Hocam malum suan gundemki mevzuu bahis deve idrari hakkinda dusunceni nedie

Soru: Ali tarafından yazıldı. Kategori: Soru – Cevap

*******

Selamün aleyküm.

Değerli kardeşim;

Öncelikle ifade edelim, dinî bir meselede bizlerin düşüncelerinin herhangi bir değeri olmaz. Bizim yaptığımız, yapabileceğimiz ancak elimizden geldiğince Ehl-i Sünnet âlimlerimizin o hususta yazıp söylediklerini doğru olarak anlamaya ve nakletmeye çalışmaktan ibarettir.

Bir tv kanalındaki “tartışma” esnasında gündeme gelen “deve idrarı” hakkındaki hadis-i şerif şöyledir:

“Enes (r.a.) anlatıyor: Ukl veya Ureyne kabilesi halkından sekiz kişilik bir grup Medine’ye gelip Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e bîat ederek Müslüman oldular. Bir müddet sonra Medine’nin havası onlara dokundu ve hasta oldular. Şikâyetleri üzerine Rasûlullah (s.a.v.), sürünün çobanlarıyla birlikte Medine’nin dışına çıkıp, develerin sütlerinden ve sidiklerinden içmelerini öğütledi. Adamlar bir müddet develerin süt ve sidiklerinden içtiler ve sağlıklarına kavuştular. Derken, çobanları öldürüp develeri önlerine katıp götürdüler. Hadiseden haberdar olan Rasûl-i Ekrem (s.a.v.), peşlerine birkaç adam taktı ve nihayet onları bir yerde yakalayıp getirdiler. Rasûl-i Zîşân (s.a.v.) onlara, hak ettikleri ağır bir cezayı tatbik etti. Ellerini, ayaklarını kesti, gözlerine mil çekti ve güneşin altında ölüme terk etti…” [Buharî, Sahih, Vudû, 66; Tıbb,5- 6; Diyât, 22; Müslim, Sahih, Kasame, 9-11; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 3/107,163; Ebu Davud, Sünen, Hudûd, 3; Tirmizî, Sünen, Taharet, 55; Nesaî, Sünen, Tahrîmu’d-dem, 8-9]

Usûl-i hadis ilmine nazaran bu hadis-i şerifin “sahih” olduğu açıktır. Bu sebeple bir inkârcının kalkıp da buna “uydurma” demesi biz mü’minleri bağlamaz. Çünkü iddia ilmilikten uzaktır.

Hadis-i şerifin tahliline gelince…

Görüldüğü üzere asıl itibariyle metinde temel olarak iki şey göze çarpıyor:

1. Muvzû-i bahs olan meselenin tıbla alakalı oluşu

2. O kabilenin işlediği cinayetlere mukabil Rasûlullah Efendimizin (s.a.v.) de İslâm’ın kısas hükmünü tatbik edişi…

Şimdi bu maddeleri teker-teker ele alalım.

Hadis-i şerifte buyruluyor ki: “…Bir müddet sonra Medine’nin havası onlara dokundu ve hasta oldular. Şikâyetleri üzerine Nebî sallallahu aleyhi ve sellem, çobanlarıyla birlikte Medine’nin dışına çıkıp, develerin sütlerinden ve sidiklerinden içmelerini tavsiye etti.”

Bilindiği gibi deve, Kur’an-ı Kerim’de Rabbimizin, “Devenin nasıl yaratıldığına bakmazlar mı?” [Ğâşiye suresi, 17]  hitabıyla işaret buyurduğu bir hayvandır. Yaratılışı itibariyle diğer yaratıklardan farklı bir varlıktır, pek çok özelliği mevcuttur.

Ancak hadis-i şerifte yine ince bir nokta daha var. Öyle ya, mesele deve ise Medine’de deveden bol ne vardır. Lakin Peygamberimiz (s.a.v.) onlara, Medine dışındaki develerin sütünü ve idrarını içmelerini tavsiye ediyor. Dikkat edilirse, istismarcıların dadiği gibi sadece devenin idrarını değil, onunla birlikte sütünü de içmelerini söylüyor.

Nitekim hadis-i şerif Câmiu’s-Sağîr’de, “Size ‘berrî’ olan devenin bevl ve sütünü tavsiye ederim” diye geçiyor. Münâvî (rh.) bunu; “temiz, tabiî kırlarda otlayan deve” olarak açıklıyor.

Ayrıca develerin süt ve idrarlarında değişik hastalıklara şifa özelliğine sahip unsurlar bulunduğuna dair ilmî çalışmalar da söz konusudur. Tıb çevreleri, bunların cilt hastalıklarına, bazı iç hastalıklara faydalı olduğunun tecrübeyle anlaşıldığını söylemektedir. [Bkz. Mecelletü’d-Dave, Nisan, 1425/2004, sayı: 1938]

Hayvan idrarlarında sağlığa faydalı unsurların bulunduğunu kabul eden İbn Sina’ya göre, bunlar arasında idrarı en faydalı bulunan, havası enfes olan Arap badiyelerinde otlayan develerdir. [Bkz. İbn Kayyım, Zadu’l-Mead, 4/47-48]

Görüldüğü üzere Rasûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.) herhangi bir deveyi değil, “özel bir deve”yi işaret buyuruyor… ve sadece sidiğinden de değil, sütünden de istifade etmelerini tavsiye ediyorlar.

Diğer bir mesele de, Fahr-i Kâinat Efendimizin (s.a.v.) bu tavsiyeyi hususi, yani “sadece bu kişilere” mahsus yapmış olmasıdır. Binaenaleyh bu husus, o insanların rahatsızlığının tedavisi için özel bir tavsiyedir. Dolayısıyla herkes için, her hastalık için ve sıradan develere mahsus yapılmış bir tavsiye değildir. Hususi olan meseleyi, tavsiyeyi umumi olarak değerlendirme hatasına düşmemek lazım.

Ayrıca fıkhî bakımdan da deve idrarı ağır necaset değil, hafif necaset hükmündedir, bunu da belirtmiş olalım.

Bütün bunları ve rivayette geçtiği üzere o hastaların da şifâyâb olduklarını göz önünde bulundurduğumuzda, bu hadisin inkâr edilecek, anlatılan mevzuun istismara yeltenilecek bir  ciheti yoktur. Keza meselenin, dinî bir husustan ziyade tıbb alanında bir araştırma ve tez konusu olması gerektiği de açıkça görülmektedir.

Bütün bu hakikatler ortadayken zikri geçen hadis-i şerifi inkâr ile alay mevzuu etmeye kalkışanların, sadece hadis ilmi sahasının cahili olduklarından değil, o çok güvendikleri zavallı akıl ve mantıklarından da şüphe etmek gerekir. Öyle ya; iman sahibi bir insan, titri ne olursa olsun ister dr. ister doç. ister prof., nasıl olur da Âlemlere Rahmet Efendimizin (s.a.v.) mübarek sözüyle alay edebilir?

Kısas hükmünün tatbiki

Bazı İran güdümlü, Şîa menşeli münafıklar da Rasûlullah Efendimizin (s.a.v.) faziletlerini inkâr etmek için yazdıkları kitaplarda bu hadis-i şerifi göstererek, hâşâ O’nun “câni” gösterildiğini iddia ile inkâra yeltenmişlerdir ki, hiç alakası yoktur.

Neymiş, önce şifa bulmaları için yol gösteren Peygamberimiz (s.a.v.), sonra onları vahşice öldürten bir zat olarak gösteriliyormuş. Dolayısıyla bu hadis uydurmaymış!

Sen bu hadis-i şerife ve Rasûl-i Ekrem Efendimizin (s.a.v.) bu uygulamasına “uydurma” dersen, Kur’an-ı Kerim’i inkar etmiş olursun. Peygamber Efendimiz Kur’an-ı Kerimin canlı örneğidir ve bu hadisede de Allah’ın emrinden başkasını icra etmiş değildir. Zira O’nun sözleri de vahiydir, vahy-i gayr-i metlüv’dür (vahyin,namazda kıraat olarak okunmayan kısmıdır).

Dilerseniz hadis-i şerifin o kısmını ele alalım:

“…Derken, çobanları öldürüp develeri önlerine katıp götürdüler. Hadiseden haberdar olan Fahr-i Kâinat Efendimiz (s.a.v.) peşlerine birkaç adam taktı… ve nihayet onları bir yerde yakalayıp getirdiler. Rasûl-i Zîşân sallallahu aleyhi ve sellem onlara hak ettikleri ağır bir cezayı tatbik etti. Ellerini, ayaklarını kesti; gözlerine mil çekti ve güneşin altında ölüme terk etti…”

Bu vak’anın yaşanmasına sebep olan şey, o adamların Rasûlullah Efendimizin (s.a.v.) kendilerine yaptığı aynı şeyi çobanlara yapmış olmalarıdır. Yani Peygamberimiz (s.a.v.) onlara kısas tatbik etmiştir. Bu gerçeği bilmezsen toslarsın duvara elbette!

Kur’an-ı Kerim’de bu hüküm açık bir şekilde şöyle beyan buyrulmuştur:

Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı. Hür’e karşı hür, köleye karşı köle, kadına karşı kadın kısas edilir.” [Bakara suresi, 178]

Şüphesiz Tevrat’ı biz indirdik. İçinde bir hidayet, bir nûr vardır. (Allah’a) teslim olmuş nebîler onunla Yahudilere hüküm verirlerdi. Kendilerini Rabb’e adamış kimseler ile âlimler de öylece hükmederlerdi. Çünkü bunlar Allah’ın kitabını korumakla vaziflendirilmişlerdi. Onlar Tevrat’ın hak olduğuna da şâhit idiler. Şu halde siz de insanlardan korkmayın, benden korkun ve âyetlerimi az bir karşılığa değişmeyin. Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir.
Onda (Tevrat’ta) üzerlerine şunu da yazdık: Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş kısas edilir. Yaralar da kısasa tâbidir. Kim de bu hakkını bağışlar, sadakasına sayarsa, o, kendisi için keffâret olur (günahlarının-kusurlarının örtülmesine vesile olur). Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler zalimlerin ta kendileridir.” [Maide suresi, 44-45]

Bu ayetlerde açıkça görüldüğü üzere, bizim şeriatımızda da eski ümmetlerde olduğu gibi aynen kısas vardır ve bu hükmü Peygamber Efendimiz (s.a.v.) tatbik etmiştir. 

Dolayısıyla hadis-i şerifte inkâr edilecek, hâşâ istihza edilip dalga geçilecek bir husus asla söz konusu değildir. Hadis-i şerifleri inkâr ile itiraz edip dalga geçenlerin İslâm dininde yeri yoktur. Onlar, müsteşriklerin ülkemizdeki gölgeleridir, kuklaları, sözcüleridir. Bilerek veya bilmeyerek -maalesef- bu uçuruma yuvarlanmaktadırlar.

Dilerseniz yazımızı, İmam Ahmed b. Sinan el-Kettân’ın (rh.), aşağıda kaydedeceğimiz enfes tesbitleriyle noktalayalım:

Dünyada ne kadar bid’atçi varsa, mutlaka hadis ehline / hadis âlimlerine buğzeder. Çünkü adam bid’at ortaya koydu mu, kalbinden hadisin lezzeti sökülüp alınır.” [Bkz. İmam Nevevî, et-Tezkira]

Go to top