Es-Selamü Aleyküm Geçen gün size yönelttiğim sualimde biraz ukelaca davranmış görünüyor olabilirim Bende Hz.Üstazın talebesiyim kötü bir niyetim yoktu oysaki uslubüm böyle olduğu için böyle anlamış olabilirsiniz amacım sadece sakal bırakana neden bıraktın kesene neden kestin dememeliyiz deki amacınızı öğrenmekti oysaki sizinde naklettiğiniz üzere hanefi mezhebi olmak üzere sakal kazıtmak dört mezhebdede haramdır böyle olduğu halde sakal bırakmayana neden bırakmadın dememek eğer hiç bir şartıda yoksa makul değildir eğer bir kusurum varsa hakkınızı helal edin şimdiki sualime gelincede İmam Ahmede ithaf edilen er-Redd Ale'z Zenadika ve'l Cehmiyye ona ait midir bu kitapta Allahın arşın üzerine istivasının üzerinde olduğu anlamına geldiği yazıyor lütfen beni aydınlatırmısınız

Câriye Hadisi Hakkında bilgi verirmisiniz Allah arşın üstündemidir bu hadisi açıklarmısınız hocam selam ve dua ile.. dinimizislam999

 

 

*******

Ve aleykümü’s-Selâm.

1- Evet, üslûbunuzda biraz “klasik ukala” tipini andıran bir hava mevcuttu, haliyle ben de reaksiyoner bir mukabelede bulundum. Konuşurken, yazarken ne dediğimize, neyi nasıl anlatmamız gerektiğine dikkat etmemiz lazım. Mesela bu mesajınızda da meseleyi gene yanlış değerlendirmiş, ta’mimde bulunmuşsunuz. Oysa sakal hakkında, muhtelif görüşler de olsa, asıl itibariyle sünnettir. Sünnetin de hüdâ kısmından değil, zevâid kısmındandır.

Önceki cevabi yazımızda bunları teferruatıyla nakletmeye çalıştık. Ama sen, çıplak klasik nakilleri tercih ettin, meselenin künhüne inemedin. Belli ki buna istidadın da yok. Dolayısiyle anlatılanları da anlamadın. Hâlâ da aynı ısrarı sürdüyorsun. Lütfen yazılanları dikkatlice oku, idrâk etmeye çaba göster. Kendi kendine hükümler çıkartmaya çalışmaktan vaz geç!

Bakınız, meseleyi tekrar hulâsa edelim: Sakal sünnetinde Şâfiîlerle Hanefîler arasında farklı görüşler vardır. Şafiî'ye göre sakal sünnettir. Kesimi ise sadece tenzîhen mekruhtur. Her ne kadar bu mezhep içinde başka görüşlere sahip olanlar bulunsa da, öne çıkan görüş budur. Hanefi'de ve diğer iki mezhepte (Mâlikî, Hanbelî) ise hüküm farklıdır. Sakalı bıraktıktan sonra kesmek, haram diyenler bulunduğu gibi, tahrîmen mekruh olduğunu söyleyenler de vardır.

İşte, ‘Ümmetin ihtilâfındaki rahmet’ de bu noktada tezahür etmektedir. Bu rahmeti, kolaylığı niçin zora sokmaya çalışalım? Ayrıca buna hakkımız var mı?

Müçtehitlerimiz tarafından her mesele lime-lime edilmiş, bize düşense, onların içtihatlarından halimize uygun olanları uygulamak. Tabii en başta kendi mezhep ve meşrebimizin görüşlerini-umdelerini nazar-ı dikkate alarak…

Unutmamak gerekir ki, içtihadî hükümler nasslarla sabit olan ahkâm gibi kat’î değildir, zannîdirler. Dolayısiyle değerlendirme de buna göre olur. Dinimiz bu hususta bir nassa müstenit sarih / katî bir hüküm getirmediği için sakal bırakmayanlar, başkaları tarafından "Neden bırakmıyorsun?" diye itham edilmez, edilmemesi gerekir. Tavsiye ve öğüt ayrı bahis… Dinimiz sakal bırakmamayı menetmemiştir; dolayısiyle bu âdeti terk eden kişi, sünnet sevabından mahrum kalır, ama günahkâr da olmaz. Meselenin bir ciheti bu.

Diğer bir ciheti de, tasavvufta yani bâtın-i şeriatte şöyle bir kaide vardır; “Müridin fıkhı mürşidinin amelidir”. Bu ve benzeri hususlara dair farklı içtihadî hükümler karşısında mürid, mürşidinin kavil ve amelini dikkate alır, onun söylediklerine kulak verip ona göre hareket eder. Meselenin bu yönünün de gözardı edilmemesi için, mürşidân-ı kiramın bu husustaki görüş ve değerlendirmelerini de nakletmeye gayret ettik. Bu meselenin daha fazla mıncıklanmasının kimseye bir yararı olmaz.

Kusurunuz; bilmediğiniz alanlarda söz etmeniz, bildiğinizi zannedip, âdetâ günümüz “meal müçtehitleri”nin “bana göre” diyerek ahkâm kesmelerine benzer tarzda kendinize göre görüş serdetmenizdir. Atalarımız ne demiş bilirsiniz:

Eğer İslâm’ın altıncı bir şartı olacak olsaydı, haddini bilmek olurdu”… Bir başkası da buna, “Şayet yedinci bir şartı daha olacak olsaydı, haddini bildirmek olurdu” diye ilavede bulunmuş.

Evet, haddini bilmek, çizmeyi aşmamak her zaman ve zeminde önemlidir. Dinî meselelerde ise, çok daha fazla önemlidir. Bu sebeple;

Aslında aşağıdaki 2 ve 3. maddelerin izahının da gereksiz olduğu kanaatindeyim. Lakin “aydınlanma”yı ve “açıklanma”sını arzu etmişsiniz, kısaca anlatmaya çalışalım. Lüzumuna ve faydasına kani olmamakla birlikte…

2- “İmam Ahmede ithaf edilen er-Redd Ale'z Zenadika ve'l Cehmiyye ona ait midir bu kitapta Allahın arşın üzerine istivasının üzerinde olduğu anlamına geldiği yazıyor lütfen beni aydınlatırmısınız”

Bir defa bu soruda tenakuza düşmüşsün, onu hatırlatalım. Hem diyorsun ki, “İmam Ahmede ithaf edilen er-Redd Ale'z Zenadika ve'l Cehmiyye ona ait midir?” Hem de ardından, “bu kitapta Allahın arşın üzerine istivasının üzerinde olduğu anlamına geldiği yazıyor” diyorsun. Madem kitap elinde ve okuyorsun, ismi geçen kitabın ona ait olup olmadığını neden soruyorsun? Yazmıyor mu kitapta müellifinin ismi?

Ayrıca, aşağıda İmam Ahmed b. Hanbel’in (rh.), nakledeceğim o sözünün gayet açık-seçik, net ve aşikâr olduğu görülecektir. Bunun nesini soruyorsun ki? Zaten selef-i salihinden birçoklarının görüşleri de bu istikamettedir. Bunda anlaşılmayacak ne var? Te’vil yolunu tercih etmiyorlar. Manayı, Arap lisanı kaidelerine göre alıyor; fakat bu istivânın, bilâ hudut velâ keyfiyye ve tavsifinin muhâl, zatının irade ve meşiyyetine göre olduğunu beyan ediyor.

Söz konusu eserden de kısaca bahsedecek olursak; er-Red ale'z-Zenâdıka ve'1-Cehmiyye, sa­hasında yazılanların ilki olması, ilk asır­lardaki inançları ve selef akîdesini ak­tarması bakımından önemli bir eserdir. Kıvâmüddin Burslan kitabı tercüme ederek Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi nüshasının tıpkı basımıyla birlikte Dârulfünûn İlahiyat Fakültesi Mecmuası'nda yayımlamıştır. Merak edersen araştırır, temin edebilirsin.

İmam Ahmed b. Hanbel'in (rh.) istivâ hakkındaki görüşü ise aynen şöyledir:

"Allah Teala Arş'a, kendisi için bir sınır söz konusu olmaksızın, sıfatsız (keyfiyetsiz) olarak, vasfedilmeyecek bir tarzda, dilediği gibi ve dilediği tarzda istivâ etmiştir." [Bunu el-Kevserî, el-Hallâl'ın es-Sünne'sinden nakletmiştir. Bkz. İbnu'l-Cevzî'nin Def'u Şübehi't-Teşbîh'i, s. 28, 1 no’lu dipnot; Ayrıca bkz. Muhtasaru’l-Uluvv, s. 103; İbn Huzeyme, et-Tevhid, I, 243; ed-Dârimî, er-Reddu ale’l-Cehmiyye, Tahkik: Bedr el-Bedr, s. 46]

3- “Câriye Hadisi Hakkında bilgi verirmisiniz Allah arşın üstündemidir bu hadisi açıklarmısınız”

Evet, bu soru da bir öncekinden bağımsız değil. Fakat soruş tarzından, “Müteşâbihat”la alakalı okumanı tavsiye ettiğim makaleyi de sualin üzerine kaleme aldığımız “İstivâ” yazısını da okumadığın, ya da dikkatlice-anlayarak okumadığın tebarüz ediyor. Oysa oralarda “er-Rahmânü ale’l-arşi’stevâ”nın ne manaya geldiği, mütekaddimin ve müteahhirinin nasıl anladıkları, İmam-ı Rabbani (k.s.) hazretlerinin bu husustaki ikazları ayan-beyan nakledilmişti. Durmadan dönüp dolaşıp bozuk plak gibi aynı şeyleri tekrar etmenin bir anlamı var mı?

Her neyse… Hadi hatırın kalmasın, hadis ıstılâhında “Câriye hadisi” veya “Eynellah hadisi” olarak geçen rivayetlere de bir nebze temas edelim. Neyine yarayacaksa..?

Sahabeden bir zat anlatıyor:

“Benim bir câriyem vardı. Uhud ve Cevâniyye tarafların­da kuzuları güderdi. Bir (gün) çıkıp yanına vardım. Bir de ne göreyim bir kurt kuzulardan birini alıp götürmüş. Ben de ademoğullarından bir adamım. Onlar gibi ben de üzülürüm. Lâkin câriyeye öyle bir tokat vurdum ki… Rasûlullah (s.a.v.) bunu bana çok gördü. Ben:

- Yâ Rasûlallah (o halde) câriyeyi azâd edeyim mi? dedim. 

- “Sen onu bana getir” buyurdu. Hemen onu (alıp) getirdim. Nebî (s.a.v.) ona: 

- “Allah nerededir?” diye sordu. (Câriye):

- Göktedir, dedi. (Rasûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem):

- “Ben kimim?” dedi. Câriye: 

- Sen Allah’ın Rasûlü’sün, cevabını verdi. (Resûl-i Ekrem):

- “Onu âzâd et, çünkü mü’min bir kadındır” buyurdu. [Müslim, Sahih, Mesâcid, 33; Nesâi, Sünen, Sehv, 20; Ebû Dâvûd, Sünen, Eymân, 16; Dârimî, Sünen, Nüzûr, 10; Ahmed b. Hanbel, II, 291; III, 452; IV, 222, 388, 389; V, 447, 449] 

Bahis mevzuu hadisin bir başka nakli de şöyledir: “Bir adam Rasûlullah’a (s.a.v.) siyah bir câriye getirdi ve:

- Benim üzerime mü’min bir köle azat etmek vâcip oldu. Bu kâfi midir? diye sordu. Nebî (s.a.v.) o câriyeye sordu:

"Sen mü’min misin?" Câriye:

"Evet" dedi. Rasûl-i Ekrem (s.a.v.):

- "Peki, Allah nerededir?" diye sordu. Câriye göğe işaret etti. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v.):

- "Onu azat et, o mü’mindir" buyurdu. [İmam-ı Azam'ın Beş Eseri, İstanbul, 1981, s. 45-48 Arapça kısmı]

Bu hadislerde ve diğer değişik nakillerinde Efendimiz’in (s.a.v.) câriyeye sorduğu sorunun, onun mü’min mi yoksa putperest mi olduğunu ortaya çıkarmaya yönelik olduğu açıktır. Câriyenin, soruya verdiği cevaptan putperest olmadığı ve bir “Allah inancına” sahip olduğu anlaşılmaktadır. “Allah nerede”, “Rabbin kim” “Semada kim var”… gibi sorulara kadının verdiği cevap, ya da eliyle yaptığı işaret, herhangi bir puta değil, “Hâlık Teala’ya / Yüce bir Yaratıcı’ya” inandığını imâ eder tarzdadır. Binaenaleyh bu hadislerden, bilgi ve kültür seviyesi düşük bir insanın putperest olmadığını anlamak için bu türlü cevaplarla yetinmenin yanlış olmadığını, olmayacağını anlamış oluyoruz.

Hâsılı, câriye bu sözüyle Allah Teala’ya bir mekân isnat etmiş değildir. Bilakis Allah’ın kuvvet ve kudretinin, şanının yüceliğinin, müşriklerin tapındığı putlar gibi yerlerde ve insanların arasında ayaklar altında bulunamayacağını, kendi anlayışıyla ifade etmiş oluyor.

Gene bir rivayete göre Hz. Ömer (r.a.) bir seferinde yaşlı bir kadının yanından geçerken, bu kadın onu durdurmuş, o da onunla konuşmaya koyulmuş. Bir adam:

- Ey mü’minlerin emîri, bu yaşlı kadından ötürü sen insanları beklettin deyince, o şöyle cevap vermiş:

- Yazık sana, sen bunun kim olduğunu biliyor musun? Bu, Allah Teala’nın, şikayetini yedi kat semanın üstünden dinleyip kabul ettiği kadındır. Bu kadın, Allah Teala’nın, "Kocası hakkında seninle mücadele eden ve Allah’a şikayet etmekte olan kadının sözünü elbetteki Allah işitmiştir..." [Mücadele suresi, 1] ayetini indirdiği Havle’dir. [er-Reddü ale'l-Cehmiyye, s. 26; Dârimî rivayet etmiştir]

Bütün bu ifadeleri, Ehl-i Sünnet âlim ve mutasavvıflarının izahları çerçevesinde değerlendirmemiz, inanmamız lazımdır. Aksi halde bid’at ve dalâlet ehlinin vartasına düşmekten kendimizi alamayız!

Bilmukabele selam ve dualarımla...

 

BÜTÜN ÜYE VE OKURLARIN DİKKATİNE:

Lütfen sorunuzun cevabını öncelikle arama bölümünde arayın, şayet cevap bulamazsanız sorun. Ayrıca anlamsız ve gereksiz sorular sormayın. Zira her iki durum da, musibetlerin en büyüklerinden olan vakit israfına sebep oluyor. Saygılarımla…

 

Go to top