Sitemizdeki var olan binlerce üyelik, altyapı yenilemesi sebebiyle kaldırılmıştır. Yeniden hızlıca üye olup>> soru gönderebilirsiniz.

Halis ECE


YARATILIŞ GÂYEMİZ VE NEFSİMİZ

Hani bir fıkra vardır, anlatırlar; babası oğluna bir bağ bağışlamış, ama oğlu ona bir salkım üzümü çok görüp vermemiş... İşte nankör insanın hâli de fıkradaki bu oğula benzer. Oysa insanın yaratılış gâyesi, Yaratanına kullak etmektir. Kulluk ise şükrü gerektirir, nankörlüğü değil.

Hâlıkımız, bize bir ömür ve bu ömür içinde sayısız nîmetler bahşetmiştir. Yirmidört saatlik bir günümüzü nerelerde kulandığımıza baktığımız zaman, ne kadarını Allah için ayırdığımızı gözden uzak tutmamalıyız.

Üzerinde yaşadığımız, bildiğimiz ve bilmediğimiz bütün mülk Allâh’ındır. Onun nîmetleriyle yaşıyoruz. Ama her şeyin kendi arzumuza uygun olmasını istiyoruz... Uymadığı zaman isyan ediyoruz.

Nedense nefsimizin kırılmasına, gücenmesine aslâ tahammül edemiyoruz. Halbuki Nemrud’a ilahlık iddiasında bulundurup İbrahim aleyhisselâmı ateşe attıran şey, işte bu nefistir.

Kendi saltanatına zarar veren hiçbir varlığı tanımak istemeyen nefis de, bu nefs-i emmâredir. İşte insan, bu nefsi ıslah ve tezkiye etmekle mükelleftir.

Her türlü nimet, nefsin arzularına karşı gelmek ve Allah’a kulluk etmek için verilmiştir. Nefsin gâyesi ise cehenneme bilet kesmektir.

Yüce Rabbimiz buyuruyor ki:

“Şimdi bana haber ver: Hevâ (ve hevesi)ni ilâh edinmiş; kendini, bir ilim üzerine, Allah şaşırtmış; kulağını, kalbini mühürlemiş; gözüne de perde çekmiş bir adama Allah’tan başka kim hidâyet edebilir (doğru yola getirebilir)? Hâlâ iyi düşünmeyecek misiniz?”(1)

Evet, hâlâ kendimize gelmeyecek miyiz? Bu şaşkınlık, dizginlerin nefsin elinde olması durumu daha ne kadar devam edecek?

Bir harpten dönerken ashâb-ı kirâma şöyle buyurmuştur İki Cihan Güneşi Efendimiz (s.a.v.):

“En küçük harpten en büyük harbe döndük.”(2)

Ashâb-ı Güzîn, çetin bir harpten dönerken bunun ne demek olduğunu sordukları zaman aldıkları cevap:

“Nefisle mücâhede ve mücâdele etmek, en büyük cihaddır” meâlinde olmuştur.

Demek ki en büyük düşman, nefistir ve en büyük mücâdele de nefs-i emmâre ile yapılan cihaddır. Onunla mücâdele son nefese kadar devam edecektir.

O bakımdan, kalblerimizdeki mühürleri silip göz ve kulaklarımızdaki perdeleri yırtmasını, kaldırmasını Yüce Mevlâmız’dan dileyelim. Böylece enginlere açılabilelim, her türlü ibâdet ve tâate, kulluk vazîfelerimize ve hizmet alanlarına kanatlanabilelim. Şaşkınlıktan kurtulup isyankâr nefsimizin tehlikeli uçurumlarında perişan olmayalım. Onun için de geliniz Rabbimize Resûlüllah Efendimizi’in ve vârislerinin niyâzı ile yalvaralım:

“Allah’ım, bizi, göz açıp yumucaya kadar, hatta ondan daha az bir zaman bile nefsimizin eline bırakma!” (Âmin)
***

NEFİS VE HEVÂ

İnsanoğlunun hem üstün meziyetleri, hem garip zaafları vardır. Bu cümleden olarak bâtın âlemimizi ifade eden mefhumlardan birisi de nefistir.

Kelime olarak, bir şeyin zâtı ve kendisi demek olan nefis, tasavvuf ıstılâhında değişik keyfiyetleri ifade için kullanılmıştır.

Meselâ Kur’ân-ı Kerim’de İsrâiloğulları’na hitâben, “Hemen Hâlik’ınıza (Yaradanınız’a) tevbe edip, nefislerinizi öldürünüz”(3) buyurulmuştur.
Buradaki “Faktülû enfüseküm (nefislerinizi öldürünüz)” emri, intihar ediniz mânâsına değildir. Bununla, hiçbir meşru‘ hudut tanımayan ve daima hayvanî şehvetlere meyyâl olan nefs-i emmâre ile mücâdele emredilmiştir.

Hevâ meselesine gelince...

Kelime olarak arzu ve istek mânâlarına olan hevâ, tasavvuf lisânında nefsin, süflî cihete yönelip ulvî cihetten yüz çevirmesi... Hakk’ı inkâr veya ihmâl edip, nefs-i emmârenin şehvetlerine tâbi olmasıdır.

Şöyle de diyebiliriz:

Hevâ, kişinin dînî ölçülere bakmaksızın nefsinin hoşuna giden şeylere yönelmesidir.

Hevâya tâbi olmak; insanın İslâm’dan uzaklaşmasına, ahlâken bozulmasına, amellerinde, tavır ve hareketlerinde zulüm ve azgınlığına sebep olur.

O bakımdan mü’minlerin, gerek nefs-i emmâre ile gerekse hevâlarını ilah edinenlerle mücâdeleleri kıyâmete kadar devam edecektir.

Bu mücâdelenin, bir takım zorlukları, sıkıntı ve meşakkatleri beraberinde getirmesi de muhakkaktır. Nitekim Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz buyurmuşlardır ki:

“İnsanların en çok sıkıntıya uğrayanları peygamberler, sonra sâlih amel sahibi olan kimselerdir. Kişi dinine göre belâlarla imtihan edilir. Eğer dini(ne bağlılığı kuvvetli ve) sağlamsa, belâsı daha da artırılır. Şayet dininde (imânında) zayıflık varsa, ona göre belâsı da azalır.”(4)

Binâenaleyh bu uğurda muhtelif belâ ve musîbetlere mâruz kalan Müslümanların, sabır ve sebat üzere olup vazifelerini, mes‘ûliyet ve mükellefiyetlerini hiçbir şart ve ahvâlde ihmâl etmemeleri gerekir. Gerçek sabır ve sebat ise, “Musîbetlerin ve zorlukların ortaya çıktığı hallerde kendini tutmak ve İslâm ahkâmına tâbi olmakta sebât etmek” yani hududu tecâvüz etmemektir.

Cenâb-ı Mevlâ-yi Müteâl ve’l-Kemâl hazretleri cümlemizi, sabreden, sabrında sebat gösterebilen, râbıta ve zikir ehli mü’minlerden eylesin. Âmîn...
***

NEFSİN MERTEBELERİ

Nefsin mertebeleri, yani basamak ve dereceleri yedidir:

1) Nefs-i Emmâre:

Nefs, kulun kötü ahlâk ve çirkin vasıfları, kötü his ve huyların mahalli olan lâtîfe, yani cism-i lâtîftir. Üzeri, yoğun ve kalın perdelerle örtülüdür. Bu mertebedeki nefs, kişinin en büyük düşmanıdır. Ona durmadan kötülüğü emreder. Zararlarından korunmak için, onu ezmek-kırmak ve zararsız hâle getirmek gerekir. Bunun da iki yolu vardır:

Ya riyâzatlar yapılarak, çile çıkarılarak güçten kuvvetten düşürülüp zayıf hâle getirilir...

Veya melekî rûh râbıtayla takviye edilerek o hayvanî rûha üstünlük sağlanır.

Birinci yol zor ve meşakkatli olduğu kadar, tehlikelerle de doludur.
İkinci yol ise daha emin, daha kolay ve çok daha kestirme bir yoldur.

Nefs-i emmâre kâfirdir, her şeyi inkâr eder. Asla kendinden üstün bir şey kabul etmez. Bu nefis, hakîkati bulamayanların nefsidir.

Tasavvuf kitaplarında, “Ve hiye nefsü'l-kâfirîn ve'l-fâsikîn” diye anlatılır. Yani bu nefis, kâfirlerin ve fâsıkların nefsidir.

Kısacası, inkârcıların ve İlâhî emirlerin dışına çıkan, büyük günah işleyen veya küçük günahları sürekli biçimde yapan kimselerin nefisleri emmâre mertebesindedir.

Yûsuf aleyhisselâm bir peygamber olduğu halde nefsiyle alâkalı olarak diyor ki: “Ben nefsimi tebriye etmem (temize çıkarmam). Muhakkak ki nefis, Rabbimin rahm’ettikleri (rahmetiyle korudukları) hâriç, elbette mubâlağa ile kötülüğü emredicidir!”(5)

Evet, o bir peygamber iken böyle söylüyorsa, ya bizim gibi sıradan insanların nefisleriyle olan durumu ne olabilir! Çok çok iyi düşünmek ve ona göre değerlendirip tedbirini almak gerekir.
***

2) Nefs-i Levvâme:

“Ve hiye nefsü's-sâlihîn mine'l-mü'minîn.” Yani bu nefis, sâlih mü'minlerin nefsidir.

Kabahatini anlayıp da pişman olanların ve daha iyisini yapamadığından dolayı kendini kınayanların nefsidir. Üzeri, hafif ve ince perdelerle kaplıdır.
Bu nefis, süflî arzulara karşı gelir ve kötülük yaptığı zaman sahibini kınar, onu hesaba çeker.

Nefs-i levvâme, emmârenin bir üst derecesidir. Rabb’imiz bunu, “... nefs-i levvâmeye yemîn ederim”(6) buyurarak, ehemmiyetine binâen yeminle bildirmiştir.
***

3) Nefs-i Mülheme:

Cenâb-ı Hakk'ın, takvâ ile fücûru kendisine ilhâm ettiği, isyan ile ibâdet arasındaki farkı idrâk ettirdiği nefistir. Üzeri, nûr ve zulmet karışımı perdelerle kaplıdır.

Tarîk-ı rûhânîde olanların nefsi, nefs-i mülheme'dir.
(Bazı kitaplarda “mülhime” olarak zikredilir ki yanlıştır; doğrusu, yukarıda geçtiği gibi “mülheme”dir. Yani ilhâm eden nefis değil, ilhâm alan, kendisine ilhâm olunan nefistir.)

Allah Teâlâ'nın ilhâmına kavuşan bu nefisle alâkalı olarak Kur’ân-ı Kerim'de, “Nefse ve onu tesviye buyurup, fücûrunu ve takvâsını kendisine ilhâm edene yemîn olsun”(7) buyurulmaktadır.
***

4) Nefs-i mutmainne:

Râbıta” ve “zikrullah” ile mutmain olan (sükûn ve istikrâra kavuşan) kimselerin nefsidir. Üzerinde nûrlu perdelerin ağırlıkta olduğu bir makamdır.

Füyûzât-ı İlâhiyenin nüzûlü ile meydana gelen sükûn ve istikrâr makamı ki, buna ehlüllâhın hepsi dâhildir.

Cenâb-ı Hak bu nefse Kur’ân-ı Kerim'de, “Ey mutmainne olan nefis!..”(8) kelâmıyla hitap etmektedir.
***

5) Nefs-i Râzıye:

Burası, Nefs-i Mutmainne'nin en a‘lâ mertebesidir. Hazret-i Mevlâ'nın lûtuf ve ikrâmından meydana gelen rızâ makâmıdır.
Cenâb-ı Mevlâ-yi zû'l-Celâl ve'l-Kemâl hazretleri, Kur’ân-ı Kerim'de bu nefse, “Rabbine dön, râzı olarak...”(9) kelâmiyle hitap etmektedir.
***

6) Nefs-i Merzıyye:

Bu, Hazret-i Allâh'a bağlıdır. “Ve rıdvânün minallâh (Allah'tan büyük bir rızâ)”(10) makâmı ki, kulun nâil olabileceği en yüksek rütbedir. “Radıyallâhü anhüm ve raduu anh (Allah onlardan râzı, onlar da Allah'tan râzı olmuşlardır)(11) mertebesidir.
***

7) Nefs-i Sâfiye: Diğer bir tâbirle, Nefs-i Zekiye.

Nefs-i Sâfiye mertebesine, enbiyâ ve mürselînin dışında hiçbir kimse çıkamaz... O, peygamberlere mahsus bir makamdır.(12)
***

NEFİS VE NEFS-İ EMMÂRE ÜZERİNE

“Nefis” hayat, his ve irâdeli hareket kuvvetini taşıyan, kalb ve ruh gibi latîf bir cevherdir. İnsanların yaşamasını, üremesini, dünya için çalışmasını temin eden kuvvettir. Buna hayvânî ruh da denilmiştir.
O, bedeni aydınlatan bir cevherdir. Ölüm esnasında ışığı, bedenin içinden ve dışından kesilir.

Uyku vaktinde ise, bedenin içinden değil, sadece dışından kesilir. O bakımdan uyku ve ölüm aynı cinstendir.

Ancak ölüm, küllî (topyekün) kesilmedir, uyku ise eksik yani kısmî kesilmedir.

Bundan da anlaşılıyor ki; Cenâb-ı Hak, nefis cevherinin bedenle olan münâsebetini üç şekilde düzenlemiştir:

1. Eğer nefsin ışığı bedenin bütün cüzlerine, yani içine ve dışına ulaşmışsa, bu uyanıklık hâlidir.

2. Şayet nefsin ışığı, bedenin içinden değil de dışından kesilmişse, bu uyku hâlidir.

3. Tamamiyle kesilmişse bu ölümdür.(13)
***

Tasavvuf ilmine göre, nefsin mertebeleri, daha önce kısaca temas ettiğimiz gibi, yedidir. Bunlar;

Nefs-i emmâre, Nefs-i Levvâme, Nefs-i mülheme, Nefs-i Mutmainne, Nefs-i râzıye, Nefs-i merzıye, Nefs-i sâfiye'dir. En tehlikelisi de Nefs-i emmâredir.

Bu sebeple, onun hilkâti ve cibillî huyları üzerinde biraz durmak istiyoruz... Ve sözü ehline, Miftâhu’l-Kulûb sahibi el-Hâc Mehmed Nûri Şemseddin (k.s.) hazretlerine bırakıyoruz:

“Nefs-i Emmâre erbâbı, hayvanlar gibidir; hatta onlardan da kötü ve aşağıdır. Zira o kimsenin sultânî rûhu, nefs-i emmârenin esîridir. O vaziyette kaldıkları için de, ekserisi son nefeslerinde imansız gider, ebedî cehennemde kalırlar. Ancak az bir kısmı imanla gidebilir. Onlar da ikâba (cezaya) lâyık ve azâba müstehak olurlar.

Nefs-i emmâre bilcümle kâfir, münâfık ve fâsıkların nefisleridir. Buna hayvanî rûh denilir. İşte bu kimselerin hayvanî rûhları, sultanî rûhlarını büsbütün esir almıştır. Onun için ekserisi, bu âlemi imansız olarak terk ederler. (Neûzü billâhi teâlâ: Onun şerrinden Allah Teâlâ’ya sığınırız.)
Demek oluyor ki, âdemoğlunda iki ruh vardır. Birine hayvanî rûh denilir. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın Celâl sıfatının tecellîsidir. Diğerine de sultanî rûh adı verilir. Bu da Cenâb-ı Hakk'ın Cemâl sıfatının tecellîsidir.
***

HAYVÂNÎ VE SULTÂNÎ RÛHUN ZEVKLERİ

Beden ikliminde, bu iki pâdişahın yani hayvanî rûh ve sultanî rûhun birer vezîri ile birer de şeyhulislâmları vardır. Onlarla vücut ikliminde tedbîr ve tasarrufta bulunur. Meselâ, hayvanî rûhun vezîri akl-ı maâş (dünyayı düşünen akıl), fetvâ merciî de şeytandır. Onlarla istişâre eder. Sultanî rûhun vezîri ise, akl-ı maâd (âhireti düşünen akıl), şeyhulislâmı da melekdir; o da bunlarla istişârede bulunur.

Hayvanî rûhun zevki yiyip içmek, giyinip kuşanmaktır. Yani zâhirde insana lezzet verecek ne kadar şey varsa, onların hepsinden keyif alır ve kuvvet bulur; böylece sultanî rûha gâlip gelir.

Sultanî rûhun zevki; râbıta, zikir, tefekkür, ibâdet, İlâhî emirlere itâat ve onları icrâ, yasaklardan da ictinab etmektir, kaçınmaktır. Yani bâtında rûha safâ, lezzet ve kuvvet veren İlâhî emirlere boyun eğmekle insan hayvanî rûha gâlip gelir. Velhâsıl, sultanî rûhun, hayvanî rûha gâlibiyeti, İlâhî emir ve yasaklara riâyetle mümkündür.

İşte bu iki kuvvet, vücut ikliminde hükmederler. Birinin sıfatı, diğerinin sıfatına muhâliftir, aykırıdır. Ve biribirlerine tamamen zıt oldukları için, daima muhârebe ve mücâdele hâlindedirler.

Hayvanî rûhun aslı, emmâre sıfatıdır ki, buna nefis adı verilir. Bu sıfat, Cenâb-ı Hakk'ın Celâl sıfatının mazharıdır. Dâima Hakk'ın rızâsına aykırı şeylerden zevk alır, kuvvet bulur.

Sultanî rûhun aslı, sâfiye sıfatıdır. Ona, insânî sıfat denilir. Cenâb-ı Hakk'ın Cemâl sıfatının mazharıdır ki; dâima onun rızâsında bulunup, ondan bir adım dahi ayrılmak istemez.

Bu sebeple hayvanî rûh ile sultanî rûh birbirlerine zıttırlar, vücut ülkesinde muhârebe ederler. Meselâ bir insan, vücudunda, sultanî rûhu hayvanî rûhuna gâlip olmadığı halde, hayvanî rûhu kendi hâline bırakırsa, emmârelik sıfatında kalır... Ve hayvanî rûhu sultanî rûhuna gâlip olan bu kimse, zamanla hayvan gibi olur. Belki daha da alçaklaşır, dünya ve âhireti husrâna uğrar. [Nitekim bunlar hakkında Mevlâmız şöyle buyurmuştur: “Andolsun ki, cinlerden ve insanlardan bir çoğunu cehennem için yarattık. Onların kalbleri vardır, fakat onunla hakikati anlamazlar. Gözleri vardır, lâkin onlarla görmezler. Kulakları vardır, ama onlarla işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibidirler. Hatta daha da aşağıdırlar. Bunlar, gâfillerin ta kendileridir.”(14)]

Ama sultanî rûh, hayvanî rûhu kendi hâline bırakmayıp onunla her an mücâhede ve muhârebe ederse; işte o zaman, hayvanî rûhu –ister istemez– kendisine bağlar ve her emrine itâat ettirerek İlâhî emirleri icrâ eder. Bu kimselerin felâha ereceği ümit edilmekle beraber, hüsrâna düşmelerinden de korkulur; zira nefsin hîlesi çoktur.
***

NEFS-İ EMMÂRE ERBÂBI HEM AĞLAR HEM OYNAR

Nefs-i emmâre sahipleri, dünya ehlidirler; kalbleri mâsiyet zulmetleriyle kararmıştır. Kendilerine nasîhat fayda etmediği için –yukarıda da ifade edildiği gibi– ekserisi bu âlemi imansız olarak terk ederler!

Nefsin ikinci mertebesi olan levvâme zümresine mensup insanların, nefisleri emmâre sıfatında, kendileri ise ukbâ ehlidirler. Bunların çoğunluğu imanla giderler. Lâkin emmârede bulunup, bazı menhiyâttan sakınmadıkları için, azap ve ikâba da müstehak olurlar.

Tasavvuf erbâbından, nefs-i emmârede bulunanlar, râbıtadan ve zikirden asla zevk alamazlar. Her an ve her nefes inkıbaz-ı derûndan (mânevî tıkanıklıktan) kurtulmaz, feyz alamazlar. Yaptıklarının ekserisi menhiyât olur, (haramlar- yasaklar cinsindendir). Yani kürsü dibinde ağlayıp, köçek önünde oynar. Kendinde zuhûr eden mâsiyet, ona iyi görünür. Onun için asla tevbe ve istiğfar etmezler.

Eğer bir kimse, nefs-i emmâre sahibine, ‘Sende çirkin fiiller var, tevbe ve istiğfar et’ dese, kızıp öfkelenerek, ‘Bende öyle fiiller yoktur’ der ve ona düşman kesilir.

Bunların zikrinde ve fikrinde aslâ sebat yoktur. Bazan devamlı olarak çalışır, bazan kendisini büsbütün hevâ ve hevese kaptırıp gider. Bazı kere de ehlüllâhın himmeti ile kendisine pişmanlık gelip, işlediği kötülüklere tevbe ve istiğfar eder. Kendisini her şeyden alçak görüp, ‘el-Amân’ diye feryâd ederek yardım istemeye başlar.

Eğer nefs-i emmârede olan kişi (sâlik-mürîd), kâmil ve (mükemmil) bir mürşidin elinde olursa, onun kudsî kuvveti berekâtiyle kısa zamanda nefs-i levvâmeye çıkabilir. Fakat, mürşid noksan olursa, o hâl ile kalıp, büyük tehlikelere düşmesinden korkulur.

Sözün kısası, emmârede olan sâlike, hiçbir şekilde vuslat nasip olmaz; hatta imansız gitmesinden korkulur.’(15)
***

NEFS-İ EMMÂRE VE NEFSİN İTHÂMI(16)

“Allah yolunda, Allah (rızâsı) için (Allâh’ın velî kullarına) hürmet ve saygı göstermek vardır. Bunun mu‘tedil bir tarzda yani ne eksik, ne fazla, orta kararda ve münasip ölçüde kullanılması lâzımdır. Aynı zamanda nefsi ithâm etmeye/suçlamaya taalluk eden husus ve ifâdelerde de hakiki vaziyeti tecâvüz etmemek/aşmamak evlâdır.

"Tasfiye ve tezkiye yolunda (yani şerîat ve ma‘rifet esasları dâhilinde kalbini safîleştirme ve nefsini temizleme hususunda) Hak ve hakikat tâliplerinin, nefsini kötü bilmesi ve onu daima itham altında tutması kadar faydalı bir hâl yoktur. Bu hâl câri ve hâkim olunca, sülûk (ma‘rifetullahta Hakk’a giden yola girmek ve o yolda mesâfe alabilmek) çok kolaylaşır.
Nefs-i emmâre bir taraftan en fenâ, şerîr (kötü ve kötülük işleyen), fesatçı (ve şerrin menbaı) olan bir mahluktur, tasfiye ve tezkiyeden sonra ise en a‘lâ, ekmel ve kudsî bir mahluk olur.

"Nefis emmârelikte iken fenalıkta, şerlilikte öyle bir derecede bulunur ki, kendisi:

● Herkesin hâkimi olmasını ister.

● Herkesin kendine muhabbet etmesini, kendinin kimseye muhabbetle mukayyed (bağlı) olmamasına tâliptir.

● Herkesin kendine muhtaç olması, kendinin kimseye muhtaç olmaması maksûdudur, arzu ve emeli budur.

● Hatta, içinden gelen hırs ve arzusu, gâyesi; herkesin kendine ibâdet etmesi, kendinin ise Allâh’ı ma‘bûd kabul etmemesi yönündedir.

● Yine bu nefis, kötü ve çirkin huylulukta öyle bir mertebededir ki; Mevlâ-yi Müteâl (Allâhü Teâlâ) ile (ilahlıkta) şirkete (ortaklığa) bile râzi olmaz. Zât-ı Akdes-i İlâhî’nin (yani Allahü Teâlâ’nın) bile kendine mahkûm olmasını ister. Onun bu hâli, ulûhiyet iddiâsından başka bir şey değildir.

"Nefs-i emmârelikte bulunanların mânevî halleri; şuûrlu, şuûrsuz (yani anlasa da anlamasa da, idrâk etse de etmese de) işte böyledir. Fakat bu umûra şuûr; gafletin ve cehâletin gılzati (büyüklüğü) sebebiyle, bâtın gözü ve idrâki açık olmayanlar için imkânsız gibidir. Onun için Mevlâ-yi Müteâl (Allâhü Teâlâ) hadîs-i kudsîsinde, “Âdi nefseke feinnehe’n-tesabet bi-müâdâtî” buyurmuşlardır ki, meâli: “Nefsine adâvette ol, zira o benim adâvetime nasb-ı nefs etmiştir (bana düşmanlık için dikilmiştir)".

"Şu halde nefse, onun iştihâlarına, hevâlarına (arzu ve isteklerine) tâbi olan, Mevlâ’nın emirlerine, rızâlarına âsîdir. Nefsi ile berâber olan (öylesine bedbaht bir kişidir ki), onunla Allah adâvettedir. Nefis, Allâh’a adâvette (düşmanlıkta) onun yardımcısıdır. Nefse muhâlefet ise, Allâh’a ve emrine itâattir, nefse de adâvettir, yardımcı olmamaktır. Böyle bir kimse elbette Allah’la beraberdir, Allah da onunladır. Mevlâ’ya dostluk yolundadır. Hubb-i Mevlâ’ya yani Allah sevgisine yol ve mahal olacak mevkidedir. Şüphesiz Hüdâ’nın dostlarından olacaktır.

"O halde, nefse muvâfakatin, ona uymanın insanı nasıl bir ebedî felâkete çekip sürükleyeceğini, ona muhâlefetin ise ne derece sermedî-dâimî bir saâdeti hâsıl eyleyeceğini teemmül etmek (iyice, etraflıca düşünmek) lâzımdır. Onun için; Şâhi’l-küll Nakşibend Hâce Bahâüddîn Muhammed hazretleri, “Ben Allâh’a en akreb (en yakın) bir yol buldum. O da nefsin şerâretini (kötülüğünü) anlayarak dâima ona muhâlefettir (zıt ve aykırı hareket etmektir)” buyurdular. Yine Şâh-ı Nakşibend (k.s.), “Nefsini Firavun’dan a‘lâ (üstün) gören, bu yolda vâsıl-ı hakîkat olamaz (hakikate kavuşamaz)” buyurmuşlardır. Bu sözler, uzun şerhe ve îzâha muhtaçtır.

"Mâlumdur ki; mâsûmiyet (günahsızlık) peygamberlere mahsûr, yani onlarla sınırlandırılmıştır. Mahfûziyet (korunmuşluk) de mü’minlere hasredilmiş, onlara mahsus kılınmıştır. Nübüvvete taalluk eden umûrda (peygamberlikle alâkalı hususlarda) kat‘iyyet vardır. Velâyete terettüp eden umûrda (velîliği alâkadar eden işlerde) ise zan vardır.

"Hâtime (yani son nefesin, âkıbetin nasıl olacağı); Allah bildirmedikçe herkese meçhûldür (belli değildir). İmana da, küfre de kayması muhtemeldir. İş böyle olunca, Firavun’la karşılaşmak nasıl olur?!..

Peygamberlerden mâadâsının hâtimesi meçhûldür (onlardan başkasının sonunun ne olacağı bilinmez). Elde vahiy yoktur. İlham ve keşif, sahibinden mâadâsına huccet olmaz (yani feyz yoluyla kalbe gelen hususi mânâ ve ilimler; perdenin ötesindeki gaybî hususlara, işin hakikatine, ma’nen yaşayarak ve görerek vâkıf olmak, kişinin kendisinden başkasına delil olmaz), hatta kendisine de...

"Bu takdirde, hâtime husûsunda dâima titreyip ürpermek lâzımdır. Allâh’a iltica ve karâr eylemek (Allâh’a sığınıp, hâlin hakikatinden tereddüdü-şüpheyi yok etmek) iktizâ eder. Havf ile reca beyninde (korku ve ümit arasında) bulunmak en sağlam ve en kuvvetli hâldir. Bu ibâdet ve kulluk vazifelerini yerine getirerek gaybî tasarruflara boyun eğmek gerektir. Emnin, ye’sin (âkıbetten emin olmak veya ümit kesmenin) ifrat ve tefrît cereyanlarına kapılmak, kendini perişan eylemektir. Tedbirsiz, fâidesiz bir hâldir.

"Bu umûr (buraya kadar anlatılan hususlar, emirler, vazîfeler) nefsin yüzüne çarpılırsa, onun soluğu münkesir olur, (nefesi kesilir). Tasallutu kırılır, musallat olup rahatsız edemez. Tasarrufu za‘fiyete uğrar. Bunun derecesiyle mütenâsiben (ölçülü ve uyumlu olarak) hürriyet artar. Mevlâ’ya karşı ibâdet ve ubûdiyet başlar. Mevlâ’nın lûtuf ve muvaffak kılması ile reddolunmuş kötü sıfatlar giderek, rızâ-yi İlâhî’ye uygun sıfatlarla ittisâf eder (vasıflanır, güzel ahlâka sahip olur). İtmi’nân emâreleri (nefs-i mutmainnenin işâret ve alâmetleri) yüz gösterir. Ubûdiyet şerefi ve sarsılmaz bir kulluk mertebesi tahakkuk eder. Ölmeden evvel ölmüş, sonra da ölmemek üzere dirilmiş olur. Bu Allahü Teâlâ’nın bir fazl u ihsânıdır ki; geçen açıklamalar dâiresinde harekete muvaffak kılınanlar hakkında cârî ve müstahık (geçerli ve lâyık) olur.
Allahü Teâlâ bütün tâlipleri bu hakikatle tahakkuka (ona nâil olmaya) mahz-ı fazliyle (sırf lûtfiyle) tevfîk-ı kâmil atâ (tam bir muvaffakiyet ihsan) ve inâyet buyursun.” Âmîn.
***

ANLAYIŞSIZ HASIM

Yahyâ bin Muaz (k.s.) hazretleri:

– Hasmın anlayışlı biri olması, kişinin şansındandır. Benim hasmımda ise hiç anlayış ve insaf yok, buyurmuştu.

Kendisine sordular:

– Senin hasmın kimdir?

Şöyle cevap verdi:

– Nefsimdir!.. Onun hiç anlayışı yok… Ona kalsa, dünya hayatında tadacağı, anlık-geçici zevkleri, ileride elde edeceği dâimî ve ebedî cennet nîmetlerine tercih edecek…

Evet, hakikaten de insanın en büyük hasmı ve düşmanı kendi nefsi, yani nefs-i emmâresidir.

Nitekim Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz, “Senin en büyük düşmanın, (merkezi) iki kaşının arasında (olan) nefsindir” ihtârı ile uyarıyor.

Cenâb-ı zû’l-Celâl ve’l-Kemâl Hazretleri de yine biz kullarını nefsin ne amansız bir düşman olduğu hususunda îkaz için hâdis-i kudsîsinde buyurmuştur ki: “Nefsine adâvet et (ona düşman ol); zira o benimle adâvete nasb-ı nefs eylemiştir (düşmanlığa kalkışmıştır.)”
***

ALLAH YOLUNDA NEFİSLE BİRLİKTE YÜRÜNMEZ

Ali bin Müzeyyen (k.s.) hazretlerinden:

“Allah yolunda nefisle birlikte yürümek isteyen, daha ilk adımında hata etmiş demektir. Nefsini terk edip de, ihlâs ile, her şeyde Allâh’ın rızâsını düşünerek yola çıkarsa, Allah Teâlâ onu zâtına kavuşturur.”
***

İŞİN ASLI KALBE DAYANIR

İmâm-ı Rabbânî (k.s.) hazretleri Şeyh Muhammed Çeterî’ye gönderdikleri mektupta şunları yazmaktadır:

“Bilmiş olasın(ız) ki, işin aslı kalbe dayanır. Eğer kalb, Allah Teâlâ'dan başkasına meftûn-tutkun ve bağlanmış ise, o kalb harab ve ebterdir; yani vîrandır, hayırsızdır.

“Yalnız zâhirî ibâdetlerle ve sûrî amellerle bir şey hâsıl olmaz, elde edilmez. Bilakis herkese lâzım olan; Allah Teâlâ'nın gayri hiçbir şeye iltifat etmeyen selîm (temiz ve sağlam, mutmain ve müsterih) bir kalb ve şerîatın yapılmasını emrettiği bedene bağlı sâlih amellerdir. Şu hayatta ruhsuz beden tasavvur edilemeyeceği (düşünülemeyeceği) gibi, sâlih ameller olmadan da kalbin sâlim (sağlıklı ve temiz) olduğunu iddia etmek bâtıldır, boş sözden ibarettir.

“Kalıpla (bedenle) yapılması gereken sâlih ameller olmadan, kalble alâkalı hallerin hâsıl olması (elde edilmesi) da muhâldir, mümkün olmaz. Bu zamanda ise mülhidlerden pek çoğu, bu elde edilmesi mümkün olmayacak şeyin iddiâsındadırlar. [Meselâ: Sen benim abdestle-namazla alâkam olmadığına bakma, benim kalbim temizdir... derler. Bu ve benzeri laflar, boş lakırdıdan ibârettir.]

“Allah Teâlâ bizleri, Habîbi (aleyhi's-salâtü ve's-selâmü ve't-tehıyye) hürmetine onların bu kötü itikatlarından necatta kılsın.”(17) Âmîn...
***

HUZÛR VE ÂFİYET NEFSİN İTMİ’NÂNI İLE MÜMKÜNDÜR

Molla Câmi (k.s.) hazretleri, bir gün dostlarından birine,
– Ne iş yapıyorsun? diye sormuştu. O da,
– Hamdolsun çok huzûrluyum, sıhhat ve âfiyet içindeyim. Dünyayı terk edip bir köşeye çekildim. Zikr-i İlâhî ile meşgul oluyorum, demişti.
Molla Câmi (k.s.) hazretleri cevap olarak;
– Huzûr ve âfiyet bu değildir. Huzûr ve âfiyet, insanın nefsinin emmârelikten kurtulup, itmi‘nâna kavuşmasıdır. (Yani, nefsin kötüyü emredicilikten kurtulup hayra sevk edici hâle gelmesi, yapılan râbıta ve zikirle sükûnete erip itmi’nan istikrar bulmasıdır.) Nefsini itmi‘nâna kavuştur da ister köşende otur, istersen insanların içinde ol, buyurdular.


DİPNOTLAR
(1) Kur’ân-ı Kerim, Câsiye sûresi, 45/23)
(2) el-Mektûbât, İmâm-ı Rabbânî, 1, 260.
(3) Kur’ân-ı Kerim, Bakara sûresi, 2/54.
(4) İbn Mâce, Sünen, 2, 1334-1335)
(5) Kur’ân-ı Kerim, Yûsuf sûresi, 12/53.
(6) Kur’ân-ı Kerim, Kıyâme sûresi, 75/21.
(7) Kur’ân-ı Kerim, Şems sûresi, 91/8.
(8) Kur’ân-ı Kerim, Fecr sûresi, 89/27.
(9) Kur’ân-ı Kerim, Fecr sûresi, 89/28.
(10) Kur’ân-ı Kerim, Âl-i İmrân sûresi, 3/15.
(11) Kur’ân-ı Kerim, Beyyine sûresi, 93/8.
(12) Süleyman Efendi Hz.’den (k.s.) nakleden, talebesi Ziya Sunguroğlu.
(13) Seyyid Şerif Cürcânî, Kitâbü't-Ta‘rîfât.
(14) Kur’ân-ı Kerim, A‘raf sûresi, 7/179.
(15) Şemseddin Nûrî, Miftâhu'l-Kulûb, Risâle-i Murâkabe, s. 36-7-8.
(16) Salâhudddin ibn Mevlânâ Sirâcüddîn, a.g.e. “Nefs-i emmâre ve ittihâm-ı nefsî” başlıklı makale
(17) el-Mektûbât, 1, 39.

Go to top