Cenab-ı Hak buyuruyor ki:

Onlar (müttekîler / takvâ sahipleri) ki, bollukta ve darlıkta infak ederler ve kızdıklarında öfkelerini yutarlar ve insanların kusurlarını afvedicidirler, Allah da muhsinleri (ihsanda bulunup iyilik edenleri) sever.” [Âl-i İmrân suresi, 134]

Görülüyor ki, Rabbimiz (c.c.), takvâ sahibi kullarının üç önemli vasfını öne çıkarıyor:

1) İnfak ve tasadduk için, Allah yolunda harcamak için onlar ellerinin genişlemesini, zengin olmayı beklemezler. Her durumda imkânları nisbetinde, imkânlarını da zorlayarak vermekten geri kalmazlar.

2) Kızıklarında öfkelendiklerine yenik düşmezler, kendilerine hâkim olurlar. Fevrî değil, teennî ile hareket ederler. Sabırlı ve vakurdurlar.

3) Mütecessis değillerdir; onun bunun ayıbını, eksik ve gediğini araştırıp soruşturmazlar. Vakıf olduklarında ise muhataplarını mahcup etmez, onları cezalandırma yönüne gitmezler. Af yolunu / bağışlama yönünü seçerler.

Enes (r.a.) rivayet ediyor. Rasûlullah (s.a.v.) de şöyle buyurdular:

“Şu üç şey iyilik hazinelerindendir: 

1. Sadakayı gizli vermek,

2. Uğradığı musibeti insanlardan gizli tutmak, 

3. Şikâyetini sadece Allah'a arzetmek. 

Böyle bir kulu için Allahu Teâla (hadis-i kudsîsinde) şöyle buyurur:

‘Kuluma bir belâ verdiğimde sabretti; Beni, kendisini ziyarete gelenlere şikâyet etmedi. Ben de hastalık sebebiyle eriyen etinin yerine daha iyi bir et; kanı yerine de hayırlı bir kan vereceğim. Eğer iyileştirirsem, onu, hiçbir günahı kalmamış bir halde sıhhatine kavuşturacağım. Ruhunu alırsam rahmetime eriştireceğim.” [Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr, Hadis no: 3439]

Fahr-i Kâinat Efendimizin (s.a.v.) müjdelediği bu üç hazineyi de dilerseniz teker teker ele alalım.

Birincisi, sadakayı gizli vermek… Bu noktada hadis-i şerifteki ifadeye dikkat edelim, zekât demiyor Rasûl-i Zîşân Efendimiz (s.a.v.). Zira bilindiği üzere zekât açıktan verilebilir. Çünkü ‘bu adam zengindir, niye zekât vermiyor’ diyenlere / diyebileceklere engel olmak ve diğer zenginleri teşvik etmek için zekât açıktan verilebilir. Fakat sadaka farz değildir, nâfiledir, riya karışabilir. İşte bu yüzden hadis-i şerifte geçtiği üzere ‘sadaka’yı verirken gizli vermek çok faydalıdır ve bir hazine gibidir.

***

İkincisi, başına gelen bir şeyden, kaza-bela-musibet ve hastalıktan dolayı hemen bağırıp çağırmamak, her tarafa yaygara yapmamak, şikâyetini gizleyip sabretmektir. Bu mevzuda daha başka hadisler de vardır. Nitekim Amir er-Rami (r.a.) demiştir ki:

“Ben memleketimizde idim. Birdenbire bizim için bayrakların ve sancakların dikilmiş olduğunu gördüm. ‘Bu da nedir?’ dedim. ‘Bu Rasûlullah’ın (s.a.v.) sancağıdır’ dediler. Bunun üzerine (Rasûlullah'ın) yanına vardım. Bir ağacın altında kendisi için serilen bir elbi­senin üzerinde oturuyordu. Sahâbileri etrafına toplanmışlardı. Ben de onlar(ın arasın)a oturdum. Rasûlullah (s.a.v.) hastalıklardan bahsedi­yordu:

Bir mü'mine hastalık isabet eder, sonra Allahu Teâla bu mü'mini o hastalıktan kurtarırsa, o hastalık bu mü'minin günahlarına keffaret, ileride (başına) gelecek işler hakkında ona bir öğüt olur. (Fakat) bir münafık hastalanır da sonra iyileşecek olursa, tıpkı sahiplerinin bağ­layıp da sonra salıverdiği bir deve gibi olur. Kendisini niçin bağladık­larını da bilmez, niçin saldıklarını da bilmez.” buyurdu. Bunun üze­rine orada bulunanlardan bir adam:

‘Yâ Rasûlallah! (Bu sözünü ettiğiniz) hastalıklar da nedir? Vallâhi ben (hayatta) hiç hastalanmadım’ dedi. Nebî sallallahu aleyhi vesellem de:

Sen yanımızdan kalk (git)! Çünkü sen bizden değilsin.” buyurdu. (Yani kâmil bir mü'minin özelliği belâ ve musîbetlere mâruz kalmaktır. Sen bizim derdimizi anlayamazsın dedi.) Biz (Rasûlullahın) yanında (böyle sohbet etmekte) iken oraya (elinin) üzerinde elbise olan bir adam çıkageldi. Elinde bir şey (daha) vardı (ve elbise o şeyin) üzerine sarıl­mıştı. O zat;

‘Ey Allah'ın Rasûlü! Ben seni görünce (huzuruna gelmek üzere) sana (doğru) yöneldim. (Gelirken) ağaçları sık olan bir yere uğra­dım. Orada (birtakım) kuş yavrusu sesleri işittim. Onları alıp elbise­min içine koydum. Bunun üzerine anneleri gelip başımın üstünde dolaş(maya başla)dı. Ben de onun için elbisemi yavruların üzerinden kal­dırdım. Bu defa anneleri yavruların üzerine kondu. Ben de hep­sini (birden) elbisemin içine sardım. İşte şu yanımdakiler onlardır’ dedi. (Rasûl-i Ekrem s.a.v.):

Onları (yere) bırak!” buyurdu. (Adam da) Onları (yere) bıra­kıverdi. Anneleri ise (yine) onlardan ayrılmadı. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v. orada bulunan) sahabilerine (şu):

Yavruların annesinin, yavrularına olan şefkatine hayret ediyor musunuz?” diye sordu. (Onlar da):

‘Evet, yâ Rasûlallah’ cevabını verdiler. (Nebî sallallahu aleyhi vesellem de):

Beni hak (din) ile gönderen Zata yemin olsun ki, Allahu Teâla kulla­rına, yavrularına karşı şefkatini gördüğünüz şu yavruların annesinden daha merhametlidir. Onları geri götür ve anneleri ile birliktelerken ken­dilerini yakaladığın yere koy” buyurdu. (O zat da) onları geri götürdü.” [Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi, 11, 437-439

Evet, Rabbimizin rahmeti gadabını geçmiştir; her anımızda bizleri kuşatmıştır. Verdiği hastalıkta da, mâruz bıraktığı belâ ve musibetlerde de elbette rahmetiyle muamele buyurmaktadır. Ve başına gelen bir musibette yaygara koparmayıp Allah’ın rızasını gözeten kişi, anasından doğduğu gün gibi tertemiz olmaktadır. Nitekim bir başka rivayette, “Bir kimse hastalığını şikâyet etmemek kaydıyla belaya sabrederse büyük günahlar dâhil tüm günahları affedilir. Bu sabır onun keffareti olur” buyruluyor. Evet, bu beyanlar istikametinde bize düşen, herhalde Derviş Yunus gibi ‘haktan gelen şerbeti içtik elhamdülillah’ diyebilmektir.

Kadere rıza göstermeliyiz 

Taberani’nin (rh.) Hz. Enes’ten (r.a.) naklettiği bir hadis-i kudside Allahu Teâla buyuruyor ki: “Kulumun başına gelen beladan dolayı onu öldürürsem, o rahmetime kavuşmuş olur. O sabrından dolayı rahmetimi hak etmiş olur.”

Müslümanların bu ilahi beyanlar doğrultusunda vakarlarını, sabırlarını korumaları ve Cenab-ı Hakk’a rıza göstermeleri imanın alametidir. Bunları kulağımıza küpe, kalbimize nakşedelim. Bununla beraber dua, niyaz ve iltica edelim; Allahu Teâlâ bizlere bela musibet göstermesin. Ancak başımıza bir şey gelirse de itiraz etmeyip kadere razı olalım. Müslüman, Allah’ın takdirine karşı gelemez. Zaten Müslüman demek teslim olan demektir. Rabbimiz bizleri teslimiyet şuuruna erişenlerden eylesin.

***

Üçüncüsü şikâyetini sadece Allahu Teâla’ya arzetmek.  

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir başka hadis-i şeriflerinde ise, “Üç şeyi olmayan, Allah'tan ve benden uzaktır: 1- Hilm, 2- Güzel ahlâk, 3- Vera’ (haramlardan-mekruhlardan son derece sakındığı gibi, şüphelilerden dahi kaçınmak) [Gümüşhanevî, Râmûzu’l-Ehâdîs, s. 261] buyuruyor. Tabii buradaki “Allah'tan ve benden uzaktır” ifadesi kâfirlik manasında değildir. Sadece tam olarak Sünnetullahı işlemiyor, benim âdetimi yapmıyor, kâmil manada yolumdan gitmiyor demektir.

Hadis-i şerifte bu üç şeyin ilki olarak “hilm” yani yumuşak huyluluk sayılıyor. Mesela öyle bir adam var ki, âdâb-ı muâşeret / görgü sıfır. Ağzından kaba söz, küfür eksik olmuyor, cahil bir adam. İşte bu adama dahi yumuşak huyla muamele edeceksiniz. Cahil bir adam, bilmiyor deyip anlayış göstereceksiniz. Bunları yazmak-söylemek kolay tabii… Zor olan uygulama. Nitekim diyorlar ki, hocam adam aileme sövüyor... Evet, buna sabretmek gerçekten zor. Ama bunu yaparsanız, kaba ve katı davranmazsınız, Allah’ın ve Rasûlü’nün yolundasınız, demektir. Eğer karşılık verirseniz, Efendimizin (s.a.v.) ifadesiyle Allah’a ve Rasûlüne yakın değilsiniz demektir.  Böyle bir durumda kötülüğe kötülükle karşılık vermemek gerekir. Elbette yapabilene, bunu başarabilene aşk olsun! İşte “hilm” budur. Öfkesini yutmak demektir. Öfkesini yutan da kurtulmuştur. 

Rasûl-i Ekrem Efendimizin buradaki “Allah'tan ve benden uzaktır” dediği bir zümre de güzel ahlâklı olmayanlardır. Bazı kardeşlerimiz var, güzel şeyler okuyorlar, biliyorlar, hatta konuşup yazıyorlar,  peki yeterli midir? Değildir. Çünkü ameldir önemli olan. Kuru bilgi tek başına bir işe yaramaz. Alış-verişte, komşulukta, işte, sokakta her yerde güzel ahlâklı olmak lazımdır. Çok çeşit insan olmasına rağmen herkesi halince idare etmek... Olgunluk göstermek lazımdır. Bu güzel ahlâk adamı Allah’ın, Peygamberin yoluna sokar. Bu zatlardan birisi mezhep imamımız İmam-ı Azam (rh.) hazretleridir. Devletten, milletten hiç para-pul almadan bir sürü talebe yetiştirmiş, hayırlar yapmış, vatandaşın meselesini halletmiş, derdini çözmüştür. İdareciler de halk da onu çok sevmiştir. (Başına gelen kötü muameleler dahi, bu sevgi ve itimadın bir neticesidir diyebiliriz.) Bu duruma vesile olan hadiselerden biri şöyledir: İmam-ı Azam’ın komşusu sarhoşmuş. Akşam olduğunda bağırıp çağırıyormuş. Bu adam bir gün eve gelmeden yolda sızmış. Dönemin valisi de, içki yasak olduğu için adamı hapse attırmış. İmam-ı Azam hazretleri ise valiye giderek komşusunu hapisten kurtarmış. İşte hadis-i şerifte cahillere karşı tavsiye edilen “hilm” böyle bir şeydir. Bu olayın ardından sarhoş adam tevbe etmiş. İşte kâmil mü’minlik, güzel örneklik böyle oluyor.

Hazreti Enes’ten (r.a.) nakledilen başka bir hadis-i şerifte, “Şu üç şey kimde varsa sevabı kesin olarak hak eder ve imanı kemâle erer. Bunlar, İnsanlar arasında yaşarken güzel ahlaklı olmak, haramlardan sakınmak uğruna şüpheli şeylerden uzak kalmak, cahil adamların cahilliğine karşı sabrederek kızmamaktır” buyruluyor. Bu hadislere benzer, değişik varyantta ifadeler de vardır. Bu davranışlar bizlere sünneti öğretir, ümmet şuurunu aşılar. Rasûl-i Zîşân’a (s.a.v.) hakkıyla ümmet olabilirsek insanlığımızın farkına varırız, Allah’ın rızasına kavuşuruz. Allah (c.c.) bizleri bu niyetle yüce Rasûlünün ve varislerinin yolundan ayırmasın.

Âmin...

Go to top