Soru sormadan önce mutlaka sağ üstteki "Arama" butonuyla sorunuzu sitede aratınız.

Halis ECE

H a c


HACCIN İFASI, ADABI, HİKMET VE FAZİLETLERİ

Hac, lûgat itibarıyla ziyaret etmek, yönelmek; tazim edilecek/hürmet ve saygı gösterilecek makamları-yerleri ziyaret niyetinde bulunmak manalarını ifade eder.

İslami ıstılahta ise, belirli bir vakitte Arafat’ta bir miktar durmak, sonra da Ka’be-i Muaazzama’yı usûlünce tavaf etmek suretiyle ziyaret etmektir.

Bilindiği üzere hac, İslâm'ın beş şartından, temel ibadet ve esaslarından birisidir.

Hac, hem bedeni hem de mali bir ibadettir... Yılın muayyen ay ve gününde Mekke ve civarında ifa edilen belirli ibadet ve ziyaretleri usûlüne uygun şekilde yerine getirmektir.

Hac, hicretin dokuzuncu yılında farz kılındı. Rasûlüllah Efendimiz (s.a.v.) hicretin onuncu yılında yüz bini aşkın ashabıyla birlikte Veda Haccı’nı ifa etti. Bu esnada haccın yapılış şeklini tatbiki olarak gösterdi ve “Hacla alakalı ibadetlerinizi benden alın” buyurarak, her mevzuda olduğu gibi bu hususta da bütün Müslümanlara örnek ve rehber oldu, kılavuzluk etti.

Farziyeti, dinimizin asli delillerinden Kitap, Sünnet ve İcmâ'-i ümmet ile sabittir.

Kur’an-ı Kerimde şöyle beyan olunmuştur: “Onda apaçık deliller, İbrahim'in makamı vardır. Oraya giren emniyete erer. Ona bir yol bulabilenlerin Beyt'i haccetmesi Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkâr ederse, şüphesiz Allah bütün âlemlerden müstağni (kimseye muhtaç değil, her şey ona muhtaç)dir." (1) “Allah için haccı ve umreyi tamamlayın.” (2) Binaenaleyh gücü yeten her Müslüman üzerine hac, ömründe bir defa olmak üzere farz kılınmıştır.

Yukarıdaki ayet-i kerimede geçtiği gibi, Mekke’ye girenlerin güvende olacaklarına dair başka ayetler de vardır. Mesela: “Çevrelerinde insanlar kapılıp götürülürken (öldürülürken, ya da esir edilirken), bizim (Mekke'yi) güven içinde kudsî bir yer yaptığımızı görmediler mi? Hâlâ batıla inanıp Allah'ın nimetine nankörlük mü ediyorlar?” (3) "Biz seninle beraber doğru yola uyarsak, yurdumuzdan atılırız dediler. Biz onları, kendi katımızdan bir rızık olarak her şeyin ürünlerinin toplanıp getirildiği, güvenli, dokunulmaz bir yere (Mekke-i Mükerreme'ye) yerleştirmedik mi? Fakat onların çoğu bilmezler.” (4)
***

HACLA ALAKALI BAZI HADİSLER

Ben bir kuluma bedenen sıhhat, geçim bakımından vüs’at (genişlik) veririm (hac kendisine farz olur) ve üzerinden böylece 5 sene geçer de hacca gelmez ise, o (rahmetimden) mahrumdur.” (5)

Rasûlüllah Efendimize (s.a.v.), “En üstün amel hangisidir?” diye soruldu. Peygamberimiz, “Allah ve Rasûlü’ne imandır”, buyurdu. “Sonra hangisidir?” dediler. Peygamberimiz, “Allah yolunda cihaddır” buyurdu. “Sonra hangisidir?” dediler. Peygamberimiz de, “Makbul bir hacdır” buyurdu. (6)

Kim (kendisine hac farz olduğu halde) hac etmeden ölürse, o kimse ister Yahudi olarak, isterse Hıristiyan olarak ölsün.” (7)

Bir umre diğer umreye kadar olan bütün günahlara keffarettir. Makbul bir haccın karşılığı ise, ancak cennettir.” (8)

Hac ve Umreyi peşpeşe yapın. Çünkü bunların peşpeşe yapılması, tıpkı körüğün demirin pasını temizlemesi gibi, fakrı ve günahları temizler.” (9)
***

HACCIN FARZ OLMASININ ŞARTLARI

1. Müslüman olmak. Müslüman olmayanlar hac ibadetiyle mükellef değildirler.

2. Akıllı olmak. Deli ve bunak olanlar da hacla yükümlü değildir.

3. Baliğ (ergenlik çağına girmiş) olmak. Binaenaleyh sabilere-çocuklara hac farz olmaz.

4. Hür olmak. Dolayısıyla köle ve cariyelere de hac farz değildir.

5. Müslüman, eğer dâr-ı harpte ise, haccın farz olduğunu bilmesi lazım.

6. Hacca gidiş-gelişine ve geride kalan bakmakla yükümlü olduğu insanlara yetecek mali imkâna sahip olması gerekir.

7. Hac vakti gelmiş olmak. Ayrıca hac vazifesini emniyetli bir şekilde ifa edebilmeye yetecek bir vakit bulunmalıdır.

Bu şartlara sahip olan ve gidip gelmeye sıhhati elverişli bulunan kimseye hac farzdır ve ömründe herhangi bir senede eda etmekle bu borcu ödemiş olur.

Hac ibadetinin farzları ve sair şartlarından başka vacipleri, sünnetleri ve müstehapları da vardır. Bunlar fıkıh kitaplarında, hac rehberlerinde genişçe anlatılmaktadır. Oralara bakılabilir.

Hac esnasında rehberleri iyi takip etmek ve onların gösterdiği yönde hareket etmek gerekir. Sevgili Peygamberimiz, “Tuufuu bi-ehli Mekkete ve zûruu bi-ehli’l-Medine: Mekke ehli ile tavaf ediniz, Medine ehli ile ziyaret ediniz” buyurmuşlardır. (10) Hacda hacı adaylarına rehberlik eden kişiler de, gerek tavaf gerek ziyaret ve gerekse diğer hac ibadetlerini yerine getirmede kılavuzluk edebilecek bilgi ve kapasiteye sahip vazifelilerdir. Onlara uyulması gerekir.
***

HACCIN HİKMET VE FAZİLETLERİ

Hac, sayısız hikmet ve faziletlerle dolu bir ibadettir.

Mîkat yerinde dünyayı ve dünyevi farklılıkları, bencilliği temsil eden elbise çıkarılıp Müslümanları eşitleyen, birleştiren, ümmet olmanın şuuruna erdiren iki parça beyaz ihrama bürünülür. Artık “ben” yok “biz” vardır. Mü’minler, bir ufuktan diğerine akan beyazlar seli içerisinde yok olur. Âdeta ölmeden önce ölür, ahiret hayatını yaşamaya başlar. İhram, mü’minin kendini, geçici kaygı-endişe ve bağımlılıklardan sıyırıp kurtarışının sembolüdür. Bütünlüğü bozup dağınıklığa sebep olan geçici haz ve ölçüleri hatırlatacak eşya ve fiiller yasaklanmıştır.

Küp şeklindeki Ka’be ve etrafında dönerek tavaf eden mü’minler, kainatın hulasası/özetidir.

Tavaf; sükûnet ve hareket, akide ve amel, tevhid ve cihaddır.

Koşmak ve seğirtmek anlamına gelen sa’y, bir canlılık, bir arayıştır, esbaba tevessüldür.

Arafat, insanın dünyaya ayak basışını, mahşerde Allah’ın huzurunda bekleyişini hatırlatır.

Hacda her ibadetin ve her şeklin ayrı bir anlamı ve eğitici ve şuurlandırıcı bir yönü vardır.

Müzdelife vazifesi, Mina’da şeytan taşlama ve kurbanTıraş olma Ka’be'ye dönüş ve saire hep anlamlı davranışlardır.

İhrama girerken benliği Mîkat’ta bırakan mü’minler, Allah’a yakınlaşmanın şuur ve idrakine, saadetine ve mutluluğuna ulaşır. Eski hata ve günahlarından arınarak, hayata daha şuurlu olarak yeniden başlama imkânını yakalar.

Hac da asıl itibariyle diğer ibadetler gibi suret-i Ka’be’ye doğru değil hakikat-i Ka’be olan Allah’a doğru bir ibadettir. Ka’be son değil, sonsuzluğa açılan başlangıç ve ilktir.
***

BEKKE, MEKKE

Bekke, lûgat manası itibariyle Mekke demektir. Mekke de şu üç manaya gelir:

1) Bir şeyi istiab etmek, kaplamak, sahası geniş olup Hz. Adem’den bilitibar ziyaretçileri ne kadar çoğalırsa çoğalsın, hepsini istiab edip içine sığdırdığı için Mekke denmiştir.

Ve yine onun ziyaretçilerinin günahları ne kadar büyük ve çok olursa olsun, İlahi rahmet orada daha geniş ve büyük olduğu için ona bu isim verilmiştir.

2) Mekke, aynı zamanda bir şeyi azaltmak manasına gelir. Kulun günahlarını (tamamen yok etemese de) azalttığı için ona bu isim verilmiştir. Çünkü, orada da kul hakkı müstesnadır.

3) Mekke, helak etmek manasınadır. Bunun sebebi de, kendisine suikast tertip edenleri hep helak ettiği içindir. İşte Ebrehe, işte Ebu Cehil’ler...
***

İLK MA'BET: KA’BE

Rabbimiz buyuruyor ki: “Şüphesiz ki insanlar için kurulan ilk mâbet, elbette Mekke’deki o çok mübarek ve bütün âlemlere hidayet olan Beyt’tir. Orada açık alametler vardır ki, (bunlardan biri) Makam-ı İbrahim’dir. Oraya giren eman bulur. Gitmeye gücü yeten her kimse için, Allah’ın evini hac etmek, insanlar üzerinde Allah’ın bir hakkıdır. Ve her kim bunu inkâr ederse, (bilsin ki) Allah bütün âlemlerden müstağnidir (hiçbir şeye hiçbir kimseye muhtaç değildir).” (11)

Ayetin iniş sebebi: Yahudiler Peygamberimize gelerek, “Bizim kıblemiz Kudüs, sizin kıblenizden kâdim (önce)dir” dediler. İşte bunun üzerine Hz. Allah bu ayetleri göndererek onları reddetmiştir. (Esbabu Nüzûl)

Dünyada ilk bina olan Ka’be-i Muazzama gökler ile yerin yaratıldığı zamanda bir Zübde-i Beyza (bembeyaz ve seçkin bir varlık) olarak su üzerinde melekler tarafından meydana getirilmiş, sonra da yeryüzü bunun altında teşekkül etmiştir.

Hz. Adem cennetten yeryüzüne indirilince, melekler ona demişlerdi ki: “Ya Adem! Bu Beyt’i tavaf et. Zira senden iki bin (2000) sene evvel biz bu Beyti tavaf ederdik.”

Yine rivayete göre, Ka’be’yi taşlardan ilk bina eden, Adem (a.s.) olmuş. Nuh tufanında ise, melekler tarafından emr-i İlahi ile dördüncü kat semaya yükseltilmiş, semada meleklerin ka’besi Beytü’l-Ma'mur olarak kalmış. Yeryüzündeki Allah’ın kullarına Kıble olmak üzere, Hz. İbrahim ile oğlu Hz. İsmail tarafından yine eski temelleri üzerine Ka’be yeniden inşa edilmiştir.

Ayetin tasavvufi manasına gelince

Muhammed Belhi Hazretleri, hac zamanı akın akın hacca gelenlere bakıyor ve buyuruyor ki: “Şu insanların hali ne hoş ve ne tuhaf! Denizleri, dağları, dereleri, çölleri aşarak Allah’ın evi Ka’be’ye geliyorlar. Peygamberlerin izini görmek, seyretmek istiyorlar. Hayranım onlara! Fakat, eğer kendi nefis sahalarını aşabilselerdi, orada (kalplerinde-latifelerinde) Allah’ın izini (nişanını) göreceklerdi” diyor. Çünkü hadis-i kudside: “Nefsini bilen ve tanıyan Rabbını da bilir ve tanır” buyuruluyor.

Bir başka ayet-i kerimede ise haccın usûl ve adabı ile alakalı şöyle buyruluyor:

Sonra kirlerini giderip temizlensinler. Adaklarını yerine getirsinler. Ka’beyi tavaf etsinler. Emir budur, Allah'ın yasaklarına kim saygı gösterirse, bu, kendisi için Rabbinin katında şüphesiz hayırdır. Size bildirilegelenden başka bütün hayvanlar helal kılınmıştır. O halde o pis putlardan kaçının ve yalan sözden sakının. Allah için, O'na eş koşmayan, O'nun birliğine inanmış kimseler olun. Allah'a ortak koşan kimse, gökten düşüp de kuşların kaptığı veya rüzgarın bir uçuruma sürüklediği şeye benzer. Bu böyledir; kim Allah'ın nişanelerine, kurbanlıklarına saygı gösterirse, şüphesiz o kalblerin takvasındandır. Sizin için onlarda belli bir süreye kadar bir takım faydalar vardır. Sonra bunlar Beyt-i atik (ka’be) de son bulurlar." (12)

Ayet-i celilelerde görüldüğü üzere Ka’be’ye Beyt-i Atik de denilmektedir. Atik, hür oluşu, boyunduruktan ve her türlü sultanın esaretinden kurtuluşu ifade eder.

Ka’be-i Muazzama’yı ilk inşa eden ilk insan ve ilk peygamber Adem aleyhisselamdır. Planı-projesi tamamen Allahü Teala’ya aittir. O’nun bildirdiği-öğrettiği tarzda yapmıştır, asla kendi bildiği gibi değil. Sonra aradan asırlar geçmiş, çeşitli afelere maruz kalan Ka’be’nin binası yıkılıp kaybolmuştur. Bir rivayete göre de, Nuh tufanında semaya çekilmiştir. Yeri, atamız Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmail’e kadar boş kalmıştır.

Dilerseniz bundan sonrasını Kur’an-ı Kerim’den takip edelim: “Hani İbrahim, Beyt'in temellerini yükseltmeye başladı, İsmail ile birlikte şöyle dua ettiler: Ey Rabbimiz, bizden kabul buyur, hiç şüphesiz hakkıyla işiten sensin, layıkıyla bilen sensin. Ey bizim Rabbimiz, hem bizim ikimizi yalnız senin için boyun eğen Müslümanlar kıl, hem de soyumuzdan yalnız senin için boyun eğen Müslüman bir ümmet meydana getir ve bize ibadetimizin yollarını göster, tevbemize rahmetle bakıver. Hiç şüphesiz Tevvâb sensin, Rahîm sensin (tevbeleri çokça kabul eden, rahmeti hudutsuz olansın)." (13)

Bir zamanlar Ka'be'nin yerini İbrahim'e şu şekilde hazırlamıştık: Sakın bana hiçbir şeyi ortak koşma; tavaf edenler, orada (kıyama) duranlar, ruku edenler ve secdeye varanlar için evimi tertemiz et.” (14) Bu ayetin devamında Hz. İbrahim’e veya bir başka görüşe göre Rasûlüllah Efendimize yöneltilen emir ile hac ibadetinin erkân ve hikmetine temas edilmektedir: “İnsanları hacca çağır; yürüyerek veya incelmiş binekler üstünde (uzak yollardan) her derin vadiyi aşarak sana gelsinler. Ta ki kendilerine ait birtakım menfaatlere şahid olsunlar; Allah'ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanları belli günlerde kurban ederken O'nun adını ansınlar. Siz de onlardan yiyin, yoksulu, fakiri de doyurun. Sonra kirlerini giderip temizlensinler. Adaklarını yerine getirsinler. Kâbeyi tavaf etsinler. Emir budur, Allah'ın yasaklarına kim saygı gösterirse, bu, kendisi için Rabbinin katında şüphesiz hayırdır. Size bildirilegelenden başka bütün hayvanlar helal kılınmıştır. O halde o pis putlardan kaçının ve yalan sözden sakının.” (15)

Hz. İbrahim ve Hz. İsmail (aleyhimesselâm) devrinden Rasûlüllah Efendimizin zamanına kadar geçen süre zarfında Araplar, Mescid-i Haram’a saygı göstermişler; fakat Hz. İbrahim’in tebliğ ettiği dini esasları ve hac ibadetinin adabını değiştirmişler. Ka’be’nin içine-dışına doldurdukları putlara tapar hale gelmişler. Müşrik Araplar putların vasıtasiyle Allah’a yaklaştıklarını söylüyorlardı. Hatta hayvanları bile taptıkları putlar adına boğazlıyorlardı. Yukarıdaki ayet bu küfür ve şirk fiillerini reddetmekte, tevhid esasını getirmektedir.
***

HACCIN İFASI, ADAP VE ERKÂNI

Kur’an-ı Kerim, haccın ifası, adab ve erkânı ile ilgili hükümler de getirmiştir: “Hac, bilinen aylardadır. Her kim o aylarda hacca başlayıp kendisine farz ederse; artık hacda kadına yaklaşmak, günah işlemek ve kavga etmek yoktur. Siz hayırdan ne işlerseniz, Allah onu bilir. Kendinize azık edinin. Şüphesiz ki azıkların en hayırlısı Allah korkusudur. Ey akıl sahipleri! Benden korkun! Rabbinizin lütfunu istemenizde size bir günah yoktur. Arafat'tan indiğiniz zaman Meş'ar-i Haram yanında (Müzdelife'de) Allah'ı zikredin. O'nu, size gösterdiği şekilde zikredin. Doğrusu siz, bundan önce gerçekten sapmışlardandınız. Sonra insanların akıp geldiği yerden siz de akıp gelin. Allah'tan bağışlanmanızı isteyin. Çünkü Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir. Nihayet hac ibadetlerinizi bitirdiğiniz zaman, önceleri atalarınızı andığınız gibi, hatta daha kuvvetli bir anışla Allah'ı zikredin. İnsanlardan kimisi: Ey Rabbimiz! Bize dünyada ver! der. Onun için ahirette hiçbir kısmet yoktur.” (16)

Gerçekten Safâ ile Merve Allah'ın alâmetlerindendir. Onun için her kim hac veya umre niyetiyle Kâ'be'yi ziyaret ederse, bunları tavaf etmesinde ona bir günah yoktur. Her kim de gönlünden koparak bir hayır işlerse, şüphesiz Allah iyiliğin karşılığını verir, o her şeyi bilir.” (17)

Kurbanlık deve ve sığırları Allah'ın size olan nişanelerinden kıldık. Sizin için onlarda hayır vardır. Ön ayaklarının biri bağlı halde keserken üzerlerine Allah'ın adını anın. Yanları yere yaslandığı vakit de onlardan yiyin, kanaat edip istemeyene de, isteyene de yedirin. Böylece onları sizin buyruğunuza verdik ki, şükredesiniz.” (18)

Ey iman edenler! Allah'ın alâmetlerine, haram aya, kurbanlık hediyelere, gerdanlıklarına ve Rablerinden lutuf ve rıza bekleyerek Kabe'ye yönelenlere sakın saygısızlık etmeyin. İhramdan çıktığınız zaman avlanabilirsiniz. Sizi Mescid-i Haram'dan çevirdiklerinden dolayı bir topluma karşı olan kininiz, sizi saldırıya sevk etmesin. İyilik ve takva üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın. Allah'tan korkun. Çünkü Allah'ın azabı çetindir.” (19)

Ey iman edenler, ihramlı iken av hayvanı öldürmeyin. İçinizden kim kasten onu öldürürse, yaptığı işin vebalini tatması için, öldürdüğü hayvanın dengi ona cezadır ki, Kâbe'ye ulaşacak bir kurban olmak üzere buna yine içinizden iki adaletli kişi hükmeder; yahut (ceza olmak üzere) bir keffarettir ki, ya o nisbette fakirleri doyurmak, yahut onun dengi oruç tutmaktır. Allah geçmişi affetmiştir. Fakat kim de bu suçu tekrarlarsa, Allah ondan intikamını alır. Allah damia gâliptir, intikam sahibidir. Size ve yolculara yiyecek olmak üzere, deniz avı ve onu yemek helal kılındı. Kara avı ise, ihramlı olduğunuz müddetçe size haram edilmiştir. Huzurunda toplanacağınız Allah'tan korkun. Allah, Kâbe'yi, o Beyt-i haram'ı, haram ayı, kurbanı ve (kurbanlardaki) gerdanlıkları insanlar için bir nizam kıldı. Bu, Allah'ın göklerde ve yerde olan herşeyi bildiğini ve Allah'ın herşeyi hakkıyle bilici olduğunu sizin de bilmeniz içindir.” (20)

Cenab-ı Hak Kur’an-ı Keriminde, hac ibadetinin ifası ve adabıyla alakalı hususları bütün ayrıntılarıyla anlatarak hem müşrik Araplar arasındaki yanlış uygulamaları tashih ediyor, hem de hac fiillerinin gaye ve hikmetine işaret ediyor.
***

HACCIN BAZI ZAHİRİ FAYDALARI

a) Hac; dünyada mahşerin bir timsali olup, ehl-i basiret için çok ibretamizdir.

b) Hac; dünyanın dört bir tarafından gelen mü’minlerin bir noktada birleşmesi, aynı ibadetleri yapması ve birbirlerinden haberdar olması bakımından çok mühimdir.

c) Hac, Allah’ın bir çok nebi ve rasûlü’nün hasseten rasûller rasûlü Hz. Muhammed’in (s.a.v.) doğup büyüdüğü, din-i İslâm için mücadele edip enva-i çeşit çileler-ıztıraplar çektiği topraklara ve hatıralara kavuşmaktır.

d) Hac insanın kendine, ehline ve bütün Müslümanlar, İslâm aleminin farklı yerlerinden gelmiş seçkin Müslümanlar ile beraber dua etmek, tekbir almak, lebbeyk demek bakımından çok mühimdir.

e) Hac tavafıyla sanki mü’mine şöyle dedirtmektedir: Ya Rabbi! Bugün emrin olduğu için burada, Ka’be’nin huzurundayım. Yarın mahşerde kendi huzurunda böyle dönüp, böyle yalvaracağım. Ne olur, burada da, orada da, beni afv et, demektir.

f) Hac, Arafat’ıyla mahşeri hatırlatmakta, yalın ayak, baş açık, güneş altında durmak, yalvarmak ise mahşeri anımsatmaktadır.

Hz. Ali Efendimiz Arafat’taki Vakfe, Müzdelife, Mina ziyaretlerinden sonra gelip farz tavafi yapmakla alakalı şöyle güzel bir tevcihte bulunuyor.

Ona soruyorlar: “Vakfe neden Arafat’ta dağda yapılıyor?

Buyuruyor ki: “Çünkü Ka’be Allah’ın evi, Harem ise giriş kapısıdır. Gelen elçiler (Allah’ın evine girmeden önce) yalvarsınlar, diye burada yani Arafat’ta Vakfe yaptırılır, bekletilirler.”

Peki: “Meş’ar-i Haramda (Müzdelife’de) ikinci Vakfe yapmalarının manası nedir?

Hz. Ali: “Allahu zû’l-Celâl, Arafat’taki Harem kapısından içeri girenleri hemen huzuruna kabul etmiyor. Onların Meş’ar-i Haram’da ikinci bir Vakfe yapıp yalvarmalarını, Mina’da kurban keserek ona yaklaşmalarını ve niyazlarını arttırmalarını istiyor. Kurbanla kendisine kurbiyet (yakınlık) kurmalarını arzuluyor. İşte böylece günah ve isyandan temizlenen şeytanını da taşlayan kullarına, evine, Ka’be’sine girmeye ve tavaf etmeye izin veriyor.”

Peki: “Bu şerefli günde oruca neden izin verilmiyor?

Çünkü onlar o gün Allah’ın evinde, Allah’ın misafiridirler. Onun için oruç tutmazlar.”

Peki: “Ka’be’nin örtüsüne neden sarılıyorlar?

Zira kabahatlılar. Özür diledikleri zatın ellerine, eteklerine sarılmalılar, değil mi? İşte onun için sarılıyorlar.” (21)

Dikkat: Ka’be, dünyamızın kalbidir. O düzelip, onu ehli ele geçirmedikçe dünyamızın düzelmesi de mümkün değildir. Bunu kesinlikle böyle bilmelidir.
***

KA’BE VE HACERU’L-ESVED HAKKINDA HADİSLER

Hadis- şerifte buyrulmuştur ki; “Muhakkak ki Ka’be, süslenmiş bir gelin gibi haşr olup, mahşere gelecektir. Kim onu hac etmişse, onun örtülerine yapışacak, etrafında koşacak; tâ ki cennete girinceye kadar.” (22)

Haceru’l-Esved, ki biz buna Hacer-i Es’ad diyoruz. Zira “Haceru’l-Esved, cennet taşlarındandır. Yeryüzünde ondan başka cennetten gelmiş, hiç bir şey yoktur. Vaktiyle o, su gibi bembeyaz idi. Onu, (şirk ve küfür gibi) cahiliyet pisliği messetmese (ona yapışmasa) idi (kararmıyacaktı). Ona dokunan her hasta (derdinden) kurtulurdu.” (23)

Hacer-i Esved cennetin beyaz yakut taşlarından biri idi. Onu müşriklerin hataları-günahları kararttı. O, kıyamet gününde Uhud Dağı kadar büyük olduğu halde haşr olacak (Mahşer yerine gelecek), kim onu istilam etmişse (selâmlamışsa), kim onu öpmüşse onlara şahitlik edecektir.” (24)

Hacer-i Esved’i Peygamberimiz (s.a.v.) çok kerre öperlerdi.
***

BİR KISSA

Bir gün Hz. Ömer hem Haceru’l-Esved’i öptü ve hem de “Biliyorum, muhakkak ki sen bir taşsın. Dolayısıyla ne bir menfaat ne de bir zarar verirsin. Eğer Rasûlüllah’ın seni öptüğünü görmemiş olsa idim, ben de seni öpmezdim” dedi. Ve o kadar ağladı ki, elbiseleri ıslandı. Arkasına döndüğünde Hz. Ali’yi gördü ve ona: “Ya Ali! Burada göz yaşı dökülür değil mi? Çünk burada yapılan dualar kabul olunur” dedi.

Hz. Ali de buyurdular ki: “Ya Ömer! Bu taşın faydası da var, zararı da vardır. Çünkü ben Rasûlüllah’tan duydum, buyurdu ki: Ne zamanki Hz. Allah insanlardan âlem-i ervah’ta ahid aldı, o ahdi yazdı ve bu taşın içine koydu. İşte bu taş, mü’minlerin ahidlerine vefa edip, ziyaretine geldikleri için yarın onların lehine, kâfirler de gelmedikleri için ve ahidlerini ifâ etmedikleri için, onların da aleyhine şahitlik edecektir...” (25)
***

HACER-İ ES’ADIN KA’BE’YE YERLEŞTİRİLMESİ

Peygamberimiz (s.a.v.) daha henüz Rasûl olarak gönderilmeden önce, Mekke’de bir sel felaketi olmuş ve bu felaketten hem Ka’be hem de Hacer-i Es’ad zarar görmüştü. Bütün Kureyş toplandılar ve Ka’be’yi yeniden tâmir ettiler. Tâ ki Ka’be’nin temellerine kadar indiler ve temel taşını bir küskü ile hareket ettirince, Mekke sallanmaya başladı, artık bundan ötesine izin olmadığını anlayıp, onun üzerine Ka’be’yi yeniden inşa ettiler.

Artık sıra Hacer-i Es’ad’ı yerine koymaya gelmişti. İşte o zaman aralarında kıyamet koptu. Çünkü Ka’be’nin o günki dört büyük kabilesi de bu şerefli vazifenin kendi hakları olduğunu iddia ediyordu. Bunun için evvela kavga ettiler, sonra da evlerine koşarak evlerinde biriktirdikleri kan çanaklarına ellerini soktular ve bu işi artık kan temizler diyerek, kılınçlarına sarılıp bu yolla halletmek üzere dört bir taraftan Ka’be’ye koştular.

İşte tam o sırada Peygamberimiz (s.a.v.) göründü. Onu gören kabileler bir şokla uyanmış gibi hep beraber, “Bak Muhammedü’l-Emin geliyor! O aramızda hakem olsun” dediler. Ve bunda ittifak ettiler. Peygamberimiz hemen bir yaygı (kilim) getirmelerini emretti. O yaygıya mübarek elleriyle Hacer-i Es’ad’ı koydu ve her bir kabilenin ileri gelenlerini yaygının birer ucundan tutturarak mübarek taşın konulacağı yere kadar kaldırttı. Ve yine mübarek elleriyle o mübarek taşı yerine koydu. Böylece hem mübarek taş pis olan müşriklerin eliyle yerine konmamış, hem de Harem’de akacak kana dur denmiş oldu. (M. Asım Köksal, İslam Tarihi)
***

KA’BE’DE MÂLÂYANİ

Artık hacda cinsi münasebet, fisk u fucûr ve cidâl (günah işlemek ve kavga etmek) yoktur.” (26)

Veheb b. el-Verdi buyuruyor ki: “Bir gece Ka’be örtüsüne sarılmış, münacatla meşgul idim. Ka’be’den şöyle bir ses işittim: 'Sana şikayet ediyorum, ya Rabbi! Sana şikayet ediyorum, ya Cibril! Eğer şu etrafımda ve tavafta olan insanlar, konuşmağı, lağv ve levhi, (lüzumsuz, faydasız, boş konuşma ve davranışları) terk etmeyecek, ibadete dönmeyecek olurlarsa, param parça olacağım. Ve her bir taşım bidayette-başlangıçta nereden gelmiş ise, oraya dönecektir” diyordu. (27)

Kim hac eder, hacda cimâda bulunmaz, fisk u fücurla (günahlarla) meşgul olmaz (hakkıyla hac ederse) annesinden doğduğu gün gibi tertemiz, memlektine döner.” (28)
***

HACILIĞIN VE MÜCAVİRLİĞİN AĞIR ŞARTLARI

Aliyyü’l-Havas Hazretleri hacca gitmek isteyen âlimlerden birine diyor ki:

Ey kardeşim! Hacdan sonra Mekke veya Medine’den birinde sakın mücavir olarak kalayım (orada ikamet edip komşu olayım) deme! Çünkü sen, oraların hakkını ödemekten âciz kalırsın ve halin şu darb-i mesele (örneğe) döner. ‘Hacca bir heybe günahla gitti, bin heybe günahla döndü’ demişlerdir.

O âlim: “Peki orada mücavir kalmanın şartları nedir?” diye sordu.

Aliyyü’l-Havas da mücavirliğin şartlarını şöyle sıraladı:

a) Orda kalırsan, asla yemek hazırlığı yapmayacak, para da biriktirmeyeceksin. Çünkü orada Rasûlüllah öyle yaptı, öyle yaşadı.

b) Gece veya gündüz aç yatıp kalkan tek bir fert biliyorsan veya görüyorsan, sen de asla karnını doyurmayacaksın.

c) Eski elbiselerin varken, yenilerini giymeyecek, bilakis onları satıp paralarını fakirlere ikrâm edeceksin.

d) Orada kaldığın müddet içinde işini, eşini, asla düşünmeyecek ve Allah’ın huzurunda olduğunu asla unutmıyacaksın!

e) Orada sanki Hz. Allah senden, senin kalbini almış gibi sen sadece ona bağlı yaşıyacaksın.

f) Orada kaldığın müddetçe asla rızık, yiyecek endişesi taşıyıp, Razzak olan Allah’ı unutmıyacaksın.

g) Orada kaldığın müddet içinde, değil bilfiil, hayâl ve hatır bakımından bile günah işlemeyi düşünmeyeceksin. Çünkü orada yaşayan Rasûlüllah bu şartlar içinde yaşamıştır. Onun sünneti budur. (29)

İbnü Abbas Hazretlerine: “Neden Taif’te kalıyor da, Mekke veya Medine’de kalmıyorsunuz?” denilince, “İnsanlara ve nefsime zulm etmekden emin olamıyorum da ondan” buyurmuş. Sonra da: “Mekke’nin dışında fiilen işlenen isyanın cezası ile (buraya dikkat!) Haremeyn’de zihinden geçenin günahı eşittir” buyurmuş.

Bunun için Hz. Ömer halifeliğinde, hac vazifesi bitti mi, eline bir sopa alır, Mekke’yle Medine’nin dışından gelenleri sürüp çıkarır idi. (30)
***

KA’BE’DE BİR ÂŞIK KÖYLÜ

Şeyh Şibli Hazretleri anlatıyor: Bir gece tavaf edeceğim zaman, Ka’be’nin Rükn-i Yemani kısmında birilerini gördüm ve ben de arlarına karışıp tavafa başladım. O esnada bir köylü gördüm. Rükn-i Yemani köşesinde durmuş, ellerini açmış şöyle yalvarıyordu: “Ya Rabbi! Kaç kere senin bu evine geldimse de, hep mahrum döndüm. Acaba benim seni sevdiğim gibi sen de beni seviyor musun? Yoksa sevmiyor musun? Bunu bu defa bana bildirmeden buradan ayrılmıyacağım ya Rabbi!

Şibli Hazretleri diyor ki: O anda Rükn-i Yemani’den bir elin çıktığını ve o el üzerinde şöyle yazıldığını gördüm: “Seni ben ezelde sevdim, şimdi de seviyorum.” Köylü elini uzatıp o elin içine elini koydu, yüzünü Rükn-i Yemani’ye (Ka’be’ye) döndü, yanına gittim, ruhunu teslim etmiş idi. Alnında ise, bir yeşil hat ile şöyle yazılmıştı: “Seni seçtim ve sevdim. Halen de seviyorum. Seninle ben ahd-i evvel üzereyim.” (31)

İbrahim bin Ethem Hazretleri, tâcını-tahtını Allah aşkına terk eden bu Sultan; günlerce yaya yürüyerek, gözyaşlarını sel ederek, nihayet Ka’be’nin kapısına geliyor ve Allah’a şu mealde iltica ediyor:

Âsi kulun sana evine geldi Allah’ım!
Günahlarını i’tiraf edip, sana yalvarıyor Allah’ım!
Eğer onu afv edersen, elbette bunu yaparsın.
Eğer sen afv etmezsen, bana kim merhamet eder Allah’ım?
Sonra da secdeye kapanıyordu...

***

SURET-İ KA’BE, HAKİKAT-İ KA’BE

Bir Suret-i Ka’be, bir de Hakikat-i Ka’be vardır.

Hakikat-i Ka’be, ma’bûdün bi’l-hak olan bizzat Hz. Allah’tır.

Mevcut Ka’be ise, Suret-i Ka’be, Halef-i Ka’be’dir.

Bizler, emrolunduğumuz için, emre binaen ona döner ve onun etrafında tavaf eder, döneriz. Yoksa ibadet etmek için değil, biz ibadetimizi ancak Allah’a yaparız
.” (Süleyman Hilmi Tunahan kuddise sırruh)

***

SON SÖZ

- Ey hacılar! İhram giymek üzere elbiselerinizden soyunurken, günahlardan soyulduğunuzu ve Allah’ın huzuruna ihram gibi bir kefenle gideceğinizi düşünün! Unutmayın!

- Ey hacılar! Ka’be’ye ulaşınca, şükredin. Secdeye kapanın veya ellerinizi açarak dinimiz, milletimiz, memleketimiz için namus ve iffetimizin kurtulması için yalvarınız.

- Ey hacılar! Arafat’a çıkınca, orada tecelli edecek İlahi rahmeti düşünün. Rasûlüllah’ın Veda Hutbesi’ni hatırlayın. Kendinizi iyi hazırlayın. Ve orada çok çok gözyaşı dökün. Bilin ki orada Rasûlüllah’ın altındaki deve (Kusva) bile dayanamamış, ağlamıştı.

- Ey hacılar! Medine’de Ravza’nın kubbesi görününce artık oturmayın, dedi-koduyu kesin, Bâbü’s-Selâm’dan şefaat ya Rasûlellah! diye diye gözyaşları içinde Rasûlüllah’ın huzuruna varın.

- Ve ey hacılar! Ne olur, sizden ricamızdır, sakın gittiğiniz gibi geri gelmeyin. Zira bugün bu millet ne çekiyorsa, onun büyük kısmını da zengin hacı kimselerin şuursuzluğundan, vurdumduymazlığından, bana neciliğinden, bana dokunmayan yılan bin yaşasın felsefesinden çekiyor, bunu unutma! Uyan, uyan ve öyle geri dön!

Nitekim Peygamberimiz yukarda da arz ettiğimiz bir hadisinde, “İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki, ümmetimin zenginleri, hacca turistlik gezi yapmak için, orta hallileri ticaret yapmak için, kurraları (âlimleri) duysunlar, desinler (riyakârlık-gösteriş) için, fakirleri de dünyalık isteyip (zengin olmak için) hacca gidecekler ve hiç birinin niyeti Allah rızası olmayacak” buyuruyor. (32)

Ey hacı kardeşim! Kendine dön ve sor! Bu dört sınıftan birine dahil miyim, yoksa bunlardan hariç, sırf Allah için haccedenlerden miyim, diye...

Rabbim bizleri ve topyekün Ümmet-i Muhammed'i, hac dahil bütün ibadet-taat ve hizmetlerde, sadece rızasını gaye edinip onu hedefleyen kulları arasına ilhak eylesin. (33)


DİPNOTLAR
(1) Âli İmran, 3/97
(2) el-Bakara, 2/196
(3) el-Ankebut, 29/67)
(4) el-Kasas, 28/57)
(5) Hadis-i Kudsi, Nesâihu’l-İbad kenarı, S. 34
(6) Riyazu’s-Salihin, Hac Bahsi, Hadis No: 1270
(7) el-Gazali, İhya, C. 1, S. 264
(8) Riyazu’s-Salihin, C. 2, S. 522
(9) Kütüb-i Sitte Muhtasarı, c.17 Had. No: 6878
(10) Mehmed Fevzi, İyanü’l-Mesalik fî Beyani’l-Menasik
(11) Âli İmran, 3/96-97
(12) el-Hac, 22/29-33
(13) el-Bakara, 2/127-128
(14) el-Hac, 22/26
(15) el-Hac, 22/27-30
(16) el-Bakara, 2/197-200
(17) el-Bakara, 2/158
(18) el-Hac, 22/36
(19) el-Maide, 5/2
(20) el-Maide, 5/95-97
(21) Levâkihu’l-Envar, S. 290
(22) el-Gazali, İhyau Ulûm
(23) Muhtaru’l-Ehadis, Hadis No: 537; bkz İmam Ahmed, Müsned, 1, 307
(24) Muhtaru’l-Ehadis, Hadis No: 538
(25) el-Gazali, İhya, C. 1, S. 249
(26) el-Bakara, 2/197
(27) el-Gazali, İhya, C. 1, S. 250
(28) Riyasu’z-Salihin, C. 2, S. 521
(29) İmam Şa'ranî, Levakihu’l-Envar fî Tabakati’l-Ahyar, S. 91
(30) İmam Şa'ranî, Levakihu’l-Envar fî Tabakati’l-Ahyar, S. 91
(31) Altıparmak Peygamberler Tarihi, S. 25
(32) Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî, Ramuzu’l-Ehadis, S. 503
(33) el-Mevâizu li’l-ihvân, min Şuabi’l-İman, gayr-i matbu

Go to top