Kanserli olduğunu öğrenen babam namaz kılmak istiyor, ama ölüm korkusundan dolayı yaptığının düşünülmesinden dolayı kılmıyor. Ona bu düşüncesinin yanlışlığını, kıldığı namazların, yaptığı diğer ibadetlerin, hayır ve hasenatın Allah katında makbul olacağını, esasen bütün bunların birer kulluk borcu olduğunu, yarın ahirette mükâfatının pek büyük olacağını nasıl anlatabiliriz?

Soru: İsmi bizde mahfuz bir okuyucu tarafından tevcih olundu. Kategori: Soru - Cevap

*******

Öncelikle mü’minin tarifini hatırlamakta fayda var.

Mü’min kimdir?

“el-Mü'minü beyne’l-havfi ve’r-recâ”dır. Yani mü’min, korku ve ümit arasında olandır. Başka bir ifadeyle, Allah’ın azabından-gadabından korkan, rahmet ve mağfiretinden de ümidini kesmeyendir. Muhakkak ki her insan ölümün şiddet ve dehşetinden, ahiretin azap ve ikabından korkar. Bundan tabii ne olabilir? Bunun yadırganacak, anormal karşılanacak bir yanı ve yönü yoktur. Yaptığımız ibadetler zaten bizim Allahu Teâla’ya kulluk borcumuzdur, verdiği nimetlere karşılık bir şükürden-teşekkürden ibarettir. Mevlâ’mızın, “Şimdi Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?” [Bkz. Rahmân suresi] buyurduğu gibi, hangi nimetine gereği gibi şükredebiliyoruz ki!

Ayrıca, imanlı olarak son nefese kadar edilen tevbe-istiğfar, yapılan ibadet ve ameller makbuldür. Kabul olmayan iman-ı yeistir, yani can hulkuma gelene kadar imansız olup da tam o esnada iman etmektir. Binaenaleyh söz konusu endişe tamamen şeytanın ve nefs-i emmârenin verdiği vesveseden ibarettir, kesinlikle itibar etmeyip hiçbir şekilde namazı da diğer ibadet ve taatleri de ölüm gelinceye dek ihmâl etmemek gerekir. Zira Hâlık-ı zû’l-Celâl olan Rabbimiz, “Sana ölüm gelinceye kadar Rabbine ibadet et.” [Hıcr suresi, 99] buyuruyor; hastalık, belâ ve musibet gelinceye kadar demiyor.

Ve yine Rasûlullah Efendimiz (s.a.v.) bu noktada yapmamız gerekeni ashabına-ümmetine hatırlatmış ve bizi salih amellere teşvik ederek buyurmuşlardır ki:  

Yarın kıyametin kopacağını bilseniz bile, bugün elinizdeki fidanı dikin”. [Buharî, el-Edebül-Müfred, s. 168]

Hadis-i şerifte ifade olunan mânânın farklı şekilde anlatıldığı başka rivayetler de vardır. Bunlardan birkaçı şöyledir:

“Herhangi birinizin elinde bir hurma fidanı varken, kıyâmet kopacak olsa, derhal onu diksin! [Heysemî, Mecmau’z-Zevâid. 4, 63. Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, 3, 30]

Heysemî (rh.), Bezzâr'dan (rh.) naklettiği bu hadis-i şerif için râvileri mûtemet (güvenilir) dedikten sonra, kıyâmetin kopmasından maksadın, kıyâmet alâmetlerinin belirmesi olabileceğine dikkat çekmektedir. Hatta o, “Elinde bir hurma fidanı olanınız, Deccâl'in çıktığını duysa bile onu diksin. Çünkü Deccâl'den sonra insanların yaşama şansları olacaktır” diye bir beyanın da kayıtlara geçtiğini söylemektedir.

Kıyamet kopmaya yakınken elinizde bir ağaç fidanı varsa ve onu dikmeye vakit bulabilirseniz dikin”. [Ahmed b. Hanbel, Müsned, 3, 184, 191]

S o n u ç

Görüldüğü üzere Kıyamet esnasında ve Deccâl’in zuhurunda dahi salih amel işlemekten geri durmamamız emrediliyor. Hakikat hâl / gerçek vaziyet bu olduğuna göre düşünelim; hangi hastalık, hangi dert, hangi belâ-musibet ve felaket “Kıyamet”in şiddet ve dehşetinden daha büyük ve daha ağırdır ki, onlara mâruz kaldığımızda ibadet-tâat ve salih amellerden geri duralım! O bakımdan bizim için aslolan, kanser veya benzeri sebeplerle amel ve ibadetleri boşlayıp ölümümüzü beklemekten ziyade her an için ona hazırlıklı olmaya gayret etmektir. Bu hazırlık da elbette Allah’a (c.c.) kullukla olur. Kaldı ki eceli gelmeden hiçbir canlının ölmesi mümkün değildir. Belki de bivesileyle bu rahatsızlıktan kurtulup, kişi daha uzun yıllar yaşayacaktır. Unutmamak lazım; asıl şifayı verecek olan Allahu Teâla’dan başkası değildir ve hiçbir zaman O’ndan da ümit kesilmez, daima ümitvâr olmak lazımdır.  

Go to top