Soru sormadan önce mutlaka sağ üstteki "Arama" butonuyla sorunuzu sitede aratınız.

Selamun Aleykum Değerli Hocam,

Hocam aslında soruyu tam olarak nasıl soracağımı bile bilmiyorum, ama dilimin döndüğünce yazmaya çalışacağım.

Bazen namaz kılarken ya da Kur’an okurken çok zorlanıyorum, bunalıyorum. Bu rahatsızlığımın nefsimden geldiğini düşünerek ibadetime devam ediyorum. Bazen de namazda, diğer ibadetlerde çok rahat oluyorum; nefsime hiç zor gelmediğini fark ediyorum. Bu sefer de içime bir vesvese giriyor; acaba üzerimde bir necaset mi var ya da abdestimde mi bir sıkıntı var vs. Bu kalbî huzursuzluğumun sebebi ne olabilir? Ahmet Şahin - Site

*******

Ve aleyküm selam.

Kıymetli kardeşim;

Nefs-i mutmainne makamında olmayan hiçbir insan-mü’min manevi bakımdan devamlı aynı vaziyette müstakar (istikrar halinde) değildir, olamaz da… O manevi mertebeye ise asırlar içinde kaç kişi çıkabilir! Bir asırda belki de bir elin parmak sayısını geçmez bu mertebenin sahipleri. O bakımdan tabiri caizse denizlerdeki med-cezir hâli (iniş-çıkışlar), alt mertebelerdeki müridler ve avam mü’minler için de hayatın her safhasında pekâlâ geçerlidir.

Nitekim Rasûlüllah Efendimizin (s.a.v.) kâtiplerinden Hanzala b. er-Rebi el-Üseydî (r.a.) kendi başından geçen bir hadiseyi şöyle anlatır:

Bir gün Ebû Bekir’le (r.a.) karşılaştım. Bana:

Ey Hanzala nasılsın?” dedi. Ben:

Hanzala münafık oldu” dedim. O,

Sübhânallah, sen ne diyorsun?!” dedi. Ben:

Rasûlullah’ın (s.a.v.) huzurunda bulunuyoruz. O bize Cennet’i ve Cehennem’i hatırlatıyor, sanki (onları) gözlerimizle görür gibi oluyoruz. Fakat O’nun huzurundan çıkınca, hanımlarımızla, çocuklarımızla meşgul oluyoruz. Onların işleri ile uğraşıyoruz, (dinlediklerimizin) çoğunu unutuyoruz.”

(Bunun üzerine) Ebu Bekir (r.a.) şöyle dedi:

Vallâhi mutlaka bizler de bunun (söylediklerinin) benzeri ile karşı karşıya kalıyoruz.”

(Hanzala r.a. anlatmaya devam ederek):

Ben ve Ebû Bekir yola koyulduk. Nihayet Rasûlullah’ın (s.a.v.) huzuruna vardık.”

Hemen ben, Hanzala münafık oldu, yâ Rasûlallah", dedim. Rasûlullah (s.a.v) bunun üzerine:

- “O nedir (o ne biçim söz)” dedi. Ben de şöyle dedim:

Yâ Rasûlallah! Senin huzurundayken bize Cehennem’i Cennet’i anlatıp hatırlatıyoryorsunuz. Biz (onları), sanki gözlerimizle görüyoruz. Fakat huzurunuzdan çıkınca, eşlerimizle-çocuklarımızla oyalanmaya, mesleğimizi icraya başlayınca, çok (şeyi)unutuyoruz.”

Bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

Nefsim (kudret) elinde olan (Allah’)a yemin olsun ki; huzurumda bulunduğunuz hâl üzere bulunup zikre devam edebilmiş olsaydınız, melekler (evlerinizde) yataklarınız üzerinde ve yollarda sizinle musâfaha ederlerdi. Fakat yâ Hanzala, bir sâat (ahiretiniz için ibadet ve tâat ile) bir sâat (de dünya işleriniz ve geçiminizle uğraşınız)’ diye üç defa tekrarladı.” [Müslim rivayet etti; Bkz. Nevevî, Riyâzu’s-Sâlihîn, Bâb: 14, Hadis no: 151] Ayrıca bkz. http://www.halisece.com/sorulara-cevaplar/2607-tasavvuf-adab-ile-teeddubun-neticesi.html

Hâsılı; halinizle alakalı husus, ortaya koyduğunuz manzara, endişe edilecek bir tablo değildir. Mü’min nefs-i emmâre, nefs-i levvâme ve nefs-i mülheme makamlarında bulunduğu müddetçe, bu gibi hallerden uzak olamaz. Sebepler değişebilir; işlediğimiz günahlardan dolayı olabilir, Şeytan’ın-hannâsın vesveselerinden kaynaklanabilir, ama netice değişmez. Bu noktada önemli olan; öncelikle içimizde varsa vesveseden kurtulmaktır, onu kafamızdan ve kalbimizden atmaktır. Mevzu ile ilgili geniş bilgi için bkz.

http://www.halisece.com/sorulara-cevaplar/1934-imani-takviye-ve-vesveseden-kurtulmak.html

http://www.halisece.com/islami-makaleler/859-seytani-bir-illet-v-e-s-v-e-s-e.html

http://www.halisece.com/sorulara-cevaplar/544-zikir-aninda-kalbe-gelen-vesveseler.html

Ardından da tabii ki yapmamız gereken; farz-nafile ibadet ve tâatımızı, hizmetlerimizi gücümüz ve imkânımız nisbetinde eda ve ifa etmeye gayret etmektir. Nefsimizin üflediği vesveselere, Şeytan’ın kurduğu tuzaklara düşmemeye azami çaba göstermektir ki, siz bunun zaten şuurundasınız. 

İşin özeti; bütün bunların rahatlıkla yapılabilmesi, zevk ve şevkle yerine getirilebilmesi aslında râbıta-i şerifeyle çok yakından alakadardır. O varsa, ondan zevk alabiliyorsan diğerleri de otomatikman düzelir. Ne tembellik, ne zevksizlik, ne isteksizlik kalır. Dolayısiyle bedende-ruhta sohbetler için, hatimler için, zikr u fikr için, Allah yolundaki hizmetler için karşı konulamaz bir arzu hâsıl gelir.

Râbıtadan hazz için de, feyz yollarının açık olması icap eder. Bunun da çaresi, Tesbih namazıdır. İhmâl etmemek, zaman zaman da olsa kılmak gerekir. Özellikle bu gibi haller on günü geçerse, mutlaka bir Tesbih namazı ile bu tıkanıklık (manevi inkıbaz) aşılmaya-açılmaya çalışılmalıdır. Bkz. http://www.halisece.com/namaz/323-tesbih-namazi-fazileti-ve-kilinis-usulu.html

Unutmamalıyız ki; mü’minler olarak kulluk vazifelerimizi nefsimiz isteyip istemediği için değil, Rabbimiz (c.c.) emrettiği için yapıyoruz. Binaenaleyh nefsimiz istese de istemese de, her hâl ü kârda bunları yapmakla yükümlüyüz. Hani Cenab Hak semâya ve arz’a hitaben, “İsteyerek veya istemeyerek (emrime) gelin’ buyurdu. Her ikisi de, ‘İsteyerek geldik’ dediler.” [Fussılet suresi, 11] O halde en güzeli, en doğrusu, en makbulü bu ibadet ve hizmetleri isteyerek, içimizden gelerek yapmaktır. 

Go to top