Sitemizdeki var olan binlerce üyelik, altyapı yenilemesi sebebiyle kaldırılmıştır. Yeniden hızlıca üye olup>> soru gönderebilirsiniz.

“Râbıtanın şeytânî olduğunun aklî alâmeti ise, şeyhe yapılan râbıtada meydana gelen keyfiyetin, İblis aleyhi’l-lâne’ye yapılacak râbıtada da aynen meydana gelmesidir.”

 

Aman efendim, yazıklar olsun!.. “Özrü kabahatinden büyük”, “Delîli iddiâsından bozuk” sözlerinin mânâsı budur işte...

Çünkü şeytana râbıta, ya onu mürşid kabul etmeksizin tecrübe ve sınama maksadıyla, ya da hidâyet yolunu gösteren bir mürşid kabul ederek yapılır.

Şimdi birinci mülâhazayı ele alalım...

Tecrübe niyetiyle mel‘ûn şeytana râbıta yapmak ki, bu büyük küfürdür!
Niçin denilecek olursa; çünkü, bu râbıta-i şerifede hâsıl olan rûhânî zevk ve nûrânî şevkin pek lezzetli olan meyvesi; “İ‘râzun an cemî‘i mâ sivâ’llâhi ve ikbâlün külliyyün ila’llâhi ve vicdânü’l-halâveti min kavli’l-mü’mini âmentü billâhi ve’l-fenâü’l-hakîkiyyü fi’llâhi teâlâ”dır. Yani; Allah’tan gayri her şeyden (mâsivâdan) yüz çevirmek, tamamen Allâh’a yönelmek, mü’minin ‘âmentü billâh: Allah’a iman ettim’ sözünün tadını letâifinde bulmak ve Allah Teâlâ’da fenâ-i hakîki ile fânî olmaktır.

Şeytan ise, isyânı sebebiyle Allâh’ın huzûrundan kovulmuş, rahmet-i İlâhî’den uzaklaştırılmış ve ebedî hüsrâna mahkûm olmuştur!..

Dolayısıyla, pek azîm bir devlet, çok ulvî bir saâdet olan Allâh’ın cemâlini görmeye ve sâir büyük nîmetlere nâil olmaya vesîle olabilecek bir hidâyet rehberi aslâ değildir. Aksine; her zaman, her yerde mütemâdiyen olanca gücü ile küfür, dalâlet ve her türlü kötü yolların kılavuzluğunu yapar!.. Nitekim bunun böyle olduğunu, Cenâb-ı Mevlâmız bizlere çok açık bir şekilde şöyle bildirmektedir:

“Allah, iman edenlerin velîsidir (yani dostu ve yardımcısıdır). Onları zulmetlerden nûr’a çıkarır. (Küfrün karanlıklarından imanın nûruna kavuşturur.) Küfredenlerin velîleri ise, Tâğut’tur... Onları nûr’dan zulmete çıkarır. Onlar, ateş ehlidirler; orada, (bir daha çıkmamak üzere) ebedî kalıcıdırlar.”(24)

Cenâb-ı Hak, şeytanın apaçık bir düşman olduğunu açıklayıp dururken, bu zâtın, şeytanı tecrübe etmeye kalkışması, Allâh’ın kelâmından şüphe etmesidir... Allâh’ın kelâmından şüphe ise, küfürdür!

İkincisine gelince...

Yani tecrübe etmek gâyesiyle değil de, şeytanı, bizzat Hak yolu gösteren bir mürşid kabul ederek râbıta yapmak ki; bu daha da büyük bir küfürdür!
Niçin denilecek olursa; çünkü, dostlarını azîz, düşmanlarını da zelîl kılıcı olan azamet sahibi Yüce Mevlâmız, şeytana, “Muhakkak ki ceza gününe kadar lânetim senin üstündedir”(25) buyuruyor.

Ve yine, “Muhakkak ki sen artık kovuldun”(26) kavl-i kerîmi ile de, dergâh-ı izzetinden atıp uzaklaştırdığını ihtar ediyor.

Kullarına da, Fâtır sûresinin 6’ncı âyet-i kerimesinde, şeytanın ne denli şiddetli bir düşman olduğunu şöyle haber veriyor:

Hakîkaten şeytan, sizin amansız bir düşmanınızdır; onun için, siz de onu düşman sayın. (İnançlarınızda ve amellerinizde onu bir düşman olarak tanıyın, bütün hallerinizde ondan kaçının!)”

Binâenaleyh akl-ı selim sahipleri –gerek öncekiler ve gerekse sonrakiler– şeytanın; Allâh’ın rahmetinden kovulmuş, huzûr-i İlâhî’den atılıp uzaklaştırılmış olduğunda, dolayısıyla cehennemde ebedî olarak kalacağında ittifak etmişlerdir.

Hakîkat böyle iken o zâtın; şeytanı, hidâyet yoluna götüren bir mürşid kabul ederek ona râbıta yapması gerçekten doğru ise, onun bu hâli, mel‘ûn İblis’in, Hz. Âdem’e secde kaziyesinde (uyd. önerme) ortaya koyduğu muhâlefet, itâatsizlik ve inatçılığından daha tehlikelidir. Bu vaziyetin, Allâh’a karşı en büyük muhâlefet ve bir düşmanlık olduğu hususunda hiçbir kimsenin itirâzı olamaz.

Şayet denilirse ki; bu zâtın söylemek istediği, senin yukarıda, “şeytana râbıta iki tarzın dışında olmaz” diye îzah ettiğin şıklardan hiçbirisi değildir. Belki onlardan başka, diğer iki tarz vardır...

Bunlardan birincisi; faraziyeler, itibarlar ve temsiller yani var sayılan şeyler kabilinden olması ki, câizdir.

İkincisi de, tecrübe etmeyi kastettiği takdirde, maksadı; “Bakalım şeytan, min haysü hüve hüve şeytan (şeytan, şeytan olması cihetiyle) hidâyet rehberi olmaya kaadir mi?” demek değildir.

Belki maksadı; “Şu, şeyhe râbıtada meydana gelen keyfiyet, bakalım, şeytana yapılan râbıtada da hâsıl oluyor mu? Şayet hâsıl olursa, râbıtanın şeytânî olduğu anlaşılır. Bu şekilde tecrübe edip râbıtanın şeytânî olduğunu bileyim de, bundan sonra ben ondan kaçınayım, uzak durayım” demektir.

Kabul... Ancak, bu iki şıktan hiçbirisi ile iddiâ edilen şey isbat edilmiş olmaz. Çünkü her ikisi de bâtıldır.

Şöyle ki:

Birincisi, faraziyelerden saymak; iddiâyı isbat için söylenen ve hükmü kat‘î olmayan, farz ve takdire bağlı bulunan bir mesele olarak kabul etmek... Faraziyelerin yani meseleyi aydınlatmak için getirilen temsil çeşitlerinin, verilen misâllerin ise, zâhirde mevcut olmasının îcap etmediği bütün ilim erbâbınca mâlumdur.

Dolayısıyla böyle bir delil ile bu iddiâyı isbâta kalkışmak hatâlıdır. Ve meşhur olan, “Levle’l-farziyyâtü lebetaletü’l-hikmetü”(27) kaziyesi de, bu noktada kullanılabilecek geçerli bir söz değildir.

Gelelim ikincisine...

Yâni, şeytânî olduğunu öğrenip de ondan kaçınmak için tecrübe etmek ki, bu da bâtıldır.

Zira, mûteber kitaplarda geçen şeytan ile alâkalı mevzûlar, hemen herkesin mâlumudur.

Bu mel‘ûn, nice yüksek derece ve mertebe sahiplerine Hak yönünden gelip, bâzı hârikalar gösterir, onları Hak tarafından nefret ettirip, kendi çirkin hâl ve gidişâtına yöneltmeye çalışır. Ancak Cenâb-ı Hakk’ın hidâyet ettiği kimseler bunun, Hak yönünden gelse de, şeytan olduğunu anlamaya muvaffak olurlar... Ve gösterdiği hârikaların da, “el-Kitâbetü ale’l-cemedi fi’l-harri’l-mümteddi”(28) kabilinden, şeytânî bir keyfiyet olduğunu anlarlar. Üzerinde yürüdükleri doğru yoldan ayrılıp sapmazlar...

Fakat, bazıları da anlayamazlar... Çünkü Cenâb-ı Hak, anlamaya muvaffak kılmaz. Allah korusun; böyleleri Hak yoldan ayrılıp, bâtıl yollara düşerler! Hatta niceleri görülüyor ki, tevhid ehli bir mü’min iken, mürted bile oluyor!

Nitekim bu zâta da, birçok büyüklerin berbat olmalarına sebep olan mel‘ûn –yukarıda anlatılanlar gibi– gölge ve hayâl cinsinden bir takım şeyler gösteriyor... Ve, “Akrabü’t-turukı ila’l-lâhi ve menşeü’l-feyzi mina’l-lâh (Allâh’a götüren yolların en yakîni, Allah’tan fezy almanın menşe’i-kaynağı.)” olan râbıta-i şerifenin terki yönüne irâdesini sarfetmesine sebep oluyor.
Allâhümme erine’l-Hakka Hakkan ve’r-zukne’l-itibâa ileyh, ve erine’l-bâtıle bâtılen ve’r-zukne’l-ictinâbe anh.”

Mânâsı: “Allâh’ım, bize Hakk’ı Hak olarak göster ve bizi, ona uymakla rızıklandır... Bâtılı da bâtıl olarak göster ve yine bizi, ondan kaçınmakla rızıklandır.”(29)

  • __________
    22) Kur’ân-ı Kerim, Sebe’ sûresi, 34/13.
    (23) Kur’ân-ı Kerim, Bakara sûresi, 2/261.
    (24) Bakara sûresi, 2/257. Burada; zulümât’ın cemi‘ (çoğul), nûr’un müfred (tekil) getirilmesi ne kadar dikkat çekicidir. Demek ki âlemde çeşit çeşit zulmetler vardır. Bütün bu zulmetleri yok edecek olan nûr ise tekdir, birdir. O da, ‘Allah, semâvât ve arzın nûrudur’ (Nûr sûresi, 24/35) âyeti îcâbınca, Hak Teâlâ’nın nûrudur. Yani gökleri ve yeri nurlandıran, aydınlatan; gerek cisme ve gerekse rûha ait nûrlar ile onları nurlandıran Allah Teâlâ’dır. Herhangi bir hususta Allâh’ın nûru bulunamadı mı, insanı her tarafından sayısız zulmetler kaplar! Hakk’ın nûru tecellî edince de, o zulmetler kalkar... Allâh’ın nûru bulunamadı mı; yerler-gökler hiç, gündüzler gece, güneşler zifir, gözler kör, kulaklar sağır olur! Kalbler bin türlü hayâller ile buhranlar-krizler içinde çırpınır kalır! Aranan bulunmaz, ne aranacağı bilinmez. Gönüllere vesveseler, elemler, azaplar, ıztıraplar çöker! Etrafı evhamlar, umacılar kaplar; cinler şeytanlar başa toplanır... (Elmalı’lı, Hak Dini Kur'an Dili, 2, 874).
    (25) Kur’ân-ı Kerim, Sâd sûresi, 38/78.
    (26) Kur’ân-ı Kerim, Hicr sûresi, 15/34.
    (27) Şu demek: Faraziyeler olmamış olsaydı, hikmet bâtıl olurdu; yani güzel sözler, kıymetli fikirler, hakikate uygun değerli düşünce ve tecrübeler ortaya çıkmazdı.
    (28) Yâni; “Devamlı bir sıcağın altında, buz üzerine yazı yazmak” nev‘indendir. Ya da bir başka tâbirle, “Su üzerine nakış yapmak” gibidir.
    (29) Cenâb-ı Hakk’ın insanoğluna olan nimetlerinin en büyüğü; Hak ve bâtılı anlamak ve bilmek, râzi olacağı ve olmayacağı halleri fark ve ayırt edebilmek, muktezâlarıyla amele muvaffak kılınmak hâl ve sıfatlarına mazhariyettir. (Salâhuddîn İbn Mevlânâ Sirâcüddîn k.s., a.g.e., 19).
Go to top