Soru sormadan önce mutlaka sağ üstteki "Arama" butonuyla sorunuzu sitede aratınız.

Herşeyin Aslı İlm-i İlahidemidir ? Biz Yaratılmadan Öncede İlm-i İlahide Hayata Mazharmıydık ? Ve Levh-i Mahfûz Ve Levh-i Mahfûz İspattada Vücutlarımız Varmı Ve Ordada Hayata Mazharmıyız ? Levh-i Mahfûzda Harici Vücutlarımız Var Mı ?

*******

1- Her şeyin aslı da fer’i de gayet tabii ki ilm-i ilahidedir. Zerreden küreye, habbeden kubbeye hiçbir şeyin Onun ilminin dışında olması-olabilmesi tasavvur ve tahayyül edilebilir mi?

2- Vücut olarak dünyaya gelmezden önce de elbette ilm-i ilahide vardık. Biraz önce de ifade ettiğimiz gibi,  aksini düşünmek mümkün mü? Sonra Rabbimiz ruhlarımızı yarattı, daha sonra da o ruhlarımız mukadder olan vakit geldiğinde bu bedenlerimize büründürülerek bilinen bu hayata mazhar kılındı.

3- Levh-i Mahfûz’da harici vücutlarımızın/bedenimizin ne işi var? Orası kader-i ilahinin yazılı olduğu yer.  Levh-i Mahfûz ve Levh-i Mahv u İsbat’ı, kaza-i mübrem ve kaza-i muallak olarak anlayacaksınız. Başka türlü karıştırırsınız. Detaylı bilgi için bkz. http://www.halisece.com/islami-yazilar-ve-makeleler/318-imanin-altinci-sarti-kadere-inanmak.html

Levh-i Mahfûz ve Levh-i Mahv u İsbat

Levh-i Mahfûz ve Levh-i Mahv u İsbat üzerinde, vaktimizin müsaadesi nisbetinde, biraz açıklamada bulunmaya çalışalım.

Kısaca, olmuşların ve olacakların, zamandaki bütün anların ve mekândaki bütün varlıkların, lâ-zamani ve lâ-mekâni mevcudatın, hâsılı her şeyin yazılı bulunduğu bir “levha”dır bu Levh-i Mahfûz... İlahi ilmin aynası, kaderin defteri, kainatın programıdır.

Bilgilerin korunduğu bu âlemin insandaki küçük örneği, “hâfıza”dır. Şehadet âleminde mercimek kadar küçük bir et sembolüyle temsil edilen hâfıza, başımızdan geçen hadiseleri, gördüğümüz yerleri, tanıdığımız insanları, duyduğumuz sesleri, tattığımız tatları, hayatımız boyunca edindiğimiz bütün intibaları, öğrendiğimiz bütün bilgileri içine alır, ama yine de dolmaz. Âlem-i halk’tan dünya ve içindekiler; dağlar-ovalar, göller-denizler-okyanuslar, gökyüzü-ay-güneş-yıldızlar... Yedi kat sema, Kürsî, Arş-ı Âlâ... Âlem-i emr ve ötesi... büyük-küçük her şey ondadır.

Bütün bu işler, o mercimek küçüklüğündeki et parçasının marifeti olabilir mi hiç!

Hâfıza, zekânın hazinesi, tefekkürün sermayesi, benliğimizin tarihidir. Ruhumuza takılan en değerli cihazlardan biridir. Hâfızasız bir zekâ işimize yaramaz. Çünkü biz, eskiden-önceden öğrendiklerimize dayanarak düşünürüz. Her ne kadar günümüzde “bilmeden düşünce üretme(!)” usûlsüzlüğü yaşansa da...

Hâfızanın bir de ebedi hayatımıza bakan yönü vardır. Hâfıza, bir senet, bir vesika, bir belgedir. Ahiretteki muhasebe vaktinde, dünyada işlediğimiz sevapları ve günahları göstererek bize şahitlik eder.

“Levh-i Mahfûz”un küçük bir misali/örnaği/enmûzecidir bize verilen... Nasıl insanın başından geçen bütün hadiseler hâfızasında yazılıyorsa, kainattaki bütün olmuş, olan ve olacak olaylar da o büyük hâfızada yazılıdır. Her iki “levha”da da, Rabbimizin (c.c.) “Hâfiz” ismi tecelli eder.

Atâ, Kaza ve Kader münasebeti

Cenab-ı Hakk'ın atâ (ihsan-lûtuf-verme), kaza ve kader namında üç kanunu vardır. Atâ, kaza kanununu, kaza da kaderi bozar. Meselâ:

Bir şey hakkında verilen karar, kader demektir. O kararın infazı, kaza demektir. O kararın iptaliyle hükmü kazadan afvetmek, atâ demektir. Evet yumuşak bir otun damarları katı taşı deldiği gibi, atâ da kaza kanununun kat'iyyetini deler. Kaza da ok gibi kader kararlarını deler. Demek atâ’nın kazaya nisbeti, kazanın kadere nisbeti gibidir. Atâ, kaza kanununun şümûlünden ihraçtır. Kaza da kader kanununun külliyetinden (tamamından) ihracıdır. Bu hakikate vâkıf olan ârif: 'Ya İlahî! Hasenatım senin atâ'ndandır. Seyyiatım da senin kaza'ndandır. Eğer atâ'n olmasa idi, helâk olurdum' der.”

Yani Atâ, Rabbimizin vermesi-ihsanı bir şey hakkında verilen kararın iptali ve hükmün kaza edilmekten afvedilmesi, şeklinde tarif edilmektedir. Atâ denilince, o Rahîm u Kerim'in ve Gafûru'r-Rahîm'in af ve ihsânı anlaşılır.

Atâ’nın kaza kanununu, kazanın da kaderi bozması

Bu husus şöyle açıklayabiliriz: Mesela bir sultanın/padişahın umumî kanunları yanında bir de belli günlerde tatbik ettiği hususi af ve atâ kanunu vardır. Padişah o günlerde, suçlulardan bir kısmını afveder, diğer bir kısmının cezalarını hafifleştirir... Bir kısım vezirlerinin / memurlarının ise rütbelerini yükseltir ve maaşlarını artırır. İşte, daha önce umumî kanunla takdir edilen ceza, rütbe ve maaşlar, bu atâ kanunuyla yürürlükten kaldırılmış olur. Örnek:

Bir şakînin/teröristin işlediği bir suça karşılık on yıl hapis yatması takdir edilmiş olsun... Atâ kanunuyla bu cezanın afvedilmesi halinde artık ceza infaz edilmez ve atâ, kaza kanununu bozmuş olur. Cezanın kaza edilmemesiyle de kader kanunu, yâni onun suçuna mukabil takdir edilen on yıllık hapis cezası bozulmuş olmaktadır.

İşte, bu misâl gibi, insanların işledikleri günahlara karşılık, kendilerine takdir edilen uhrevî cezalar Cenâb-ı Hakk'ın atâ kanunuyla, yâni O'nun af ve ihsanıyla kaza edilmekten alıkonmakta ve böylece atâ kanunu kaza kanununu bozmaktadır. Aynı şekilde, kazanın bozulmasıyla kader kanunu da bozulmuş, takdir edilen ceza değişikliğe uğramış olmaktadır.

Bir başka misal:

Kul, bir günah yerine gitmek niyet ve meyliyle evden çıkar... O bu niyetle irâde düğmesine dokunduğu için, Allah da meylinin neticesini yaratacak ve onu irâde ettiği yere götürecektir. Fakat, o kulun güzel bir hali, Allah’ın (c.c) hoşuna gidecek bir tarafı, söz gelimi gecesinin zülüfünde iki damla gözyaşı ya da arabasıyla bir-iki arkadaşını bir zikir meclisine, bir sohbete götürüşü vardır da, bunlar Rahmet-i İlâhî'yi ihtizaza getirmiştir... Ve Allah (c.c.), yolda o kulun karşısına kendisini günah mahalline değil de gülzâra götürecek bir arkadaş çıkarır ve kulun iradesiyle hak ettiği hükmü değiştirir. İşte, Allah’ın (c.c) sebepli-sebepsiz kulu hakkındaki bir hükmü veya bir kazâyı onun lehinde değiştirmesi, O’na ait bir atâdır.

Diğer taraftan atâ, kaza kanununun şümûlünden ihraçtır. Şöyle ki: Bir günah için takdir edilen ceza küllî (umumi) bir kanun iledir. Yâni, şu suçu işleyene şu ceza verilir, şeklindeki takdir, küllidir. Söz konusu suçu işleyen bir kimsenin tevbe etmesi halinde, günahının afvedilmesi ile kaza kanununun şümûlünden bir ihraç durumu hâsıl olmaktadır. Bu ise aynı zamanda, kader kanununu külliyetinden bir ihraç mânâsındadır.

Yukarıda açıklamaya çalıştığımız kaide, kaderin değişip değişmediği sorusunu hatıra getirmektedir...

Levh-i Mahv u İsbat nedir?

Levh-i Mahv u İsbat, eşyanın yazılıp silindiği zaman sayfasıdır.

Yani, sabit ve daim olan Levh-i Mahfûz’un mümkinat dairesinde daima ölüm ve hayata, varlık ve yokluğa mazhar olan eşyada değişebilen bir defterdir, yazılan-bozulan bir levhadır ki, zamanın hakikati odur.

Cenab-ı Hak, ilmindeki manalardan bir kısmını zamanın sayfasında yazmakta, daha sonra ölüm kanunuyla bunları silip yenilerini göstermektedir.

Eşyanın, Allah’ın ilmindeki halinde zaman söz konusu değildir; ezel ve ebed beraberdir. Bunların vücuda gelmeleri belli bir tertip ve sıra iledir, böylece zaman ortaya çıkmaktadır.

Mesela, ezbere bildiğimiz bir şiirin başı ve sonu ilmimizde beraberce bulunur. Ama bunu söylemeye veya yazmaya başladığımızda belli bir sıra ortaya çıkar.

Bir insanın ömrü boyunca geçireceği devreler, nutfe’de mevcuttur. Ama Kitâb-ı Mübîn dediğimiz bu âlemde daha geniş ve ayrıntılı görüntüler var. Ayrıca Levh-i Mahv u İsbat dediğimiz levhada, şartların yerine gelip gelmediği de kontrol edilmektedir. Yani bir adamın başına gelecek şeylerin tayin ve tespiti Levh-i Mahv u İsbat'ta gerçekleşir.

İlm-i İlâhî'nin değişmesi muhâldir

Ezelden ebede kadar olmuş ve olacak bütün hâdiseler gibi, atâ kanununun tatbikatı da o ilmin şümûlündedir. Bu kader değişmez. Değişiklikler sabit ve derin olan Levh-i Mahfûz'un mümkinat dairesinde bir defteri ve yazılıp bozulabilen levhası hükmündeki Levh-i Mahv u isbat'ta olmaktadır. Önce takdir edilen nice cezalar, daha sonra tevbe vesilesiyle ve atâ kanunu ile afvedilmekte, Levh-i Mahv u İsbat'tan silinmekte ve kaza edilmemektedir. Nitekim bir âyet-i kerîmede şöyle buyurulmaktadir:

“Allah dilediği şeyi mahveder (vücuda getirmez), dilediğini de isbat eder (yapar). Ana kitap (kitabın aslı olan Levh-i Mahfûz) O’nun nezdindedir.” [Ra'd suresi, 39]

Yani neshini (hükümsüz bırakıp iptâl etmeyi/kaldırmayı) irade ettiğini nesheder, dilediğini de onun yerine koyar... Veya neshetmeyerek ibka buyurur (yerinde bırakıp durdurur, kalmasına hükmeder). Yahut dîvân-ı hafaza’dan (Levh-i Mahfûz’dan) dilediğini siler, başkasını bırakır. Yahut mü’min tevbekâr olanların küfrünü giderir, imanlarını sabit kılar... Yahut da eceli yaklaşanı öldürür veya öldürmez. [Kaadî Beyzâvî, Envârü't-Tenzîl ve Esrâru't-Te'vîl (Beyzâvî Tefsiri); Ebu'l-Berakât en-Nesefî, Tefsîru Medârik, ilgili ayet tefsiri]

Ahmed bin el-Mübarek (rh.) diyor ki: Bu ayetin tefsirini ümmî mürşidim Abdülaziz ed-Debbağ’a (k.s.) sormuştum. Bana şu cevabı verdi:

‘İstikbâle ait umûrdan (işlerden) yağmur yağması, bir kişinin gelmesi, bir hadisenin olması gibi şeylerden bir kısmı vukûa gelmez ki, Allah mahv eder’den maksat budur. Bir kısmı da vukûa gelir ki, ‘Vücûda getirir’den murad da budur. ‘Ana kitap Onun nezdindedir’ demek de, ‘Onun kadîm ilmi asla tehâlüf etmez’ demektir. Bu tefsiri bana dün bizzat Rasûlullah (s.a.v.) telkin buyurmuştur (açıklayıp talim etmiş, öğretmiştir). [Bkz. el-İbrîz; Çantay, Hasan Basri, Kur’an-ı Hakîm ve Meâl-i Kerîm, İstanbul, 1976, 1, 375, 29 no’lu dipnot]

Ana kitap, yani her kitabın, her yazılanın aslı olan ‘Levh-i Mahfûz’. Zira olacak her şey onda yazılıdır. [Ebu'l-Berakât en-Nesefî, Tefsîru Medârik, ilgili ayet tefsiri]

Levh-i Mahv u İsbat niçin var?

Levh-i Mahfûz ezel ilmidir, zamansızdır. Levh-i Mahv u İsbat ise insanların anlayışına daha yakın olan şimdiki zamanda vücut bulur. Yani Levh-i Mahfûz'un şimdiki zamanda kaydediliyor olması da diyebiliriz.

Levh-i Mahv u İsbat, hadiselerin ortaya çıkışının aynı zamanında oluşur.

Levh-i Mahv u İsbat zamanla kayıtlı olup, Levh-i Mahfûz'u insanların anlaması için bir basamak gibidir. Hadiselerin oluşuna, şartlara göre şekillenmektedir. Burada her türlü değişikliğin olması insanın, iradesinin varlığını anlaması için önemlidir.

Go to top