Sitemizdeki var olan binlerce üyelik, altyapı yenilemesi sebebiyle kaldırılmıştır. Yeniden hızlıca üye olup>> soru gönderebilirsiniz.

İman, inanılacak hususlar açısından icmâlî ve tafsîlî iman olmak üzere ikiye ayrılır.

a) İcmâlî İman

İman esaslarına (inanılması gereken şeylere) topluca inanmak. Kelime-i Tevhîd denilen, “Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Rasûlullah(Allah'tan başka ilâh yoktur, Hz. Muhammed (s.a.v.) O'nun Rasûlüdür) diyen kişi, “icmalî iman” ile inanmış demektir.

 

Yahut da Kelime-i şehâdet denilen “Eşhedü en-lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammed abdühû ve Rasûluh(Ben, Allah'tan başka bir ilâh olmadığına ve Hz. Muhammed'in (s.a.v.) O'nun kulu ve Rasûlü olduğuna şahitlik ederim) diyen ve buna gönülden, bütün samimiyeti ile inanan kişi “icmalî iman” ile mü'min olmuş olur.

Kelime-i Tevhîd veya Kelime-i Şahâdeti (yahut da her ikisini birden) dili ile söyleyen ve kalbi ile de tasdik eden kişi, imanın şartları (Âmentü esasları) olarak bildiğimiz altı esasa da inanmış demektir. İşte bu imana “icmalî iman” denilir.

Bir kimsenin Müslüman olabilmesi için, ilk önce Kelime-i Tevhid ve Kelime-i Şahâdeti inanarak söylemesi gerekir. Çünkü bunlar, İslâm dininin temel direği sayılır. Gerçekten Allah Teala'nın birliğine ve Hz. Muhammed’in (s.a.v.) O'nun kulu ve Rasûlü olduğuna inanan bir kişi, hiç tereddütsüz diğer iman esaslarını da kabullenir. Zaten diğer iman esaslarını da, Yüce Rabbimiz Peygamber Efendimiz vasıtası ile bize bildirmiştir.

Buna göre, Allah'a ve Peygamberine inanıp da, peygamberinin getirdiği diğer esaslara inanmamak söz konusu olamaz. Kelime-i Tevhid ve Kelime-i Şahâdet, İslâm'ın anahtarı durumundadır. Bunları benimseyen yani icmalî îmanda bulunan kişi, eline anahtarı alıp İslâm'ın kapısını açmıştır. Nasıl ki binanın kapısından içeri giren kişinin daha sonra yapacağı iş, binayı tanımak olursa, İslâm'a icmalî imanla girmiş bir kişinin ondan sonra yapacağı iş de, gerek îmanın diğer esaslarını ve gerekse İslâm'ın şartlarını öğrenmek ve öğrendiği ile amel etmek olacaktır.

***

b) Tafsîlî İman

Mutlak iman'ın rükünleri ve temel esasları olduğu gibi, “Tafsilî İman”ın da rükünleri, temel esasları ve dereceleri vardır. Bunların her biri hakkındaki bilgiye ve tasdikin mahiyetine/niteliğine göre, Ehl-i Sünnet âlimleri, “Tafsilî İman”ın üç derecesi olduğunu söylemişler, herbirinin temel esaslarını ve özelliğini beyan etmişlerdir.

Tafsilî imanın birinci derecesi, şu üç büyük temel esasa inanmaktır:

1) Allah Teâlâ'nın varlığına-birliğine, eşi ve ortağı bulunmadığına, yegâne yaratıcı ve ibadete lâyık tek mâbud olduğuna, bütün kemâl sıfatlarla muttasıf, her türlü noksanlıklardan uzak ve münezzeh olduğuna…

2) Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Allah Teala'nın kulu ve son peygamberi (Hâtemü'l-Enbiya) olduğuna, bütün milletlere ve topyekün insanlara ve cinlere hak peygamber olarak gönderildiğine…

3) Ölümden sonra dirilmenin (bâ'sü bâ'de'l-mevt), Ahiret’in, yani “ikinci hayat”ın, “Ahiret ahvâli” denilen Cennet ve nimetlerinin, Cehennem ve azabının ve âhiretteki diğer ilâhi hakikatlerın hak ve gerçek olduğuna yakînen (kesin olarak) inanmaktır.

Tafsilî imanın ikinci ve daha yüksek derecesi; “Âmentü”de ifadesini bulan ve her Müslümanın şeksiz-şüphesiz inanması gereken altı iman esasına inanmaktır. Bunlar; Allah'a, Meleklerine, Kitaplarına, Peygamberlerine, Ahiret gününe ve Kaza ve Kadere (hayır ve şerrin Allah'dan, O'nun yaratması ve takdiri ile olduğuna) kesin olarak inanmaktır. Bu esaslar; Kur'ân-ı Kerîm'de bir çok âyet-i kerimede bazen birkaçı, bazen hepsi bir arada beyan edilmiştir. “Ey iman edenler! Allah'a, peygamberine, peygamberine indirdiği Kitab'a ve daha önce indirdiği kitab'a iman edin. Kim; Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkâr ederse, şüphesiz ki o, derin bir sapıklığa düşmüştür.” [Nisâ suresi, 136] Ayrıca bkz. Bakara suresi, 177, 185. Kaza ve kadere iman ise, Allah'a ve mukaddes sıfatlarına (özellikle hayat, ilim, irade, kudret, kelâm ve tekvin sıfatlarına) imanın tabii bir neticesidir. [Bkz. Kamer suresi, 49; Furkan suresi, 2; Fussilet suresi, 12; Hadid suresi, 22; Tevbe suresi, 51] Hz. Ömer’in (r.a) Peygamberimiz’den (s.a.v.) naklettiği meşhur “İman, İslâm ve İhsan “ hakkındaki Cibrîl hadisinde, kaza ve kadere iman ayrıca zikredilmişti. Bu meşhur hadise göre “İman nedir?” sorusuna cevaben Peygamberimiz (s.a.v.) iman esaslarını; “Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe ve kadere; hayrın da, şerrin de Allah'dan olduğuna inanmaktır” diye açıklamıştır. Bu hadis, Sünen-i Ebî Dâvud hariç Kütübü Sitte'de (Buharî, Müslim, Tirmizî, Nesaî ve İbn Mâce) mevcut olup, hadis ilminde tevâtür derecesine ulaşmıştır. Bu bakımdan İslâm âlimlerince kaza ve kadere iman, iman esaslarından kabul edilmiş, Ehl-i Sünnet mezhebinin ana kitaplarında yer almıştır.

***

Kur'an'a, Sünnete göre ve İslâm âlimlerinin icmâına nazaran, İslâm'da iman esaslarının birincisi, Allah Teâlâ'ya imandır. Çünkü diğer esaslara iman, önce bu ana esasa inanmaya bağlıdır. Ancak, Allah'a iman etmek; yalnız Hak Teâlâ'nın yüce Zâtına inanmaktan ibaret olmayıp, aynı zamanda o ilâhî varlığın Zâtı hakkında vâcip (zarûrî) olan Kemâl Sıfatları ile, yüce Zâtının vasfedilmesi imkânsız olan noksan sıfâtları ve Zât-ı İlâhisi hakkında inanılması câiz olan sıfatları icmalî veya tafsilî olarak bilmek ve onlara inanmakla olur. “Allah Teâlâ'ya İman” sözünden maksat işte budur.

***

İslâm'da iman esaslarından ikincisi; Allah Teâlâ'nın melekleri olduğuna inanmaktır. Melekler, Hak Teâlâ'nın kelâmı olan vahy-i ilâhiyi, Allah'ın peygamberlerine, semavî âlemden, insanlık âlemine nakleden Allah elçileri, bu âlemin nizamını sağlayan ilâhî vasıtalar, nuranî varlıklardır. O halde, vahy-i ilâhiye ve peygamberlere inanmak, ancak meleklere inanmakla olur. Diğer bir tabirle; peygamberlere inanmadan önce, onlara peygamberliği getiren meleğin varlığına inanmak gerekir. Bu bakımdan, meleğin varlığına iman, peygamberliğe de iman demektir. Meleği inkâr ise, peygamberliği de inkâr manasına gelir. İşte bu sebepledir ki, meleklere iman, iman esasları sıralamasında Allah'a imandan sonra hemen ikinci sırada yer almış, daha sonra da, kitaplara ve peygamberlere iman etmek zikredilmiştir. “Peygamber, Rabbi tarafından indirilene (Kur'an'a) inandı, mü'minler de inandılar. Her biri, Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine inandılar.[Bakara suresi, 285]

Kur'an-ı Kerim'in bir çok ayetlerinde meleklerin, diğer varlıklar gibi, müstakil olarak yaratılan, fakat canlı varlıklara mahsus olan yeme-içme, uyuma, evlenme gibi hallerden uzak, erkeklik ve dişilikle vasıflanmayan nuranî ve lâtif varlıklar olduğu… Kendilerine verilen büyük işleri yapmaya… En kısa zamanda, en uzak mesafeleri katetmeye… Diledikleri şekil ve surette görünmeye muktedir, Hak Teâlâ'nın mükerrem kıldığı şerefli yaratıkları oldukları beyan olmuştur. Bu bakımdan melekler, itibarî birer varlık olmayıp, Hak Teâlâ'ya asla isyan etmeyen, O'nun emirlerini bıkmadan-usanmadan ve noksansız yerine getiren, nûranî, masum (günahsız) ve mükerrem kullardır: “...Onlar, Allah'ın emirlerine isyan edip karşı gelmezler ve emrolundukları şeyleri (aynen) yaparlar[Tahrim suresi, 6; Enbiyâ suresi, 26]

***

Semavî kitapların hepsine inanmak, iman esaslarındandır. Cenab-ı Hakk’ın insanlar arasından seçtiği “Nebî ve Rasûl” adı verilen, dilimizde “Peygamber” diye anılan mümtaz ve seçkin şahsiyetlere, yalnız kendi milletlerine veya bütün insanlara tebliğ etmek üzere Allah Teâlâ “İIâhî Kitaplar” indirmiştir. Bu kitaplar, lâfız ve mana bakımından Allah Kelâmı olup, her şeyden önce insanları her türlü dalâlet ve sapıklıktan, kötü ve karanlık yollardan çıkararak, onları doğru ve güzel yollara sevketmek suretiyle hakka ve ilâhi hidayet nuruna kavuşturmak için indirilmiştir. O halde “Mukaddes Kitapları” beşeriyete tebliğ etmek ve ilâhî hükümleri onlara bildirmek için peygamberlere, peygamberlik iddiasında olan bir zâtı Allah'ın Rasûlü olarak kabul edebilmek için de, kendine vahyedilen ya da kendinden önceki peygambere indirilen bir kitap veya suhufa ihtiyaç vardır. Bu sebepledir ki; mü'min bir Müslüman olabilmek için, Allah'a ve meleklerine imandan sonra, ilâhî kitaplara ve peygamberlere iman etmek şarttır. Peygamberlene niçin bir kitap veya suhuf verildiği şu ayet-i kerimede beyan edilmektedir: “...İnsanların ihtilâfa düştükleri şeyler hakkında hükmetmek için peygamberlerle beraber hak (ve gerçek) kitaplar da indirildi.[Bakara suresi, 213] Kendisine müstakil bir kitap veya suhuf verilmeyen peygamberler ise, daha önce indirilen ilâhî kitap veya suhufa tabi olmuşlar, kendi milletlerine onun hükmünü talim ve telkin etmekle emredilmişlerdir. O bakımdan İslâm dini, yalnız Kur'an-ı Kerim’e değil, daha önce dünya milletlerine indirilen Mukaddes Kitaplar’ın hepsine (asıllarına) iman etmeyi emretmekte, bütün ilâhi kitap ve suhufa inanmayı, iman esaslarından saymaktadır. Ancak bu kitap ve suhufun tamamının isimleri ayrı-ayrı zikredilmediğinden, bunlardan, Kur'an'da isimleri zikredilen mukaddes kitaplara ayrı-ayrı inanmak, her birinin Allah kelâmı olduğunu kalp ile tasdik etmek lâzımdır. Bu kitaplar;

Musa aleyhisselâma indirilen Tevrat, Dâvud aleyhisselâma indirilen Zebur, İsâ aleyhisselâma verilen İncil ile, Peygamberimiz Hz. Muhammed ‘e (s.a.v.) indirilen en son ve en mükemmel ilâhi kitap Kur'an-ı Kerim'dir. Ayrıca yüz Suhuf, sahifeler halinde indirilmiştir. Sahih hadislere göre bunlardan 10 adedi Hz. Âdem'e, 10 adedi Hz. İbrahim'e, 50 adedi Hz. Şit'e ve 30 adedi de Hz. İdris aleyhimüsselâm'a verilmiştir. Bu sebeple, tafsilî olarak, bütün peygamberlere indirilen “İlâhi Kitaplar'ın ve Suhuf”un tamamına inanmak her Müslümana farzdır.

***

Bütün peygamberlere (aleyhimüsselâm) iman, iman esaslarındandır

Kur'an-ı Kerim'de geçen birçok ayete ve Peygamberimizin (s.a.v.) hadislerine göre, İslâm'da İman esaslarından biri de; Allah Teâlâ tarafından insanları irşad ederek onlara doğru yolu göstermek için gönderilen peygamberlere iman etmektir. Hz. Âdem'den (a.s.), Hz. Muhammed’e (s.a.v.) kadar gelmiş geçmiş bütün peygamberlere inanmak, iman esasları arasında mühim bir rükündür. Çünkü, ilâhî kitapları insanlara tebliğ etmekle mükellef olan peygamberlere iman edilmeden, mukaddes kitaplara iman etmek mümkün değildir. Bu bakımdan Kur'an-ı Kerim'de, peygamberlere iman, onlara vahyolunan kitaplara imanla birlikte zikredilir. [Bkz. Bakara suresi, 177, 285;  Nisâ suresi, 136]

Gerçek şudur ki; peygamberlik müessesesine inanılmadan din, yani ilâhî emir ve yasaklar söz konusu olamaz. Çünkü peygamberler Hak Teâlâ'nın, insanları irşad için gönderdiği birer Nebi ve Rasûl olarak, ilâhî hükümleri yalnız tebliğ etmekle kalmazlar, aynı zamanda bu hükümleri bizzat tatbik eder ve günlük hayatımızda nasıl uygulanacağını gösterirler. Peygamberler, özünde ve sözünde doğru/sadık; her zaman dürüst, emin, iyi ve güzel birer örnek oldukları için, insanlara tesir eder, onlara iman aşılar, peşlerinden sürükleyerek hayatlarında esaslı değişiklik yaparlar. Bu bakımdan manevî bir hediye ve ilahî bir mevhibe olan peygamberlikten hiçbir millet mahrum bırakılmamıştır. Nitekim Kur'an-ı Kerîm'de: “...Hiç bir millet yoktur ki, kendi içinde (onları Allah azabıyla) korkutan biri (yani bir peygamber) gelip geçmiş olmasın.[Fâtır suresi, 24]Her milletin bir peygamberi vardır[Yunus suresi, 47] buyurulmuştur. Kur'an-ı Kerîm Müslümanlara, yalnız ahir zaman nebîsi Hz. Muhammed’e (s.a.v.) değil, dünya milletlerine gönderilen bütün peygamberlere de iman etmeyi emretmiştir. [Bkz. Bakara suresi, 136]

Bu esasa göre Müslümanların, Kur'an-ı Kerîm'de adları zikredilen peygamberlerin her birine ayrı-ayrı inanmaları, ayrıca adları bildirilmeyen diğer peygamberlere de toplu olarak iman etmeleri gerekir. Nitekim Allah Teâlâ: “Peygamberlerin bir kısmını bundan önce sana haber verdik, bir kısmını ise haber vermedik[Nisâ suresi, 164; Mü'min suresi, 78] buyuruyor. Hz. Adem’den Peygamber Efendimize kadar bir rivayete göre 124 bin, diğer bir rivayete göre ise 224 bin peygamber gelmiştir. Kur'an-ı Kerîm'de bunlardan yalnız 28 peygamberin adı geçmektedir ki, her birine iman gereklidir. Bunlar; Âdem, İdris, Nûh, Hûd, Sâlih, Lût, İbrahim, İsmail, İshak, Yakub, Yusuf, Şuayb, Musa, Hârun, Dâvud, Süleyman, Eyyub, Zülkifl, Yunus, İlyas, İlyesa, Zekeryya, Yahya, İsâ, Üzeyir, Lokman, Zülkarneyn ve Hz. Muhammed Mustafa’dır (Salavâtallâhi  ve selâmuhu aleyhim ecmaîn).

İslâm'a göre insanlara gönderilen ilk peygamber Âdem (a.s.), topyekün insanlık âlemine ve cinlere gönderilen peygamber ise, Rasûlümüz Hz. Muhammed’dir (s.a.v.). “Biz seni ancak bütün insanlara müjdeleyici ve (Allah azabıyla) korkutucu olarak gönderdik[Sebe suresi, 28] O “Hâtemü'l-Enbiyâ”dır, peygamberlerin en büyüğü ve sonuncusudur. Peygamberlik onunla son bulmuştur. Ondan sonra artık peygamber gönderilmeyecektir. Ehl-i Sünnet’e göre peygamberlerin adedi şu kadardır diye sınırlamamak daha doğrudur. Aksi halde, peygamberlerin adedini artırmak veya eksiltmek gibi bir hataya düşmek ihtimali vardır. Bu ise asla doğru olmaz. [Bkz. Seyyid Ali el-Cürcânî, Şerhu'l-Mevâkıf, III,182-190; Sadeddin et-Taftazanî, Şerhu'l-Makâsıd, II, 128-129]

***

Ahiret'e, ikinci hayata, bâ'sü bâ'de'l-mevte ve Ahiret ahvaline yakînen iman, İslâm'da iman esasları arasında çok önemli bir rükündür. Ahiret; ölümden sonra başlayacak olan yeni ve sonsuz (ebedî) bir hayattır. Bu hayat, “Berzah hayatı” denilen kabir hayatı ile başlar. Yani kabir, Ahiretin ilk merhalesi ve ilk durağıdır. Sonra zamanı gelince, Allah Teâlâ'nın emir ve iradesiyle bu dünyadaki canlı ve cansız bütün varlıklar yok edilecek, “Kıyâmet” kopacak, yeni ve sonsuz bir âlem kurulacaktır. Bütün ölüler o gün ruh ve cesetleriyle birlikte diriltilecek ve “Mahser”de toplanarak Allah'a hesap vereceklerdir. Ameli iyi (salih) olanlar, “Sırat”ı geçerek “Cennet”e, kötü olanlar ise geçemeyerek “Cehennem”e gireceklerdir. Bütün bunlar ve din günündeki diğer hadiseler, Ahiret hayatını teşkil eder. Ahiretin bu safhası, ölümsüz ve sonsuz (ebed) bir hayattır. Dinî ıstılahta “Ahiret Günü” denince; “İsrâfil’in (a.s.) Allah Teâlâ'nın emriyle kıyâmeti ilan eden ‘Sûr’a üflediği ‘Birinci nefha’dan, ölülerin dirilmesini (Ba'su ba'del mevti) sağlayan ‘İkinci nefha’ya ve ‘Mahşer’de ‘Hesap ve Kitap’tan sonra, Cennet ehlinin Cennete, Cehennem ehlinin Cehenneme girmesine kadar geçecek olan zaman, diğer bir görüşe göre, İkinci nefha’dan başlayıp, sonsuz olarak devam edip giden zaman (ebedî hayat)” anlaşılır. O halde “Kıyâmet”, İsrafil (a.s.)'ın “Sûr'a üfürmesi”, bütün insanların yeniden (ruh ve cesetle) dirilmesi (bâ'sü bâ'de'l-mevt), “Mahşerde toplanması”, herkese “kitab”ının (yani dünyada yaptıkları iyi ve kötü işlere ait “amel defteri”nin) verilmesi, amellerinin ilâhî “Mizan”da tartılması, herkesin dünyada yaptıgı işlerden “Hesab”a çekilmesi, “Şefaat”, Sırat”, “Cennet” ve “Cehennem”... Bunların hepsi, Ahiret gününün hadiseleridir. Bunlara; “Ahiret ve Ahiret Ahvali” denir. İslâm akâidine göre, “Ahiret Günü”ne, yani dünya hayatının kıyametle son bulmasıyla kurulacak olan yeni “Ebed Âlem”e ve oradaki “İkinci Hayat”a kesin olarak (yakînen) inanmak, İslâm'da iman esasları arasında çok önemli bir rükündür. Nitekim Kur'an-ı Kerîm'de; “... Allah'a ve Ahiret gününe iman edip, salih (iyi ve güzel) amel işleyen kimselerin Rableri yanında büyük ecirleri vardır. Onlar için korku yoktur. Ondan mahzun da olmazlar[Bakara suresi, 62] buyrulmakta; takva sahibi müminler, “Ahiret'e yakînen iman etmek” [Bakara suresi, 8] ile, yani şek ve şüpheden uzak, kesin bir iman ile inanmakla övülmektedirler. Gerçekte; yalnız naklî delillerle, yani Kur'an ayetleri ve sahih hadislerle bilinen ve gözümüzle görülmeyen yeni bir âlemin (gayb âleminin), yani “Ahiret hayatı”nın hak ve vâki olduğuna inanmak, büyük bir teslimiyet, kâmil bir iman ister. Bu bakımdan, Ahirete, yani ikinci hayata, onun ilâhî oluşumundan sayılan, “Berzah hayatı”na, ölümden sonra dirilmeye “Haşir ve Neşir”e, “Mahşer”e, “Sual ve Hesab”a, “Mizan ve Sırat”a, “Cennet ve Cehennem”e iman, fert ve cemiyet hayatındaki yapıcı tesirleri yönünden İslâm'da “İman Esasları” arasında çok önemli bir yer işgal eder. Bu sebeple Ahiret inancı olmayan hiçbir şeriat yoktur.

***

Tafsîlî İman'ın Üçüncü ve en yüksek derecesi

Tafsilî iman'ın üçüncü ve en yüksek derecesi; Hâtemü’l-Enbiya ve Seyyidü’l-Mürselin Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.a.v.), Hak Teâlâ tarafından ahyedilen ve beşeriyete tebliğ ettiği kesin olarak bilinen ilâhî esas ve hükümlerin (emir ve yasakların) tamamına ve her birine ayrı-ayrı (murad-ı ilâhîye uygun olarak) iman etmektir.

Daha açık bir tabirle; Allah Kelâmı olduğu kesin olarak bilinen Kur'an ayetlerinde ve Rasûlullah’ın (s.a.v.) hadislerinde zikredilen namaz, oruç, zekât ve hac gibi farz ibadetleriAdam öldürmek, ana-babaya isyan etmek, yalan söylemek, alkollü içki içmek, zina etmek ve kumar oynamak gibi haramları… Hulâsa her türlü ilâhî emir ve yasakları, iman, İslâm ve ahlâk esaslarını ve her biri ile ilgili din hükümleri ve delillerini gücü yettiğince öğrenerek bunların farz, vâcib, haram veya helâl olduklarını tasdik etmek ve hepsinin hak ve gerçek olduğuna ayrı-ayrı iman etmek; İslâm'da tafsilî iman derecelerinin en yükseğidir.

Ancak, imanın bu derecesine ulaşabilmek, çok geniş ve etraflı bir ilim sahibi olmayı, yani aslî (itikadî) ve fer'î (fıkhî-amelî) bütün dinî esas ve hükümleri ayrı-ayrı öğrenip, her birine irade ve ihtiyar ile yakînen inanmayı gerektirir. Bu ise ancak, bu mahiyette ilim ve iman sahibi olan âlimlere nasip olur.

O halde tafsilî imanın dereceleri, her Müslümanın imkân, bilgi, meslek ve ilmî ehliyet, istidat ve kabiliyetlerine göre değişir. Hakikatte her Müslüman, sahip olduğu ilim ve kabiliyet ile orantılı olarak mükellef ve Allah indinde mes'uldür.

Bu bakımdan, genel olarak herkes için farz kılınan iman, imanın ilk derecesi sayılan “İcmalî İman”dır. Çünkü, İslâm binasına ancak bu ana kapıdan girilir. Fakat bununla yetinilmeyerek, İslâm akâidinin temel unsurları olan iman esaslarının tamamını bütün gücü ile öğrenmeye gayret etmek, onlara tereddütsüz ve kesin olarak inanarak iman derecelerinde yükselmek, onu kemâle erdirmek, her Müslümanın aslî vazifesidir. Bu şuur ve gayret içinde olan Müslümanlar takva yollarında ilerlemiş, imanlarını kuvvetlendirmiş, onu olgunlaştırarak kemâle erdirmiş olurlar. [Bkz. Şerhu'l-Mevâkıf, III, 182- 190; Şerhu'l-Makâsıd, II, 128- 135; Şerhu'l-Akâidi'n-Nesefiyye, 457; Salih Musa Şeref, Müzekkerati't-Tevhid, IV, 167-178, 185-196, Kahire 1952; İmâm-ı Âzam Ebû Hanife, Fıkh-ı Ekber ve Aliyyü’l-Karî Şerhi, 76-80; İmamu'l-Harameyn el-Cüveynî, Kitabu'l-irşad, 396-398]

***

Buraya kadar yapmaya çalıştığımız açıklamalardan sonra mevzuyu şöyle özetleyebiliriz

İman iki kısımdır:

(1) İman-ı icmâli: Mücerret Kelime-i Tevhidi söylemek ile olan imandır ki, bunun sahibinin âkıbetinden korkulur.

(2) İman-ı tafsîli: Bu da Kelime-i Tevhidi söyleyerek başlamak ve imanın bütün şubelerini mümkün mertebe işlemekle, yerine getirmekle olur; gerçek iman budur.

Vâris-i Rasûl Hazret-i Üstazımız Süleyman Hilmi Tunahan Efendi (k.s.) hazretleri, “Tevhîd’in iki manası vardır” buyurarak şöyle izah ediyorlar:

“1. Tevhîd-i surî: Bu iman bu tevhîd, insanı Sırat köprüsünden değil, Galata köprüsünden bile geçiremez; çünki o surî’dir (icmâlîdir, görünüştedir, şeklîdir) ve yalnız dildedir.

2. Tevhîd-i hakiki: Ki, o kalpte tecelli eder ve insanı dünyada fenalıklardan korur, ahirette ise en ulvî makamlara kavuşturur. Buna Tevhîd-i ihlâs da denir.”

Cenab-ı Rabbi’l-âlemin cümlemize ve bilcümle Ümmet-i Muhammed’e ve evladına Tevhîd-i ihlâs nasip ve müyesser eylesin. Amin…  

Go to top