Selamun aleyküm değerli hocam. Peygamberimizin (sav) Hz Ali ve Hz Ebubekire özel bir şekilde zikir öğrettiği siyer-hadis kaynaklarında geçmekte midir. İki sahabimiz bunun gizli kalmasını arzu ettiyse günümüze ne şekilde bu bilgi ulaşmıştır veya hangi kaynaklarda bulunmaktadır? Emre Karkar - Gmail

*******

Ve aleyküm selam kardeşim;

Bu hafta içinde gelen misafirlerimizle meşguliyetimiz sebebiyle siteyle pek ilgilenemedik. Vâki gecikmeden dolayı kusura bakmayın. Sorduğunuz husus da sanırım zaten âciliyeti olan bir mesele değil. Öyle olsa bile zaten, tahmin ettiğim kadarıyla kendiniz bunları araştırıp neticelendirebilecek kabiliyet ve istidada sahipsiniz. Vicahen tanışmasak da gıyaben hakkınızdaki hüsn-i zannım bu yönde.

***

Mesajınızda dile getirdiğiniz hususlara gelince…

1- Yalanda ittifakları kabil olmayacak derecede büyük bir cemâat, cemm-i gafîr yani kalabalık zâhir ve hakikat âlimleri, velîler topluluğu bunun böyle olduğunu, ilâ yevminâ hâzâ nakl edegelmişlerdir. Bu mesele dinde, aynen itikatta Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat, amelde de dört hak mezhep gibi ‘mürekkep icmâ’ halini almıştır. Binaenaleyh isbatı için yazılı herhangi bir delile de muhtaç değildir. Ama gene de dilimizin döndüğü, aklımızın-fikrimizin erdiği, kalemimizin işlediği kadarıyla kırık-dökük cümlelerle de olsa açıklamaya çalışalım.

***

Hakikat âlimlerine ve âriflere göre, Rasûlullah (s.a.v.) zikri dört halifeye de ayrı-ayrı telkîn edip tâlim buyurmuşlardır. Hz. Ebu Bekir’e (r.a.) hafî zikri, kezâ Hz. Osman’a (r.a.) kalbî zikri, Hz. Ömer ve Hz. Ali’ye (r.anhuma) de cehrî zikri öğretmiştir. [Bkz. http://www.halisece.com/sorulara-cevaplar/2937-kelime-i-tevhid-zikrinin-ustunlugu.html; Mehmet Ali Aynî, Tasavvuf Tarihi, 1340,198 vd.] 

Her türlü zikrin menşei Rasûl-i Zîşân Efendimiz (s.a.v.) olmakla birlikte, hafî zikir usûlünün reisi Hz. Ebu Bekir, cehrî zikir yolunun reisi ise Hz. Ali’dir (ranhuma). [Bkz. İmam-ı Rabbani, Mektubat, 3, 122] Mesela Nakşibendî tarikatı zikr-i hafî usûlü üzere olup, silsilemiz Hz. Ebu Bekir’e (r.a.) istinat etmektedir. Tabakat kitapları ve hakkında yapılan araştırmalar, onun zikr-i hafî meşrebliğinde birleşiyor. Birazcık araştıran herkes bunu görür. Nitekim Hz. Ömer (r.a.) sadakasını açıkça getirip teslim ettiği halde, Hz. Ebû Bekir (r.a.) gizlice veriyor... Hz. Ömer (r.a.), gece kıldığı namazlarda Kur’an-ı Kerim’i yüksek sesle okuduğu halde, o, alçak sesle okumayı tercih ediyor. Niçin öyle yaptığı sorulduğunda da;

“Kendisine münâcâttâ bulunduğum Zâtı dinliyorum ve O’ndan anlıyorum ki; O bana uzak değildir, O’nun işitmesi açısından alçak sesle, yüksek ses, müsâvidir” karşılığını veriyordu.

Ashâbım yıldızlar gibidir. Hangisine tâbi olsanız hidayete erersiniz (doğru yolu bulursunuz)”  [Bkz Beyhakî, el-Medhal, s. 164; Kenzü’l-Ummâl, Hadis no: 1002] buyuran Rasûlullah (s.a.v.) insanların fıtratlarının / karakter yapılarının farklılığına ve farklı yapılardaki insanların kendilerine benzeyen bir sahâbîye uymak suretiyle doğru yolu bulacağına işaret etmektedir.

Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman Hz. Ali ve diğer büyük sahabîler (r.anhum) tek-tek ele alındığında hepsi büyük örnek şahsiyetlerdir, lâkin fıtratları / karakterleri ayrı ayrıdır. Biri son derece dışa dönük, teklifsiz ve rahat yapıya sahip iken; diğeri temkinli, teennili ve kısmen içe dönük bir hüviyet taşıyor. Bu bakımdan hoşlandıkları şeyler ve ruhî hayatları da farklılıklar arz edebiliyor. Bu cümleden olarak Hz. Ebû Bekir ve Hz. Osman’da (r.a.) “zikr-i hafî” sırrı tecellî ederken, Hz. Ali ve Hz. Ömer’de (r.anhuma) “zikr-i cehrî” sırrı tecellî ediyor. Allah Teâla Kur’an-ı Hakîm’inde zikrin hafîsini de, cehrîsini de; yani gizlisini de açıktan olanını da emrediyor. [Bkz. A’râf suresi, 205; Hac suresi, 36] Âlemlere Rahmet Efendimiz (s.a.v.), her iki zikrin de muallimi ve tatbikcisidir / öğretici ve icracısıdır. Bu bakımdan tasavvufî telakkîye göre Fahr-i Kâinat (s.a.v.) Hz. Ebû Bekir’e (r.a.) Sevr mağarasında zikr-i hafîyi telkîn ve tâlîm buyurmuştur. Hadis kaynaklarında sarahaten geçmediği için, bazılarının karşı çıktığı bu rivâyeti (hadiseyi) Kur’an-ı Mecîd tasdik etmekte / doğrulamakta ve şöyle buyrulmaktadır: 

إِذْ أَخْرَجَهُ الَّذِينَ كَفَرُواْ ثَانِيَ اثْنَيْنِ إِذْ هُمَا فِي الْغَارِ إِذْ يَقُولُ لِصَاحِبِهِ لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللّهَ مَعَنَا فَأَنزَلَ اللّهُ سَكِينَتَهُ عَلَيْهِ

“…Hani o kâfirler, onu Mekke'den çıkardıkları vakit sadece iki kişiden biri iken, ikisi de mağarada bulundukları sırada arkadaşına, ‘Üzülme; çünkü Allah bizimledir’ diyordu. Allah onun kalbine sekînet ve kuvvet (manevi huzur ve emniyet) indirmişti…” [Tevbe suresi, 40]

Ayet-i kerimede ifade buyrulan maiyyet (beraberlik); yani Allah Teâla ile olmak, O’nu aslâ unutmamak ve hiçbir an hatırdan çıkarmamaktır.

Peki, zikr-i hafi de esasen bu değil midir? Kalpteki İlahî râbıtayı / Allah’a olan mânevi bağı sürdürmek değil midir? Kısacası bu huzur ve emniyet ancak râbıta ve zikirle temin edilebilir. “Onlar ki iman etmişlerdir ve kalbleri Allah’ın zikri ile mut’ain olur (yatışır), evet Allah’ın zikriyledir ki kalbler itmi’nân (sekînet) bulur (huzur ve sükûne kavuşur).” [Ra‘d suresi, 28]

Bizzat Hz. Ömer (r.a.) “Ebu Bekir’in (r.a.) Sevr Mağarası’nda Rasûlullah (s.a.v.) ile birlikte geçirdiği bir gecesi ile -eğer kendisi kabul ederse- Ömer’in bütün ömrünü değişirim” demiştir. [Bkz. Ömer Faruk Mesci, Hakk Dînin Bâtıl Yollarına Cevaplar, Misvak Neşriyat, İstanbul, 2014, s. 176]

Hâsılı, Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz tarafından Hz. Ebû Bekir’e (r.a.) fıtratına / hılkatına / karakter yapısına en uygun olan hafî zikirle meşgul olmasının telkîni… ve tamamen kalbî-ruhî bir hâl olan bu gizli zikir gibi dil ve kalbe ait bulunan cehrî zikrin de Hz. Ali’ye (r.a.) tâliminin, yazılı ve sözlü rivayetlerden çok, silsile yoluyla gönülden gönüle intikal eden bir in’i’kasın (aksedip yansımanın) neticesi olması gayet tabiîdir. Bunda şaşılacak, hayret edilecek, tereddüde düşülecek bir durum asla söz konusu değildir, olamaz!

Neticede, kulu Allah’a götüren yollar ana hatlarıyla ikidir: Kurb-i nübüvvet, kurb-i velâyet. Bunların reisleri de Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ali’dir. (r.anhuma). Bu meseleyi izah eden İmam-ı Rabbani (k.s.) hazretlerine kulak ve gönül verirsek, yukarıdaki ilmî-aklî-mantıkî izahlara da hiç ama hiç ihtiyaç kalmaz. Bkz. http://www.halisece.com/islami-makaleler/334-ilim-amel-ihlas-ve-kulu-allaha-kavusturan-yollar.html

2- ‘İki sahabimiz bunun gizli kalmasını arzu ettiyse günümüze ne şekilde bu bilgi ulaşmıştır veya hangi kaynaklarda bulunmaktadır?’

Zikir çeşitlerinden biri her ne kadar hafî / gizli ve her iki yolda râbıta-i şerife olsa da, gerek Hz. Ebû Bekir (r.a.), gerekse Hz. Ali (r.a.) bu emaneti hiç kimseye tâlim ve telkin etmemek üzere almamışlar... Tam aksine, ehil olanlara bildirmek ve öğretmekle, ehil olmayanlardan ise saklamak ve gizlemekle mükellef tutulmuşlardır.

Binaenaleyh bunun belli kişi ve gruplardan, belli zaman ve zeminde gizlenmesinin arzu ya da telkîn edilmesi, mutlak manada gizli kalmasını istemek değildir. Ayrıca bu âlemde konuşulan, dile getirilen hiçbir şeyin gizli kalmayacağı, kalamayacağı da bir vâkıadır. Nitekim atalarımız, ‘İki kişinin bildiği (şey) sır değildir’ demişlerdir. Hatta Şeyh Sa’di-yi Şirâzî bu manaya işaretle demiştir ki; ‘Bir odada yalnız olsan bile duvarın arkasında birilerinin olduğunu unutma!’ Bu itibarla değil günümüze, kıyamet sabahına kadar da bu bilgiler insanlara ulaşmaya, yayılmaya devam edecektir.

Bu sahadaki kaynaklarsa elbette ki evliyâullahın şerîatın bâtınıyla alakalı eserleridir. Çünkü nasslardan şeriatın zahirine ait hükümleri istinbat zahir ulemasının işi olduğu gibi, bâtınıyla alakalı ahkâmın ortaya konulması da tasavvuf âlimlerinin vazifesidir. Bu mevzuda geniş bilgi için bkz. http://www.halisece.com/tasavvuf/21-rabita1/123-zahiri-ve-batini-ilimler.html

Hadis-i şerifte buyrulmuştur ki, “İlimler içerisinde gizli olanı vardır; bunu ancak Allah’ı bilenler (ârif-i billah olanlar) bilebilir. Bu kimseler onu söylediklerinde, onları ancak Allah’tan gafil olanlar inkâr eder.” [Deylemî, Firdevsü’l-Ahbâr, 1, 210, Hadis No: 802] 

Efendimiz (s.a.v.) yine bir diğer hadislerinde de, “Kim bildiğiyle amel ederse, Allah onu bilmediklerine varis kılar[Tehzîbü’l-Kemâl, 23, 291 (Cemmâîlî’nin Kütüb-i Sitte râvilerine dair el-Kemâl’ini Yûsuf b. Abdurrahman el-Mizzî’nin  tashih edip yeni bilgiler ekleyerek düzenlediği eseri)] buyurmuştur. Yani, hiçbir kimseden ve hiçbir kitaptan öğrenme ihtiyacı duymadan, sonsuz hikmet ve ilim sahibi olan Allah’ın, ona kapıyı açması yoluyla bu bilgileri elde eder. 

İşte bu ilim, Muhammedî verâset ilmidir ki, bunu ancak Allah’ın velî kulları, içlerinin berraklığı ve Allah Teâlâ ile olan muamelelerinin doğruluğu sayesinde ilham ve keşif yoluyla Sevgili Peygamberimizin (s.a.v.) bâtınından alır. 

Mevâhibü’l-Ledûniyye ve hadis kitaplarında nakledilen bir rivayete göre, Rasûlüllah Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

Rabbim (c.c.) benden sual etti; ben kendisine icabet edemedim (cevap veremedim). Şekil ve keyfiyetten / niteliklerden münezzeh olduğu halde Rabbim, elini iki omzumun arasına koydu. O kadar ki; ellerinin serinliğini hissettim. Beni öncekilerin ve sonrakilerin ilmine varis kıldı; bana çeşitli ilimler öğretti. Öğrettiği bir ilmi, benden başka hiçbir insanın onu taşıyamayacağını bildiği için, gizlememi istedi. Diğer bir ilmi insanlara açıklamam hususunda beni serbest bıraktı. Ve bana Kur’ân’ı öğretti. Cebrail (a.s.) de onu bana devamlı hatırlatıyordu[Cebrâil aleyhisselâm, her sene kendisiyle yaptığım arz (mukabele) vesilesiyle nâzil olan ayetleri zihnimde-hafızamda iyice pekiştirmemi sağlıyordu. [Bkz. Şerhu'l-Allâme ez-Zürkani, ale’l-Mevâhibü’l-Ledûniyye, 8, 196)] Bir de bana avamdan havâssa kadar herkese açıklamakla emrolunduğum bir ilim öğretti.” [Hadis hakkında geniş bilgi için bkz. Şerhu’l-Allâme ez-Zürkani ale’l-Mevâhibi’l-Ledûniyye, c. 8] 

Bu hadisten de anlaşılmaktadır ki, Sevgili Peygamberimizin (s.a.v.) avamdan havâssa herkese açıklamakla emrolunduğu şerîat ve ahkâm (hükümler) ilminin dışında iki, hatta daha fazla ilim vardır… Efendimizin (s.a.v.) de buyurduğu gibi, bu ilimlerin hepsi haktır. 

Rasûlüllah’ın (s.a.v.) gizlemekle emrolunduğu ilim, ‘peygamberlik ilmi’dir. Zira bu ilmi peygamber olmayan ne bilebilir, ne de taşıyabilir. Peygamberimizden (s.a.v.) sonra da peygamber gelmeyecektir. O’nun, insanlara açma-bildirme hususunda serbest bırakıldığı ilim ise, ‘velayet (evliyalık) ilmi’dir ki bu ilim, şeriatın hakikatının ve iç yüzünün ilmini teşkil eder… Peygamberimizin (s.a.v.), ashabından (r.anhüm) belirli kimselere açtığı şeriatın gizli sırlarını içine alır. Rasûlüllah Efendimizin (s.a.v.), münafıkların isimlerini ashabından sadece Hz. Huzeyfe’ye (r.a.) bildirmesi gibi... Sevgili Peygamberimizin (s.a.v.) kendilerine bildirdiği hususi sahabe grubu da bu ilmi, tâbiînden gene belli kimselere açmış ve asırlar boyunca bu şekilde intikal edegelmiştir. Zira bu ilim, ancak doğru hâl, sağlam inanç, ihlâslı salih amel, halis niyet, zikre devam, sürekli fikir ve Allah Teâlâ ile devamlı beraber olma murakabesi-şuur ve idrâki ile elde edilir. Muhakkiklerin sonuncusu ârif-i billâh şeyh Abdülgani en-Nablûsî’nin (rh.) ifadeleri de bu istikamettedir.

Buharî’nin el-Câmiu’s-Sahîh adlı eserinde rivayet ettiği bir haberde, Ebû Hüreyre (r.a.) şöyle demiştir:

“Ben Rasûlullah’tan (s.a.v.) iki kap ilim aldım. Bunlardan birini size dağıttım. Öbürünü size açacak olsam, boğazım kesilir.” [Kitabü’l-İman, 42, Hadis No: 120]

Ebû Hüreyre (r.a.) bu sözleriyle, “Söylediğim sözün gerçek manasını ve pâk şeriatın sırlarını kavrayamadıkları için insanlar, küfrüme hükmederek beni öldürmeye kalkışırlardı” demek istemektedir. Dinle ilgili muamelenin bazı esrarengiz taraflarını açıkladığı için, Ebû Hâmid el-Gazâlî’nin (İmam Gazali, M. 1058–1111) de başına, benzer vak’alar gelmiş ve zındıklıkla itham edilmiştir. Bu sebeple bahis mevzuu ilimleri, Allah’ın izniyle açığa çıkma vakti gelinceye dek, ehil olmayan kimselerden gizlemek gerekir. Zira, ‘el-Umûru merhuunetün bi-evkaatihaa’, yani işlerin anlaşılması takdir edildiği vakte bağlıdır, o vakte kadar merhundur (ipotek altındadır). Şairin dediği gibi (mealen);

Kişinin halleri vardır, hallerin de fırsatı vardır
Zamanın vakitleri vardır, vakitlerin de hâdiseleri 

Buhari ve Müslim’in rivayetine göre Bu manada Efendimiz (s.a.v.), Âişe (r.anha) validemize şöyle demiştir:

Kavmin şirkten yeni çıkmış olmasaydı Kâbe’yi yıkar, yerle eşit seviyeye getirip doğu ve batı taraflarında birer kapı açardım. Ayrıca ‘Hicr’ tarafından altı zira’lık bir bölgeyi de Kâbe’ye eklerdim. Zira Kureyş Kâbe’yi inşa ederken bu kısmı dışarıda bırakarak mevcut haliyle yetinmiştir. Eğer kavminin benden sonra Kâbe’yi tekrar inşa etme niyeti olursa, gel sana Kâbe’nin ne kadarını dışarıda bıraktıklarını göstereyim.” [Buhari, Sahîh, Kitâbü’l-Hacc, 41, Hadis No: 1583-84; Müslim, Sahîh, Kitâbü’l-Hacc, 69, Hadis No: 1333] 

Görüldüğü üzere Peygamberimiz (s.a.v.), sırf fitne baş göstereceği endişesine binaen, meşrû olan bir işi terk etmiş; fakat fitne endişesinin olmayacağı başka bir zamanda yapılmasına da müsaade etmiştir. Mütekaddimînin (önceki âlimlerin) gizlediği bu sırları, müteahhirînin (sonraki âlimler) kitaplar yazarak açıklamasının hikmeti de böylece ortaya çıkmıştır. Üstelik sonrakiler de bu tutumlarında sadece ehil olan kimselere hitap etmeyi hedeflemişlerdir. [el-Mektûbât, lil-İmami’l-âlimi’r-Rabbani el-Müceddid lil-elfi’s-sânî Ahmed el-Farukî es-Serhendî, Fazilet Neşriyat, İstanbul, yy., 1, 3-4; Ayrıca bkz. Terc. Yasin Yay. İst., yy., 1, 21-24] 

Mesela Hz. Ali’nin (k.v.) torunu Zeynelâbidîn (r.a.), yaşadığı devirdeki râbıta-i şerîfe inkârcılarına işâretle Arapça manzûm olarak (şiir üslûbu ile) şunları söylemiştir:

“İnnî le ektümü ilmî cevâhirahû...
Key lâ yerâ zû cehlin fe yeftetinâ!
Lekad tekaddeme fî hâzâ Ebû Hasenin,
İle’l-Hüseyni ve vassâ kablehü’l-Hasenâ...
Yâ rubbe cevheri ilmin lev ebûhü bihî;
Le kıyle lî ente mimmen ya‘büdü el-vesenâ!
Ve le estehille ricâlün Müslimûne demî;
Yeravne akbeha mâ ye’tûnehû hasenâ.”

Nesir olarak meali: Ben, câhil kimselerin, anlayışsızlıkları yüzünden fitne çıkarmalarını önlemek için, ilmimin cevherlerini gizlerim. Büyük babam Hz. Ali ve babam Hz. Hüseyin de böyle yapardı. Büyük babam, amcam Hz. Hasan’a da böyle yapmasını vasiyet etmişti (r.anhüm). Zira nice ilim cevheri vardır ki; ben onları açıklamış olsam, bana, ‘Sen putperestsin!’ diyerek, Müslümanlar’dan birçokları şüphesiz kanımı helâl addeder, öldürülmemi isterlerdi. Sonra da, yaptıkları bu en kötü işi yani haksız yere adam öldürmeyi güzel görürlerdi. 

“Huccetü’l-İslâm İmâm Gazâlî hazretleri, Minhâcü’l-Âbidîn isimli eserlerinin evvelinde, bu sözleri şiir hâlinde ondan rivâyet etmiş... Muhyiddîn-i Arabî (M.1165-1240) hazretleri de, Fütühât-ı Mekkiye’nin otuzuncu bâbında aynen zikrettikten sonra demiştir ki: “Üçüncü beytin sonunda geçen, ‘el-vesen: put’ sözü ile Zeynelâbidîn radıyallâhü anh, maksadına, yani ‘râbıta’ya işâret etmiştir.” [İbrahim Fasîhuddîn b. Sıbgatullah b. Es‘ad el-Hayderî, Tuhfetü’l-Uşşâk fî İsbâti’r-Râbita, s.11]

Kısacası yaşadığı devirde, manevi hallerden / bâtıni ilimlerden biri olan râbıtadan bahsetmiş olsa, Müslümanlar’dan birçoklarının kendisine, “putperestsin!” diyerek, katline hükmedeceklerini... Ve bu şeni‘ fiili de, iyi bir iş yapıyoruz zanniyle işleyeceklerini ifade ediyor. Aynen günümüzde bazı kişi ve kliklerin rabıtayla meşgul olan Müslümanları şirkle itham ettikleri gibi...

Yine yukarıda da zikrettiğimiz gibi, Ebu Hüreyre (r.a.), şöyle demiştir:

Râsûlullah’tan (s.a.v.) iki kap (dolusu) ilim öğrendim. Birisini yaydım; anlatıp herkese duyurdum, ikincisini söyleyecek olsam, şu boğazım kesilirdi.” [Buhârî, Sahih, İlim, 42]

Ashaptan en çok hadis rivayet eden zât,  Ebu Hüreyre’dir (r.a.). Hatta kendisine, neden çok hadis rivayet ettiği sorulduğunda, ”Kur'ân-ı Kerim’de iki ayet olmasaydı, hiçbir hadis rivayet etmezdim.” demiş ve şu ayetleri okumuştur:

Gerçekten indirdiğimiz açık delilleri ve doğru yolu, Kitap’ta insanlara açıkça gösterdikten sonra gizleyenler var ya, onlara hem Allah lânet eder hem de lânetçiler lânet eder. Ancak tevbe edip durumlarını düzeltenler ve gerçeği açıkça ortaya koyanlar müstesnadır; zira ben onların tevbelerini kabul ederim. Tevbeleri en çok kabul edici ve günahları en çok bağışlayıcı benim.” [Bakara suresi, 2/159-160; Bkz. Buhârî, Sahih, Hars 21; Müslim, Sahih, Fedâilü's-sahabe, 159]

Demek ki, Ebu Hüreyre (r.a.), dini açıdan bilinmesi gerekli hiçbir şeyi gizlememiştir.

- O halde Ebu Hüreyre’nin (r.a.) gizlediği ilim neydi ve gerçekten hep gizlemiş midir?

Âlimler, Ebu Hüreyre'nin (r.a.) öğretip saçmadığı ve yazdığı takdirde kendisi adına fitneye (azaba, işkenceye) uğratılmasından ya da öldürülmekten endişe ettiği bilgilerin, fitneler ile mürted ve münafıkların şahıs olarak tâyini ve bu neviden olup apaçık âyetler ve hidâyet ile alakası olmayan şeylerle ilgili olduğunu söylemişlerdir. [Bkz. Kurtubî, Bakara 159. ayetin tefsiri]

Diğer taraftan, Fahr-i Kâinat Efendimizin (s.a.v.) talebeleri olan sahabîler; kıt akıllı, sıradan kimselere, anlayamayacakları ve hadislerin sadece görünüşteki manasına bakarak yanlış hükümler çıkarma ihtimali olan kimselere, müteşâbih (anlaşılması herkesçe mümkün ve muvafık olmayan) hadisleri rivayetten kaçınmışlar ve bunu yasaklamışlardır. Yahut aklı zayıf bu kimselerin, benzeri hadisleri anlayamadıklarından dolayı itiraz etmeleri ve bu sebeple de -hâşâ-Allah ve Rasûlü'nü yalanlamaya gitmeleri endişesinden bu tavrı takınmışlardır. Bu duruma en güzel örnek, günümüzde İslâmî ilimleri okuma-öğrenme usûlünün dejenerasyonu ile ortaya çıkan bir yığın müçtehit taslakları ve evliya olaçıkagelenler değil midir?! Enerjimizin en büyük kısmını bunların yaptıkları tahribatın tamirine harcamıyor muyuz?

Evet, işte tam da bu yüzden İbn Mes'ûd (r.a.), şöyle demiştir:

Bir topluluğa akıllarının ermeyeceği bir söz söylersen, bu söz, onların bazısının fitneye düşmesine yol açar.” [İbn Abdilberr, Câmiu Beyâni'l-İlm, 1, 124]

Hz. Ali (r.a.) de şöyle demektedir:

İnsanlara anlayabildikleri şeyleri haber veriniz; Allah ve Rasûlü'nün yalanlanmasından hoşlanır mısınız?!” [Buhârî, Sahih, İlim,49]

Bazı âlimler de Ebû Hüreyre'nin (r.a.) gizlediği bu nevi haberlerin, kötü idarecilerin hâllerini ve dönemlerini açıklayan hadisler olduğunu söylemişlerdir. Bunlar da, dini hükümleri ihtiva eden haberler değildir.

Yine söz konusu haberlerin, kıyamet alâmetleri, insanların hâllerinin değişmesi ve fitnelerle ilgili hadislerin olması da ihtimal dâhilindedir. Çünkü bu nevi hadiselerle yakından tanışmayan, ilmi-irfanı kıt kimseler, bilmeden inkâra gidip itiraz edebilirler. [Bkz. Abdülganî, Sünnetin Delil Oluşu, Sahabe'yi Hadis Rivayetinden Kaçmaya ve Bunu Yasaklamaya Sevkeden Sebepler]

Ayrıca, onun gizlediği haberlerin bir kısmı, şu misâlde olduğu gibi, verdiği müjdeli habere güvenen insanları gevşekliğe sevk edebilecek mahiyetteki hadisler de olabilir:

Bir gün, Rasûlullah (s.a.v.), “Samimiyetle Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in O'nun kulu ve Rasûlü olduğuna şehâdet getiren herkese Allah, Cehennemi haram kaldı.” buyurur. Muaz (r.a.):

“Ey Allah'ın Rasûlü! Bunu, insanlara haber vereyim de sevinsinler mi?” deyince, Rasûl-i Ekrem (s.a.v.):

Ama o takdirde, bu müjdeye güvenip amelden gevşerler.” ikazında bulunur.

Hz. Muaz (r.a.) da bu hadisi, ölüm döşeğine düşünceye kadar haber vermez. Ancak ölüm esnasında, ilmi gizlemenin vebâlinden kurtulmak için bunu nakleder. [Buhârî, Sahih,  İlim, 49; Müslim, Sahih, îman, 53]

Özetle söylemek gerekirse, ilgili rivayetler, kıyamet alametleri, ümmetin başına gelecek olan bazı fitneler ve yine onların başına geçecek zâlim idarecilerle alâkalı haberler olmalıdır. Ebû Hüreyre’nin (r.a.) bazen kinâyeli olarak aktarmış olduğu haberler de bu kanaati güçlendirmektedir.

Meselâ, Rasûlullah Efendimizin (s.a.v.) “Vukûu yaklaşan şerden dolayı vay Arab’ın hâline!” [Buhârî, Sahih, Fiten 4] sözü ile Ebû Hureyre’nin (r.a.), “60 yılının başları ve yönetimin çocuklara geçtiği (günlerden) Allah’a sığınırım.” [İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, 1, 261] ifadeleri buna işaret etmektedir.

O hâlde Ebû Hureyre (r.a.), anlaşılmasında güçlük çekilen haberlerden dolayı ‘Allah ve Rasûlü yalanlanmasın’ diye ancak insanların anlayabilecekleri, akıllarının alabileceği ve istifade edebilecekleri şeyleri dile getirmeye hassasiyet göstermiştir. Bundan dolayı da bildiği her şeyi anlatmaktan çekinmiştir. [M. Accâc el-Hatîb, Ebû Hureyre Râviyetü’l-İslâm, s. 266]

Hâsıl-ı kelâm netice-i merâm

Gizlilik meselesi zâhirî ilimlerde de bâtınî ilimlerde de söz konusudur. Ancak mutlak mânâda değil. Yukarıdan beri anlatmaya çalıştığımız gibi, belli bir âdap ve usûl çerçevesinde, çeşitli hikmet ve sebeplere binâendir.

 

 

Go to top