzun boylu[2] Beyaz tenli, İri vücudlu, Nurlu[3] ve güzel[4] yüzlü[5], Büyük gözlü[6], Çok saçlı idi. [7] Beyaz elbise giyerdi. [8]

 

Süleyman aleyhisselâmın Kral ve Peygamber oluşu ve bazı faziletleri

Süleyman aleyhisselâma; babası Dâvûd aleyhisselâmın vefatından sonra, kral­lıkla birlikte, Peygamberlik de verildi. [9]

Başka bir deyişle: Babasının Peygamberliğine, krallığına[10], Hikmetine ve İlmine[11] vâris oldu. [12]

Süleyman aleyhisselâm; krallıkta ve Kadılıkta, Babasından üstündü. Babası ise, Allâha ibâdette, oğlundan daha ileride idi. [13]

Gerek Dâvûd ve gerek Süleyman aleyhisselâmların krallıkları, Keyhusrev b. Syavş’ün asrında idi. [14]

Süleyman aleyhisselâm, daha on bir yaşında bir çocuk olduğu halde[15], akıl ve ilminin çokluğundan dolayı, Babası, birçok işlerinde[16] onunla istişarede bu­lunurdu. [17]

Bir gece, bir davar sahibi, davarını, üzüm bağı (ya da ekin) yanında yayarken, davar, sahibinin haberi olmadan[18], girdiği üzüm bağındaki üzüm salkımlarını yemiş, harab etmişti. [19]

Ertesi günü, sabahleyin, bağ (ekin) sahibi ile davar sahibi, Dâvûd aleyhisselâmın huzuruna çıktılar.

Bağ (ekin) sahibi:

"Bu kişi, davarını, geceleyin boşlayıp bağımın (ekinimin) içine düşürdü. Ba­ğımdan (ekinimden) hiç bir şey bırakmayıp hepsini yok etti!" dedi.

Dâvûd aleyhisselâm da, davarların, bağ (ekin) sahibine verilmesine hükmetti[20]:

"Git! Davarlar, senindir!" dedi, davarları, bağ (ekin) sahibine verdi.

Bunlar; Dâvûd aleyhisselâmın, o zaman, on bir yaşında bulunan oğlu Süley­man aleyhisselâma rastladılar.

Süleyman aleyhisselâm, onlara:

"Aranızda, nasıl hüküm verdi?" diye sordu.

Dâvûd aleyhisselâmın verdiği hükmü, ona, haber verdiler. [21]

Süleyman aleyhisselâm:

"Taraflar hakkında, bundan başkası (başka bir hüküm/karar), daha mülâyim ve uygundu. [22] İşinizi, ben, üzerime alsaydım, bundan başka türlü hüküm verirdim!" dedi.

Onun, bu sözünü, Dâvûd aleyhisselâma haber verdiler.

Dâvûd aleyhisselâm, Süleyman aleyhisselâmı çağırıp ona:

"Sen, onlar arasında, bundan başka, nasıl hüküm verirdin? [23] Peygamberlik ve Babalık hakkı için, daha mülâyim ve uygun olanı, bana ha­ber ver!" dedi. [24]

Süleyman aleyhisselâm:

"Ey Allah’ın Peygamberi! Bu hususta, bundan başka, hüküm verilebilir." dedi.

Dâvûd aleyhisselâm:

"Ne gibi?" diye sordu. [25]

Süleyman aleyhisselâm:

"Davarları; kuzularından, yünlerinden -vesâir menfeatlarından- yararlanması için, bağ (ekin) sahibine teslim edersin!

Davar sahibi de, bağın (ekinin) eski mâmur haline gelinceye ve sahibine tes­lim edilinceye kadar, İslah ve imarına çalışır. Sonra, davarları, sahibine iade eder!" dedi. [26]

Dâvûd aleyhisselâm:

"Hüküm, senin verdiğin hükümdür!" dedi ve buna göre, hüküm verdi. [27]

(Dâvûd aleyhisselâmın devrinde) iki kadın, yanlarında kendilerinin iki oğlan ço­cukları bulunduğu halde, yolda giderlerken, kurt gelerek onlardan, birinin (büyük kadının) çocuğunu, hemen kapıp gider…

Bunun üzerine, (çocuğunu, kurt kapan büyük) kadın, eşi (arkadaşı küçük) kadına:

"Kurt, senin çocuğunu, götürdü!" der.

Öbür kadın:

"Hayır! Kurt, senin çocuğunu götürdü!" der.

Nihayet, bu iki kadın, muhâkemelerini, Dâvûd aleyhisselâma arz ederler.

O da, (kurtun kaptığı çocuğun, küçük kadına), sağ kalan çocuğun da, büyük kadına aid olduğuna hükmeder.

Bunlar, muhâkemeden çıkıp Dâvûd aleyhisselâmın oğlu Süleyman aleyhisselâma giderler, Dâvûd aleyhisselâmın verdiği hükmü haber verirler.

Süleyman aleyhisselâm:

"Haydi, bana bir bıçak getiriniz de, çocuğu, bunların arasında ikiye ayırayım!" deyince, küçük kadın:

"Aman, öyle yapma! Allah, sana rahmet etsin! Bu çocuk, o kadınındır!" der.

Bunun üzerine, Süleyman aleyhisselâm, çocuğun, küçük kadına âid olduğu­na hükmeder. [28]

Allahu Teâla; Dâvûd aleyhisselâma:

"Ey Dâvûd! Allah’ın, senden sonra, işe, Süleymanı memur kıldığını, kendisine beyan et!" diye Vahy edince, Dâvûd aleyhisselâm:

"İlâhî! Bana lütûfkâr olduğun gibi, Süleymana da, lütûfkâr ol!" diye niyazda bulundu.

Allahu Teâla; Dâvûd aleyhisselâma:

"Süleymana de ki: o, bana, senin kul olduğun gibi, kul olsun da, ben de, ona, sana lütûfkâr olduğum gibi, lütûfkâr olayım!" diye vahy etti.

Dâvûd aleyhisselâm, vefat ettiği zaman, Allahu Teâla, Süleyman aleyhisselâma: "Hâcetini, benden dile (ihtiyaçlarını benden iste)!" diye Vahy buyurdu. Süleyman aleyhisselâm:

"Benim kalbimi de, Babamın kalbi gibi, Sana karşı haşyet ve muhabbet taşır kılmanı dilerim!" diyerek niyazda bulundu.

Allahu Teâla; onun kalbini, dilediği gibi, Allâh’a karşı haşyet ve muhabbet taşır kıldı. [29]

Süleyman aleyhisselâm; kral oluşundan, vefatına kadar, Hz. Allah’a karşı huşûundan dolayı, başını semâya kaldırmamıştır. [30] Son derece mütevâzı (alçak gönüllü) idi. Miskîn (son derece fakir)lerin yanlarına varır, onlarla oturur: "Miskîn, miskînle oturur." derdi. [31]

Hurma yaprağından Zenbil örüp satar[32], elinin emeği ile geçinir[33], arpa ek­meği yerdi. [34]

Her ayın başında altı gün, ortasında üç gün, sonunda da, üç gün oruç tutardı. [35]

Süleyman aleyhisselâm:

"Biz; yaşamanın, yumuşak olanını da, sert olanını da denedik. Onlardan, aşağı olanını, yeterli bulduk. [36]

İnsanlara verilmeyen şeyler, bize verildi. İnsanlara verilmeyen ilimler, bize verildi. Fakat şu üç kelimeden: Öfke ve sükûnet halinde, Hilm’den (usluluk-yumuşaklıktan); Yoksulluk ve bolluk hâlinde, tutumluluktan; Gizlide ve açıkta, Allah korkusundan daha üstün bir şey bulamadık!" demiştir.

Süleyman aleyhisselâmın, oğluna da:

"Ey oğulcuğum! Miskinlikle birlikte günah işlemek, ne kadar kötüdür! Hidâyetten sonra dalâlete düşmek, ne kadar kötüdür! Kişinin, Rabb’ine ibadet edip dururken, ibâdeti bırakması ise, bundan daha kö­tüdür!" dediği de, rivayet edilir. [37]

 

Süleyman aleyhisselâmın Kudüs’ü ve Mescid-i Aksâ’yı yaptırışı

Mescid-i Aksa; Peygamberimiz aleyhisselâmın, Mîrac gecesinde uğramış ol­duğu[38], İlya = Beytü’l-Makdis Mescidi’dir. [39]

Eshab-ı kiramdan Ebû Hüreyre (r.a.), Mescid-i Aksâ’ya[40] İiya Mescidi veya Beytü’l-Makdis Mescid’i[41];

Eshâb-ı kiramdan Ebû Saîdi’l-Hudrî (r.a.) de: Beytü’l-Makdis Mescidi der[42]

Dâvûd aleyhisselâm, vefat edeceği sırada, Beytü’l-Makdis Mescidi’ni tamamla­masını, Süleyman aleyhisselâma vasiyyet etmişti. [43]

Süleyman aleyhisselâm; Kudüs şehrinin çevresine, enli, uzun, beyaz taşlarla hisar yaptırdıktan sonra[44], Hükümdarlığının dördüncü yılında Beytü’l-Makdis’in yapısına başladı[45] ki, bu, Hz. Allâh’ın; çevresini mübarek kıldığını bildirdiği Mescid-i Aksa idi. [46]

Eshab-ı kiramdan Ebû Zerrü’l-Ğıfârî (r.a.) der ki:

“Yâ Rasûlallâh! Yeryüzünde ilk kurulan Mescid, hangisidir?” diye sordum.

Rasûlullah aleyhisselâm:

“Mescid-i Haram’dır!” buyurdu.

“Sonra hangisidir” diye sordum.

“Mescid-i Aksâ’dır!” buyurdu.

“Bunların arasında ne kadar zaman vardır?” diye sordum.

“Kırk yıldır. Nerede namaz vakti gelirse, namazını, orada kıl! Orası da, bir mesciddir!” bu-yurdu." [47]

Bu Hadîs-i şerifin şerhinde, yetkili ilim adamları; ne İbrahim aleyhisselâmın, Kâbe’nin, ne de, Süleyman aleyhisselâmın, Mescid-i Aksa’nın ilk yapıcısı olma­dığı, ancak, nice asırlardan sonra, bunların, yenileyicileri oldukları, Hadîs-i şerifte geçen kırk yıllık zamandan maksadın da, İbrahim aleyhisselâm ile Mescid-i Aksa’nın yenileyicileri arasında bulunan Yâkub aleyhisselâm arasında geçen za­man olduğu açıklanmıştır.

Filvâki; Kâbe, ilk defa Melekler tarafından yapıldığı, sonra Âdem aleyhisselâm, sonra Âdem aleyhisselâmın oğulları... en sonra da, İbrahim aleyhisselâm tarafından yenilendiği gibi, Mescid-i Aksa’da, ilk defa Âdem aleyhisselâm veya Melekler tarafından yapılmış, sonra, Sâm b. Nuh aleyhisselâm, sonra, Yâkub, son­ra, Dâvûd ve Süleyman aleyhisselâmlar tarafından yenilenmiştir.[48]

Süleyman aleyhisselâm; Mescid-i Aksa için, yerdeki mâdenlerden altun, gü­müş ve yakut; denizden de, türlü inciler çıkarttırdı.

Sonra, ustalar hazırlattı.

Kestirdiği türlü taşları, ustalara yontturdu.[49]

Çam ve servi ağaçları getirtti. [50]

Ağaçlardan, biçilen tahtaları, sıra sıra dizdirdi.

Toplanan cevherleri, düzelttirdi ve süsletti. [51]

Mescid’in duvarlarını, beyaz, sarı ve yeşil taşlarla ördürdü,

Direğini, hâlis, billur taştan yaptırdı.

Tavanını, duvarlarını, inciler, yakutlarla, türlü kıymetli cevherlerle süsletti.

Mescid’in tabanına Fîrûzec (Safirus) denilen kıymetli taşlar döşetti.

O zaman, yeryüzünde, bu mâbedden daha süslüsü, daha güzeli ve parlağı yoktu.

Bu Mescid; gecenin karanlığını, dolunay gibi aydınlatırdı. [52]

İnsanlar, onun bir benzerini görmemişlerdi. [53]

Mûsâ aleyhisselâmdan kalan Tâbûtu’s-Sekîne’yi de bu Beytü’l-Makdis’e koydurdu. [54]

Mescid’in köşelerinden bir köşesine de, Abanus bir Asa dikilmişti.

Bu Asa’ya, Peygamberlerin soyundan gelen çocuklardan birisi, dokunsa, ona, hiç bir zarar vermezdi.

Fakat, onlardan başkası dokunsa, eli yanardı. [55]

Süleyman aleyhisselâm, Mescid’in yapı işinden boşaldığı zaman[56], Sahra’nın üzerine bir kurban götürüp kesti ve:

"Ey Allâhım! Bana, bu mülk’ü saltanatı, Sen bağışladın! Üzerimdeki ihsan, Sendendir! Sen beni, yeryüzüne Halîfen yaptın! Hamd, sana mahsustur.

Ey Allâhım! Bu Mescid’e giren kimse hakkında, benim Senden dileğim şudur:

Buraya girip içinde hâlisane iki rek’ât namaz kılan kimse, anasından doğduğu gündeki gibi günahından çıkıp arınsın! Buraya giren günahkâr, günahına tevbe etsin. Korkuya kapılanı emniyete, güvenliğe kavuştur! Hasta olana şifâ ver! Kıtlığa uğrayana bolluk ve zenginlik ihsan et! Duamı kabul buyurup dileklerimi ihsan ettiğin zaman, Kurban’ımın kabulünü, onun alâmeti kıl!" diyerek düa etti.

Bunun üzerine, gökten bir ateş indi. Şarkla garp arasını kapladı. Sonra, boy­nunu uzatıp, kurbanı yüklenerek göğe yükseltti.

Süleyman aleyhisselâm, bundan sonra, İsrail oğullarının bilginlerini topladı. Onlara, Mescid’in Allah için yapıldığını bildirdi. [57]

O günü de, Bayram edindi. [58]

Yeryüzünde, o günki Bayramdan daha büyük ve yemesi-içmesi, o günkün­den daha bol bir Bayram edinilmemişti. Binlerce deve, sığır ve davar boğazlan­mış[59] buna, on dört gün devam edilmişti. [60]

Süleyman aleyhisselâm; Beytü’l-Makdis’in, Mescid-i Aksa’nın yapımını tamamladıktan sonra, kendisi için de, bir Beyt (Mâbed) yapmıştı ki, bu da, Kamame kili­sesi diye anılagelen ve Hıristiyanlarca Kudüs’te Ulu Kilise sayılan kilisedir. [61]

 

Mescid-i Aksâ ve Sahra'nın başlarına gelenler

Kudüs’ün, Buhtunnassar tarafından zabt ve tahribi sırasında Mescid-i Aksa da, yıkılmış, bir müddet sonra, Fars krallarından Behmen’in müsaadesiyle yeniden yapılan Beytü’l-Makdis’i, Hirodos oğulları, Süleyman aleyhisselâmın yaptığı şekil­de ikmâl etmişlerdi.

Fakat, Rum krallarından Titoş, onu tekrar yıktırmış, yerine ekin ektirmişti.

Rumların, Hıristiyanlığı kabullerinden sonra, Konstantin’in Annesi, Haç’ın gö­müldüğü çöplükten Haçı çıkarttırarak, yerine, Kamame Kilisesi diye anılan Kili­seyi yaptırmış (ibn Haldun, Tarih d, s. 296-297), Yahudilerin Kıblesi olan Sahra’yı da, onların yaptıklarına ceza olmak üzere, süprüntülük yaptırmak suretiyle akılların­ca öç almak İstemiş[62], Sah­ra, Hz. Ömer’in, Kudüs’ü fethine kadar, böylece süprüntülük ve çöplük olarak kalmıştı.[63]

Hz. Ömer, Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın İsrâ gecesinde Beytü’l-Makdis’e girmiş olduğu yerden girip Davud aleyhisselâmın Mihrabında iki rek’ât Tahiyyetü’l-Mescid kıldı.

Ertesi günü, orada sabah namazını da, Müslümanlara kıldırdı.

Birinci rek’âtta Sad sûresini okuyup secde etti, Müslümanlar da, kendisiyle bir­likte secde ettiler.

İkinci rekâtta İsrâ sûresini okudu.

Sonra, Sahra’ya vardı. Kâbu’l-Ahbar’dan, onun yerini göstermesini istedi.

Kâbu’l-Ahbar, arka tarafı işaret edince, Hz. Ömer: "Sen, Yahûdiye benzedin! Yahudiliğe özendin!" dedi.

Sonra, Sahra’dan, toprakları, ridasının ve kaftanının etekleriyle taşımağa baş­ladı. Müslümanlar da, kendisiyle birlikte böyle yaptılar.[64]

Sahra’nın üzeri, toprak ve süprüntülerden temizlenince, üzerine, Kır Mescidi tarzında bir Mescid yapıldı.

…Dımaşk Mescidi hakkında yaptığı gibi, duvarlarını yükseltmek ve sağlamlaştırmak suretiyle, onun da, imarına himmet edip adını hayırla andırdı.

Hicrî beşinci yüz yılda Müslümanların, Mısır, Şam ve Hicaz ülkelerindeki hâkimiyetlerinin zayıflamasından yararlanan Haçlılar, Şam taraflarıyla Kudüs’ü elle­rine geçirince, Sahra Mescidini yıkıp, yerine, büyük bir kilise yapmışlar[65], kubbesinin başına da, altundan, kocaman bir Haç takmışlardı.[66]

Kudüs, böylece, doksan iki yıl, Hıristiyanların elinde kaldı.[67]

Hicrî beşinci asrın sonlarına doğru, İslâm Mücahidlerinden Salahaddin-i Eyyûbî, Haçlılarla savaşa savaşa, Şam taraftarıyla Kudüs’ü, onların ellerinden kurtar­dı. [68]

Müslümanlar, Sahra kubbesinin üzerine çıkıp büyük altun Haçı sökerek yere düşürdükleri zaman, Hıristiyanların üzüntülerinden kopardıkları çığlıklarla, Müs­lümanların sevinçlerinden getirdikleri Tekbirlerle yerler sarsıldı. [69]

Mescid-i Aksa, içindeki Haçlardan, Çanlardan, Ruhbanlardan, dolaşan domuz­lardan, içindeki, dışındaki bütün pisliklerden temizlendi. İslâm devrinde olduğu hale getirildi.

Mü’min ve Müslümanlar Mescid-i Aksâ’nın içine girdiler. Ezanlar, okundu. Kur’ân-ı Kerim tilâvet olundu. Yerlere sergiler serildi. Direklere kandiller asıldı.[70] Haleb’de yapılmış olan Kıymetli Minber de, getirilip yerleştirildi.[71]

O güne kadar ziyaretçilere örtülü, kapalı bulundurulan Sahra da, önce temiz su ile sonra da gül suyu ve miskle yıkanarak ziyaretçilerin gözleri önüne serildi.[72]

Salahaddin-i Eyyûbî, Hıristiyanların, Sahra üzerinde yaptıkları ve övündükleri büyük kiliseyi de, yıktırıp yerine, bugün mevcud olan Sahra Mescidini yaptırdı.[73]

İkinci cuma namazını da, Müslümanlarla birlikte orada kıldı.

Mescid-i Aksâ’nın imarı için hiç bir fedakârlıktan geri durmadı.[74]

Allah, ondan razı olsun![75]

 

Süleyman aleyhisselâmın Saltanat ve Fütûhatı

Süleyman aleyhisselâm; kendisinden başka hiç kimseye lâyık olmayan bir mülk ve saltanat vermesini, Rabb’ından dilemişti.

Allahu Teâla, duasını kabul edip onu da kendisine verdi.[76] İnsanları, cinleri, kuşları ve rüzgârı, ona uysal (emrine itaatlı) kıldı. [77]

Meclisine gitmek üzre, evinden çıktığı zaman, kuşlar onun başının üzerinden ayrılmazlar, Meclisine vardığı zaman da insanlar ve cinler, kendisine kıyam eder, Serir’ine oturuncaya kadar ayakta dururlardı. [78]

Çok savaşçı idi. Savaşmaktan, oturmağa vakit bulamazdı. [79]

Yeryüzünün ne tarafında bir kral bulunduğunu, işitse, hemen gidip onu, yener ve kendisine, boyun eğdirirdi.

Savaşa çıkmak istediği zaman, askerlerine emreder, tahtadan bir ulaştırma Dö­şeği (Uçağı) yapılır[80], o tahta Döşeğin üzerine de, kendisinin tahta Serîr’i, yer­leştirilirdi.

Savaş erleri, savaş araçlarını ve savaş hayvanlarını da, bindirdikten sonra, şid­detle esici rüzgâra emreder, rüzgâr da, bu tahta uçağın altına girip onu, yerden kaldırınca, Süleyman aleyhisselâm, nereye gitmek isterse, kendilerini, oraya gö­türmesini, yumuşak ve mülayim esen yel’e, emrederdi.

O da, tahta uçağı götürürken, o kadar yumuşak eserdi ki, üzerinden geçip git­tiği tarlanın ekinlerini bile kımıldatmazdı.

Sebe’ sûresinin on ikinci âyetinde açıklandığı gibi, rüzgârın sabahı ve akşamı, birer aylık yoldu.’[81]

İbn İshak (85-151 Hicrî), der ki:

"Bana, Dicle taraflarından bir konak yerinde konaklayan bir zat, orada, Süley­man aleyhisselâmın Eshabından, ya bir cin, ya da bir insan tarafından yazılmış bir yazı bulduğunu ve o yazıda:

"Biz, buraya konduk. Hiç bir şey bina etmedik. Amma, burayı, bina edilmiş bulduk.

Sabahleyin, Istahr’dan hareket etmiştik.

Biz, buradan da, inşâallah, akşamleyin kalkıp Şam’da geceleyeceğiz! demiş­tik." diye yazılı olduğunu, anlattı."[82]

Süleyman aleyhisselâm, Şam’dan Irak’a kadar olan yerleri fethetti. Horasan’ı da, bu yerlere kattı. Belh şehrine indi. Orası, bundan önce kurulmuştu. Oradan dönüp Irak’a indi.

Keyhüsrev, Süleyman aleyhisselâmın, Irak toprağına indiğini işitince korktu. Üzüntüsünden, zayıfladı. Çok geçmeden de, öldü.

Süleyman aleyhisselâm, Irak’tan, Merv’e ilerledi.

Sonra, Belh’a vardı.

Belh’dan, Türk beldelerine, ansızın baskın yaptı.

Oradan, Çin beldelerine geçti.

Sonra, doğudan, sağlayarak deniz sahili yoluyla Kındıhar’a geldi.

Oradan Keşker’e ilerledi.

Sonra, Şam’a döndü ve Tedmür’e kavuştu. Orası, kendisinin vatan edindiği yer’di.[83]

Rüzgâr; Allah’ın emriyle, Süleyman aleyhisselâmın, istediği yere gidiş ve geli­şini sağlamakla kalmaz, aynı zamanda, herkesin konuştukları şeyleri de, ona, iletir, haber verirdi. [84]

Süleyman aleyhisselâm, bir gün, rüzgâra binerek bir ekincinin üzerinden ge­çip giderken, ekinci başını kaldırdı. Ona baktı, ve:

"Dâvûd Hânedanına büyük bir mülk ve saltanat verilmiştir!" dedi.

Rüzgâr, onun bu sözünü, Süleyman aleyhisselâmın kulağına eriştirince, Sü­leyman aleyhisselâm, yere indi ve ekincinin yanına vardı. Ona:

"Ben, senin söylediğin sözü işittim ve senin yanına, ancak, ‘güc yetiremeyeceğin şeyi temenni etme!’ demek için indim.

Allah’ın, senden kabul edeceği bir tek tesbih, Dâvûd Hânedanına verilen şey­lerden daha hayırlıdır!" dedi.

Bunun üzerine, ekinci, Süleyman aleyhisselâma:

"Sen, benim üzüntümü giderdiğin gibi, Allah da senin üzüntünü gidersin!" dedi. [85]

Süleyman aleyhisselâm; ordusu ile Karınca vadisine geldikleri zaman, bir karınca:

"Ey karıncalar! Yuvalarınıza, giriniz! Sakın, Süleyman ve ordusu, sizi -bilmeyerek- kırmasın!" demişti.

Süleyman aleyhisselâm, onun bu sözünden, gülercesine gülümsedi de,

"Ey Rabb’im! Bana ve ana ve babama lütfettiğin nimetine şükretmemi ve (geri kalan ömrüm içinde) Senin râzı olacağın iyi (işler) yapmamı, bana ilham et! Rahmetinle beni de, (Cennet’te) salih kullarının arasına idhal et!" dedi. [86]

Rivayete göre: Süleyman aleyhisselâm, karıncanın söylediğini işittince, üze­rine indi ve:

"Onu, bana getiriniz!" dedi.

Getirdiler.

Süleyman aleyhisselâm, ona:

"Sen, ne için karıncaları sakındırdın? Benim, zâlim olduğumu mu işittiniz? Yoksa, benim adaletli bir Peygamber olduğumu mu bilemediniz? Ne için onlara: "Sizi, Süleyman ve ordusu kırmasın! dedin?" diye sordu.

Karınca:

"Ey Allah’ın Peygamberi! Sen, benim sözümdeki (Onlar, bilmeden) kaydını işit­medin mi? Bununla beraber, benim, can kırma sözümden maksadım, ancak, kalblerin kı­rılması idi. Senin bir şey vermeni temenni edip fitneye düşmekten, sana bakmakla meş­gul olup Allah’ı tesbih etmekten geri kalmaktan korktum!" dedi.

Süleyman aleyhisselâm:

"Bana, öğüt ver!" dedi.

Karınca:

"Babana, Dâvûd isminin ne için konulduğunu, biliyor musun?" diye sordu.

Süleyman aleyhisselâm:

"Hayır! Bilmiyorum!" dedi.

Karınca:

"O, kalb yarasını tedavi etsin, diye verildi!" dedi ve devamla;

"Sana, Süleyman isminin ne için konulduğunu, biliyor musun?" diye sordu, cevabını da yine kendi verdi: "Göğsüne selâmet verilinceye kadar dayanasın ve Baban Dâvûd’a erişmeye müstehak olasın diye verilmiştir!" dedi.

Sonra da:

" Allahu Teâla’nın, sana, rüzgârı, ne için uysal kıldığını, biliyor musun?" diye sordu.

Süleyman aleyhisselâm:

"Hayır! Bilmiyorum!" dedi.

Karınca:

"Dünyanın tümünün, esen, gelip geçen bir Yel’den ibaret bulunduğunu sana haber vermek için!" dedi.

Süleyman aleyhisselâm, karıncanın sözlerine hayrette kalarak gülercesine gü­lümsedi ve Neml sûresinin on dokuzuncu âyetinde açıklanan duasını tekrarladı: “Ey Rabbim, dedi, bana ve ana-babama lûtfettiğin nimetine şükr etmemi ve (geri kalan ömrüm içinde) Senin râzî olacağın iyi (işler) yapmamı bana ilham et. Rahmetinle beni de (Cennet’te) sâlih kullarının arasına koy”. [87]

Süleyman aleyhisselâm, halkı yağmur duasına çıkarmıştı.

Orada bir karınca kafasının üzerine yatıp ayaklarını, semaya kaldırmış ve:

"Ey Allâhım! Ben, Senin yaratıklarından bir yaratık’ım. Sen, bizi yağmurunla sulasan da, Sen bizi, kuraklıktan helâk etsen de, biz, Senin rızkından müstağnî değiliz!" diyordu. Bunun üzerine, Süleyman aleyhisselâm; halka:

"Geri dönünüz! Siz, sizden başkasının düasıyla yağmura kavuşturuldunuz!" dedi. [88]

Ölüm Meleği, bir gün, Süleyman aleyhisselâmın yanına girip yanında oturan­lardan, bir adama, uzun uzun bakmış durmuştu.

Ölüm Meleği çıkıp gittiği zaman, adam, Süleyman aleyhisselâma:

"Kim bu?" diye sordu.

Süleyman aleyhisselâm:

"Ölüm Meleğidir!" dedi.

Adam:

"Onun, bana bakışı, sanki beni öldürmek istiyor gibiydi!" dedi.

Süleyman aleyhisselâm ona:

"Peki, şimdi benim sana ne yapmamı istiyorsun?" diye sordu.

Adam:

"Beni, rüzgâra bindirmeni ve Hindistana bıraktırmanı, istiyorum!" dedi.

Süleyman aleyhisselâm, rüzgârı çağırdı. Adamı, onun üzerine bindirip Hindis­tan’a bıraktırdı.

Bundan sonra, Ölüm Meleği, Süleyman aleyhisselâmın yanına geldi. Süleyman aleyhisselâm, ona:

"Sen, yanımda oturanlardan bir adama, niçin uzun uzun bakmıştın?" diye sor­du. Ölüm Meleği:

"Ben, onun ruhunu, Hindistan’da almakla emrolunduğum halde, kendisinin, senin yanında bulunuşuna hayret etmiştim." dedi.[89]

 

Süleyman aleyhisselâmın Hacca gidişi, Sebe’ Kraliçes’inin Müslüman oluşu ve Mağrib beldelerini fethedişi

Süleyman aleyhisselâm; İlya = Kudüs Mescid’inin yapımından boşaldıktan son­ra, Tihâme yolunu tuttu.

Allah’ın Beyt-i Haram’ını tavaf etti ve ona, örtü örttürdü. Onun yanında kurban kestirdi.

Orada, yedi gün oturduktan sonra, San’â’ya ilerledi. Sebe’ kraliçesinin Müslü­man olmasını sağladı (vesile oldu).

Şam’a, döndü.

Mağrib beldelerine, Endelüs, Tanca, Franca, Ifrikıye ve Ken’an b. Ham, b. Nûh aleyhisselâm oğullarının beldelerinden olan taraflarına hâkim olan Zorba kralı ye­nip kendisini, bir olan Allah’a imana ve putları bırakmağa davet etti. Küfründe direnince, öldürdü. [90]

 

Kur’ân-ı Kerim’in Süleyman aleyhisselâm hakkındaki açıklaması

"Süleyman’a da rüzgârı (müsahhar kıldık) ki, sabahı bir ay(llık yol), akşamı, bir ay(lık yol)du.

Erimiş bakır mâdenini, ona, sel gibi akıttık.

Onun önünde –Rabb’inin izniyle- iş gören bazı cinler de, vardı.

İçlerinden, kim bizim emrimizden ayrılıp saparsa, ona, çılgın azabdan tattırdık.

O, kalelerden, heykellerden, büyük havuzlar gibi çanaklardan, sabit sabit kazanlardan, ne dilerse, kendisine yaparlardı.

Ey Dâvûd Hânedanı! Siz, (Allah’a) şükür için çalıştınız!

Kullarımdan (hakkıyla) şükreden, azdır. [91]

"Andoisun ki: Biz, Dâvûd’a ve Süleyman’a ilim vermişizdir.

(Bundan dolayı) onlar:

"Bizi, Mü’min kullarının birçoğundan üstün kılan Allah’a hamd olsun!" dediler.

Süleyman, Davud’a, mirasçı oldu.

(Süleyman):

"Ey insanlar! Bize, kuşların dili öğretildi.

Bize, her şeyden verildi.

Şüphesiz ki: bu, apaçık bir üstünlüğün ta kendisidir!" dedi.

Süleyman’ın, cinlerden, insanlardan, kuşlardan orduları toplandı.

İşte, bütün bunlar, (onun tarafından) zabt ve idare ediliyorlardı.

Hattâ Karınca vadisi üzerine geldikleri zaman (dişi) bir karınca:

"Ey Karıncalar! Yuvalarınıza giriniz!

Sakın, Süleyman ve ordusu -kendileri, bilmeyerek- sizi kırmasın!" dedi.

(Süleyman) onun bu sözünden gülercesine gülümsedi de:

"Ey Rabb’im Bana ve Ana-Babama lütfettiğin nimetine şükr etmemi ve (geri­de kalan ömrüm içinde) Senin razı olacağın iyi (işler) yapmamı, bana, ilham et! Rahmetinle beni de (Cennet’te) sâlih kulların arasına idhal et!" dedi.

(Süleyman) kuşları araştırıp:

"Hüdhüd’ü, neye görmüyorum?

Yoksa, gaiblerden mi (oldu)?

Onu, her halde çetin bir azaba uğratacağım!

Yâhud, onu mutlaka kestireceğim ya da bana açık ve kat’î bir Burhan (delil) geti­rir!" dedi.

Derken, (Hüdhüd) çok geçmeden geldi:

"Ben, senin muttali’ olmadığın bir (hakîkat)a vâkıf oldum: Sebe’den, Sana, çok doğru (ve mühim) bir haber getirdim.

Hakikat, orada bir kadını, onlara hükümdarlık eder buldum.

Kendisine, her şey verilmiştir.

Onun, bir de çok büyük bir Taht’ı var.

(Gerek) onu, (gerek) kavmini, Allah’ı bırakıp güneşe secde ediyorlarken buldum (gördüm).

Şeytan, onların yaptıklarını, süslemiş te, kendilerini yoldan alıkoymuş (saptırmış) Onun için, onlar doğru yola giremiyorlar.

(Bunu) göklerdeki ve yerdeki her gizliyi (meydana) çıkaran, (kalblerinde)ne gizli­yorlar, ne açıklayorlarsa, (hepsini) bilen Allâh’a secde etmesinler diye (yapıyorlar)

Allah, O’dur ki, O, büyük Arş’in Sahibi olan ve O, kendisinden başka hiç bir İlâh bulunmayandır." dedi.

(Süleyman):

"Bakalım doğru mu söyledin, yoksa yalancılardan mı oldun?

Şu mektubumu götür, onu, kendilerine bırak!

Sonra, onlardan biraz çekil de, bak, neye dönecekler (Ne cevap verecekler?) dedi.

(Sebe’ kıraliçesi):

"Ey İleri gelenler! Hakikat, bana, çok şerefli bir mektup bırakıldı ki, o, Süleyman’dandır ve o, hakfkatan, Rahmân ve Rahîm olan Allâhın adiyle.

Bana karşı, başkaldırmayınız!

Müslümanlar olarak bana geliniz!" diye (yazılmıştır).

Ey ileri gelenler! Bana, (bu) işim hakkında bir rey veriniz!

Siz, huzurumda bulununcaya kadar, ben, hiç bir işte kat’î (bir hüküm sahibi) ola­madım. " dedi.

"Biz, güc, kuvvet sahipleri, çetin savaş erbabıyız. Emir, sana âiddir.

Bak, sen, ne emredeceksin." dediler. (Kraliçe):

Şüphesiz ki: hükümdarlar, bir memlekete girdikleri zaman, orasını, perişan ederler.

Halkından, şerefli olanları, hor ve hakir kılarlar. Bunlar da, böyle yapacaklardır.

Ben, onlara, bir hediye göndereyim, de, Elçiler, ne (cevap) ile dönecek baka­yım?" dedi.

Bunun üzerine, vaktâ ki, (o gönderilen heyet) Süleyman’a geldi.

(Süleyman):

"Siz, bana, mal ile yardım mı ediyorsunuz!?

İşte, Allah’ın bana verdiği (nimetler ki, onlar) size verdiğinden daha çok hayırlıdır.

Belki, siz, hediyenizle böbürlenirsiniz.

(Ey elçi heyet başkanı!) dön onlara!

And olsun ki önüne geçemeyecekleri ordularla onlara gelir; onları, hor ve hakir oldukları halde, oradan çıkarırım!" dedi.

(Süleyman, kendi maiyetindekilere de) ey ileri gelenler! Onun (Belkıs’in) Tahtını, kendilerinin, bana, Müslüman olarak gelmelerinden önce, hanginiz bana getirir?" dedi.

Cinden bir İfrit:

"Sen, Makamından kalkmadan, ben onu sana getiririm!

Ben, buna karşı, her halde, güvenilecek bir güce mâlikim!" dedi.

Nezdinde Kitab’dan bir ilim bulunan (Âsaf b.Berhıyâ):

"Ben, gözün sana dönmeden (gözünü yumup açmadan) önce, onu sana geti­ririm!" dedi.

Vaktâ ki (Süleyman), onu (Tahtı) yanında durur bir halde gördü: "Bu, Rabbımın fazl (ve lutf’undan)dır.

Şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim, beni imtihan ettiği içindir (bu).

Kim şükr ederse, kendi yararınadır, kim de, nankörlük ederse, şüphe yok ki Rabbım (onun şükründen) tamamen müstağnidir.

(Hem O) Hakkıyle kerem sahibidir." dedi.

(Süleyman):

"Onun Tahtını, bilinmez bir şekle getiriniz.

bakalım (tanımaya) muvaffak olacak mı, yoksa, muvaffak olamayacaklardan mı olacak?" dedi.

Artık (Belkıs) gelince, ona: "Senin Taht’ın böyle mi idi?" denildi. (Belkıs):

"Sanki, bu, odur!

Ondan önce de, bize ilim verilmişti ve biz, Müslüman olmuştuk! dedi. (Hayır!) Onun, Allah’ı bırakıp tapmakta devam ettiği şey, kendisinin İslâmiyeti)ne mâni olmuştu.

Hakıkatta, o kâfirler gürûhundandı.

Ona:

"Köşk’e, gir!" denildi.

(Belkıs) onu, görünce, derin bir su sandı.

İki ayağını aç(ıp sıva)dı.

(Süleyman):

"O, hakîkatan, sırçadan yapılmış, düzeltilmiş (ve şeffaf) bir açıklıktır." dedi.

(Belkıs)

"Ey Rabb’ım! Hakikat, ben, kendime yazık etmişim.

Süleyman’ın maiyetinde, âlemlerin Rabb’ı olan Allâh’a teslim oldum (Müslüman oldum) dedi. [92]

 

Süleyman aleyhisselâmın vefatı

Süleyman aleyhisselâm; ibâdet için [93], bazan bir yıl, iki yıl, bazan bir ay, iki ay,

bazan da, bundan daha az veya çok müddet, Beytü’l-Makdis’te tek başına kalırdı.

Kendisinin yeyeceği, içeceği de, oraya götürülürdü.

Vefatıyle neticelenen son defaki kalışında da, yiyeceği-içeceği götürülüp ya­nına konulmuştu. [94]

Süleyman aleyhisselâm, böyle yalnız başına kalmayı âdet edindiği Beytü’l-Makdis’te namaz kılarken[95], hiç bir gün olmazdı ki, sabaha çıksın da, orada, bir ağaç bitmemiş olsun! [96]

Başka bir deyişle: Hiç bir namaz kılmazdı ki, önünde, bitmiş bir ağaç bu­lunmasın. [97]

Süleyman aleyhisselâm, namazgâhında, namaza durduğu zaman[98], önünde bitmiş olan ağacı görünce[99], yanına varır[100], ona:

"Senin ismin nedir?" diye sorar, ağaç ta:

"İsmim şöyle, şöyle!" derdi.

Süleyman aleyhisselâm, ona:

"Sen, ne şey içinsin?" diye sorar,

Oda:

"Şunun, şunun için!" derdi. [101]

Kesilecek bir ağaçsa, Süleyman aleyhisselâm, emreder, o ağaç, kesilirdi. [102]

Eğer, o ağaç, dikilmek için, bitmişse[103], onun üzerine:

"Filan yere, şöyle şöyle dikilecektir!" diye yazılı olun ve[104] dikilirdi. [105]

Eğer, biten ağaç, deva için, bitmiş olur[106] ve: "Şu derde, şu derde deva için, bittim!" derse[107], onun üzerine:

"Şu derde, şu derde devadır!" diye[108] yazılır[109] ve onun için gereği, yapılırdı. [110]

İşte, Tıb fennindeki nebatla tedavî, bunun üzerine kurulmuştur[111]

Süleyman aleyhisselâm, bir gün, namaz kıldığı sırada, önünde bir ağacın bit­miş olduğunu gördü. [112] Ona:

"Senin ismin nedir?" diye sordu.[113] Ağaç:

"Harrub![114] Harnub! [115] Harnûbe! [116] Ben, Harrûbe’yim!" dedi. [117]

Süleyman aleyhisselâm, ona:

"Sen, ne şey içinsin?" diye sordu.

Ağaç:

Ben, şu Mescidi harabetmek için’im! dedi. [118]

Süleyman aleyhisselâm:

"Ben sağ iken, Allah, bu Mescidi harap etmeyecektir!

Demek, benim ölümüm ve Beytü’l-Makdis’in harap oluşu, senin yüzündendir hâ!" dedi ve hemen, onu söktü. [119] Kendisine aid bahçeye dikti. [120]

Süleyman aleyhisselâm; dayanmak için, Harrûbe ağacından, kendisine bir Asa yontturdu. [121]

Süleyman aleyhisselâm, bir gün, Ölüm Meleğine:

"Benim ruhumu, almak istediğin zaman, bana, bildir!" demişti.

Ölüm Meleği:

"Ben, bunu, senden daha iyi biliyor değilim!

Bu bilgi; ancak, bana bırakılacak ve içinde, ölecek kimsenin ismi anılacak ya­zıda bulunur. [122] İçinde isimler bulunan kitab ise, bana, ancak, Arş’ın altında olduğum zaman bırakılırdır." dedi. [123]

Süleyman aleyhisselâm, Ölüm Meleğine:

"Öyle ise, sana, benim hakkımda emir verildiği zaman, bana, bildir!" dedi. [124]

Nihayet, bir gün, Ölüm Meleği gelip:

"Ey Süleyman! Senin hakkında, bana emir verilmiş bulunuyor!

Senin, azıcık bir vaktin kaldı!" dedi.

Süleyman aleyhisselâm, sabahleyin, köşküne girdi. Kapıları, kilitlemelerini emr ve halkı, yanına girmekten men etti.

Sonra, eline Asasını alıp koltuğunun altına yerleştirdi ve ayakta ona dayana­rak ülkesine doğru bakınca, güzel yüzlü, üzerinde beyaz elbise bulunan bir genç adam gördü.

Genç adam, köşkün bir tarafından, kendisinin yanına giriverdi.

"Esselâmü aleyke yâ Süleyman!" diyerek selâm verdi.

Süleyman aleyhisselâm:

"Ve aleykesselâm!

Sen, benim iznim olmadan, bu köşke nasıl girdin?!

Ben, herkesi, buraya girmekten men etmiştim.

Kapıcılar, Perdedarlar, seni, men etmedi mi?

Sen, benim iznim olmadan, köşküme girdiğin zaman, benden, korkmadın mı?" dedi.

Genç adam:

"Ben, o kimseyim ki: bana, ne Perdedarlar, ne Kapıcılar mâni olabilir, ne de, ben, krallardan korkarım!

Hem ben, bu köşke, izinsiz girmiş de, değilim!" dedi.

Süleyman aleyhisselâm:

"Senin buraya girmene kim izin verdi?" diye sordu.

Genç adam:

"Rabb’ım!" dedi.

Süleyman aleyhisselâm, onun Ölüm Meleği olduğunu, anlayınca, ürperdi.

"Demek, sen, Ölüm Meleğisin!" dedi.

Ölüm Meleği:

"Evet!" dedi.

Süleyman aleyhisselâm:

"Ne için geldin?" diye sordu.

Ölüm Meleği:

"Senin ruhunu kabz edeceğim!" dedi.

Süleyman aleyhisselâm:

Ey Ölüm meleği! Ben, bu gün, adamlarımı, yanıma toplayıp onlardan, beni, neşelendirmelerini ve bana, tasa verecek bir şey işittirmemelerini istemiştim!" dedi.

Ölüm Meleği:

"Ey Süleyman! Sen, ancak, seni neşelendirecek, içinde sana tasa verici bir şey bulunmayan bir günü yaşamak istiyorsun!

Halbuki, böyle bir gün, dünyada yaratılmamıştır.

Rabbının hükmüne razı ol!

Çünki, bu, reddine asla çâre olmayacak bir hükümdür!" dedi.

Süleyman aleyhisselâm:

"Öyle ise, emrolunduğun gibi, vazifeni yerine getir!" dedi.

Bunun üzerine, Ölüm Meleği; Süleyman aleyhisselâmın ruhunu, kendisi ayakta, Asasına dayanmış olduğu halde kabz etti. [125]

O zaman, Süleyman aleyhisselâm, elli küsur yaşında[126], elli iki yaşında[127] veya elli üç yaşında idi. [128]

Ona ve gönderilen bütün Peygamberlere selâm olsun!

Süleyman aleyhisselâmın vefat ettiğini, cinler, şeytanlar, bir yıl anlayamadılar.

Süleyman aleyhisselâmın dayandığı Asayı, ağaç kurdunun, içinden yeyip za­yıflattığı ve Süleyman aleyhisselâm, yere yıkıldığı zaman, cinler ve şeytanlar, onun vefat ettiğini anladılar. [129]

Bu husus Kur’ân-ı Kerim’de şöyle açıklanır:

"Sonra, Biz, ona ölüm hükmünü infaz edince (dayandığı) Asasını, yemekte olan ağaç kurdundan başka bir şey, bunun ölümünü, onlara göstermedi.

Bu suretle yere kapanıp yıkıldığı zaman, besbelli oldu ki, eğer, cinler, gaybı bil­miş olsalardı, öyle horlayıcı bir azab (meşakkatli işler) içinde kalıp durmazlardı. [130]

Süleyman aleyhisselâmın Kabri:

Rivayete göre: Süleyman aleyhisselâm, Babası Dâvûd aleyhisselâmın kabri­nin yanına gömülmüştür. [131]

 

DİPNOTLAR

[1] ibn Sa’d-Tabakat c.1,s.55.

[2] ibn Asâkir-Tarih C.6.S.253.

[3] Taberî-Tarih c.1,s.253, Sâiebî-Arais s.293. ibn Asâkir-Tarih c.6,s.257, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.229.

[4] ibn Asâkir-Tarih C.6.S.229.

[5] Taberî-Tarih c.1,s.253, Sâlebî-Arais s.293, ibn Asâkir-Tarih c.6,s.257. ibn Esîr-Kâmil c.1,s.229.

[6] ibn Asâkir-Tarih c.6,s.257.

[7] Taberî-Tarih c.1,s.253, Sâlebî-Arais s.293, ibn Esîr-Kâmil c.1,s.229.

[8] Taberî c.1,s.253, Salebi s.293, ibn Asâkir c.6,s.257, ibn Esîr c.1,s.229.

[9] Taberî-Tarih c.1,s.252.

[10] Sâlebî-Arais s.292, ibn Esîr-Kâmil C.1.S.228, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.18.

[11] Sâlebî-Arais s.292, ibn Esîr-Kâmil c.1,s.228.

[12] Sâlebî-Arais s.292, ibn Esîr-Kâmil c.1,s.228, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.18.

[13] Sâlebî-Arais s.292.

[14] Dîneverî-El’ahbar s.20.

[15] Sâlebî-Arais s.289, Nesefî-Medarik c.3,s.85.

[16] Sâlebî-Arais s.293.

[17] Sâlebî-Arais s.293, ibn Asâkir-Tarih c.6,s.253, ibn Esîr-Kâmil C.1.S.229.

[18] Sâlebî-Arais s.289.

[19] Taberî-Tarih c.1,s.253, Hâkim-Müstedrek c.2,s.588, Sâlebî-Arais s.289, ibn Asâkir-Tarih C.6.S.254, ibn Esîr-Kâmil c.1,s.229, Ebülfida-Tefsir c.3,s.186.

[20] Taberî-Tarih c.1 ,s.253, Hâkim-Müstedrek C.2.S.588, Sâlebî-Arais s.289, ibn.Esîr-Kâmil c.1 ,s.228, Ebülfida-Tefsir c.3,s.186..

[21] Sâlebî-Arais s.289.

[22] Sâlebî-Arais s.290, Nesefî-Medarik c.3,s.85.

[23] Sâlebi-Arais s.289-290, Ebülfida-Tefsir c.3,s.186.

[24] Sâlebî-Arais s.290

[25] Taberî-Tarih c.1,s.253, Hâkim-Müstedrek c.2,s.588, ibn Asâkir-Tarih c.6,s.254

[26] Taberî-Tarih c.1,s.253, Hâkim-Müstedrek c.2,s.588, Sâlebî-Arais s.288-289, ibn Esîr-Kâmil c.1,s.229, Nesefî-Medarik c.3,s.85, Ebülfida-Tefsir c.3,s.85.

[27] Sâlebî-Arais s.290, Nesefî-Medarik c.3,s.85.

[28] Ahmed b.Hanbel-Müsned C.2.S.322, 340, Buharî-Sahih c.4,s. 136-137, Nesaî-Sünen c.8,s.235-236, Ebülfida-Tefsir C.3.S.187.

[29] ibn Asâkir-Tarih C.6.S.257.

[30] ibn Ebî Şeybe-Musannef C.13.S.206.

[31] Sâlebî-Arais s.293.

[32] Ahmed b.Hanbel-Ezzühd s.115, ibn Asâkir-Tarih c.2,s.361.

[33] ibn Esîr-Kâmil c.1,s.23O.

[34] Ahmed b.Hanbel-Ezzühd s.115.

[35] Hâkim-Müstedrek c.2,s.596.

[36] ibn Ebî Şeybe-Musannef c.13,s.2O5, Ahmed b.Hanbel-Ezzühd s.51, Ebû Nuaym-Hilyetülevliya c.4,s.118, ibn Asâkir-Tarih c.6,s.271.

[37] Ahmed b.Hanbel-Ezzühd s.51-53.

[38] isra: 1

[39] ibn ishak-Kitabülmübteda velmeb’as c.),s.274

[40] Müslim-Sahih c.2,s.1O14

[41] Ahmed b.Hanbel-Müsned c.6,s.7, Müslim-Sahih c.2,s.1O15

[42] Ahmed b.Hanbel-Müsned c.3,s.45,53

[43] Taberî-Tarih c.1,s.252, Sâlebî-Arais s.308, ibn Esîr-Kâmil c.1,s.228

[44] Salebi-Arais s.308, ibn Esir Kâmil c.1,s.228

[45] Salebi-Arais s.328, Muhiddin b.Arabi-Muhadara c.1,s.134, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.32

[46] Mes’udî-Murucuzzeheb c.1,s.57, Sâlebî-Arais s.308

[47] Ahmed b.Hanbel-Müsned c.5,s.15O, Buharî-Sahih c.4,s.117, Müslim-Sahih c.1,s.37O, ibn Mace-Sünen c.1,s.248, Nesai-Sünen c.2,s.32

[48] ibn Hacer-Fethuibârî c.6,s.290-291.

[49] Sâiebî-Arais s.308.

[50] Yâkubî-Tarih c.1,s.58.

[51] Sâlebî-Arais s.308-309.

[52] Sâlebî-Arais s.310.

[53] Dîneverî-El’ahbar s.21.

[54] Yâkubî-Tarih c.1,s.58.

[55] Sâlebî-Arais s.310.

[56] Sâlebî-Arais s.328, Muhyiddin b.Arabî-Muhâdaratülebrar c 1 s 134.

[57] Sâlebî-Arais s.310

[58] Yâkubî-Tarih c.1,s.56, Sâlebî-Arais s.310

[59] Sâlebî-Arais s.310

[60] Yâkubî-Tarih c.ı,s.58.

[61] Mes’ûdî-Murucuzzeheb c.1,s.57-58..

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/209-212.

[62] Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.7,s.56, ibn Haldun-Tarih c.1,s.297.

[63] ibn Haldun-Tarih c.1,s.297.

[64] Ebülfida-Elbidaye vennihayec.7,s.55-56.

[65] ibn Haldun- c.ı!s.297.

[66] ibn Esîr-Kâmil c.1,s.551.

[67] Ebülfida-Elbidaye vennihaye c,12,s.323.

[68] ibn Haldun-Tarih c.1,s.297.

[69] ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.551.

[70] Ebüifida-Eibidayevennihayec.i2,s.324-325.

[71] ibn Esîr-Kâmil c.1,s.551-552, Ebülfida-Elbidaye c.12,s.326

[72] Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.12,s.324.

[73] ibn Haldun-Tarih c.1,s.297.

[74] ibn Esîr-Kâmil C.1.S.552.

[75] M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/212-213.

[76] Sâd: 35, Taberî-Tarih c.1,s.252, Sâlebî-arais s.293, ibn Esîr-kâmil c.1,s.229.

[77] Taberî-Tarih c.1,s.252, ibn Asâkir-Tarih c.6,s.257, ibn Esîr-kâmil c.1,s.229.

[78] Taberî-Tarih c.1,s.253, ibn Esîr-Kâmil c.1,s.229.

[79] Taberî-Tarih C.1.S.253.

[80] Taberî-Tarih c.1,s.253, Sâlebî-Arais s.293, ibn Esîr-Kâmil C.1.S.230.

[81] Yâni sabahtan, gün, yarılanıncaya kadar bir aylık, gün, yarılandıktan, geceye kadar da, bir aylık ki, bir günde, iki aylık yol alınırdı. (Taberî-Tefsir c.22,s.68-69)

[82] Taberî-Tarih c.1,s.253, Sâlebî-Arais s.293.

[83] Dîneverî-El’ahbar s.20.

[84] Taberî-Tarih c.1,s.253, Sâlebî-Arais s.294, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.23O.

[85] Ahmed b.Hanbel-Ezzühd s.51, Sâlebî-Arais s.293.

[86] Nemi: 18-19.

[87] Sâlebî-Arais s.297.

[88] jbn Ebî Şeybe-Musannef c.13, s.207, Ebû Nuaym-Hilyalülevliya c.3,s.1O1.

[89] ibn Ebî Şeybe-Musannef c.13, s.205-206, Ahmed b.Hanbel-Ezzühd s.53, Ebû Nuaym c.4,s.118

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/213-217.

[90] Dîneverî-El’ahbar s.21-22.

 [91] Sebe’: 12-13.

[92] Nemi: 15-44.

 [93] ibn Esîr-Kâmil C.1.S.243.

[94] Taberî-Tarih c.1,s.261, Sâlebî-Arais s.326, ibn.Esîr-Kâmil C.1.S.243, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.31.

[95] ibn Esîr-Kâmil c.1,s.242.

[96] Taberî-Tarih c.1,s.261, Sâlebî-Arais s.326, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.31.

[97] ibn Asâkir-Tarih C.6.S.272.

[98] Heysemî-Mecmauzzevaid c.8,s.2O7.

[99] Sâlebî-Arais s.327, Deylemî-Elfirdevs c.3,s.271, ibn Esîr-Kâmil c.1,s.242, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.31, Heysemî-Mecmauzzevaid c.8,s.2O7.

[100] Taberî-Tarih c.1,s.261, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.31.

[101] Taberî-Tarih c.1,s.261, Sâlebî-Arais s.326, ibn Asakir-Tarih c.6,s.272, ibn Esîr-Kâmil c.1,s.242, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.31, Heysemî-Mecmauzzevaid c.8,s.207.

[102] Taberî-Tarih c.1,s.261, Sâlebî-Arais s.326.

[103] Taberî-Tarih c.1,s.261, Sâlebî-Arais s.326, Deylemî-Elfirdevs c.3,s.271, ibn Asâkir-Tarih c.6,s.273, ibn Esîr-Kâmil c.1,s.242 Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.31, Heysemî-Mecmauzzevaid c.8,s.2O7

[104] Sâlebî-Arais s.326.

[105] Taberî-Tarih c.1,s.261, ibn Esîr-Kâmil c.1,s.242, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.31, Heysemî-Mecmauzzevaid C.8.S.207.

[106] Taberî-Tarih c.1,s.261, Sâlebî-Arais s.326, ibn Asâkir-Tarih c.6,s.272, ibn Esîr-Kâmil c.1,s.242, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.31, Heysemî-Mecmauzzevaid c-8,s.2O7.

[107] Taberî-Tarih c.1,s.261, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s,31.

[108] Sâlebî-Arais s.326.

[109] Salebi s.326, ibn Asakir c.6,5.273, ibn Esîr s.242, Heysemî C.8.S.207.

[110] Taberî-Tarih c.1,s.261, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.31.

[111] İbn Asakir-Tarih c.6,s.273

[112] Sâlebî-Arais s.326-327, İbn Asakir-Tarih c.6,s.272, İbn Esîr-Kâmil c.1,s.242, Muhyiddin b.Arabî-Muhâdaratülebrar c.1,s.13S, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.3O, Heysemî-Mecmauzzevaid c.8,s.2O7.

[113] Taberî-Tarih c.1,s.261, Sâlebî-Arais s.327, ibn Asâkir-Tarih c.6,s.272, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.242, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.3O, Heysemî-Mecmauzzevaid c.8,s.2O7.

[114] İbn Asâkir-Tarih c.6,s.272, Muhyiddin b.Arabî-Muhâdara c.1,s.135, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.3O.

[115] Heysemî-Mecmauzzevaid c.8,s.2O7.

[116] Sâlebî-Arais s.327.

[117] Taberî-Tarih c.1,s.26l, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.31.

[118] Taberî-Tarih c.1,s.261, Sâlebî-Arais s.327, ibn Asakir-Tarih c.6,s.272, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.242, Muhyiddin b.Arabî-Muhâdara c.1,s.135, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.3O, Heysemî-Mecmauzzevaid c.8,s.2O7

[119] Taberî-Tarih c.1,s.261, Sâlebî-Arais s.327, ibn Esîr-Kâmil c.1,s.242, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.3l

[120] Taberî-Tarih c.1,s.261, Sâlebî-Arais s.327, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.31

[121] İbn Asâkir-Tarih c.6,s.272, Muhyiddin b.Arabî-Muhâdaratülebrarc.1,s.135, Heysemî-Mecmauzzevaid c.8,s.2O8.

[122] Sâlebî-Arais s.327, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.31.

[123] İbn Ebî Şeybe-Musannef c.13,s.2O3, Ahmed b.Hanbel-Ezzühd s.53, Ebû Nuaym-Hilyetülevliya c.4,s.118,

İbn Asâkir-Tarih c.6,s.271.

[124] Sâlebî-Arais s.327, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.32.

[125] Sâlebî-Arais s.327.

[126] Taberî-Tarih c.1,s.262, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.32.

[127] Mes’ûdî-Murucuzzehebc.1,s.58, Muhyiddin b.Arabî-muhâdaratülebrar c.1,s.135, Ebülfida-Elbidaye venniha­ye c.2,s.32.

[128] Sâlebi-Arais s.328, İbn Esîr-Kâmil c.1,s.244.

[129] Taberî-Tarih c.1,s.262, Sâlebî-Arais s.328, ibn Asâkir-Tarih c.6,s.272, İbn Esîr-Kâmil c.1,s.243, Muhyiddin b. Arabî-Muhâdara c.1,s.135, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.32, Heysemî-Mecmauzzevaid c.8,s.2O8

[130] Sebe’: 14.

[131] Yâkubî-Tarih c.1,s.6O, ibn Haldun-Tarih c.2,ks.1,s.99.

* Kaynak: M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2, 2005- 225 vd.

Go to top