Soru sormadan önce mutlaka sağ üstteki "Arama" butonuyla sorunuzu sitede aratınız.

{1985 yılında, Kayseri ve Kütahya Emekli Müftülerinden, Eskişehir'de mukim Abdülkerim Polat tarafından takvimimizdeki 'Namaz ve imsak vakitleri hakkında zarûri açıklamalar' yazısına gelen itirazlara verilmiş cevabî yazımız. Ehemmiyetine binaen, kıyıda-köşede kaybolup gitmemesi için, sitemizde aynen yayınlıyoruz. H.E.}

***

Abdülkerim Polat Bey’e…

Takvimimizdeki Namaz Vakitleri Hakkında Açıklamalar’ ile ilgili olarak yazıp gönderdiğiniz 5 maddelik fikirlerinizi okuduk. Suallerinize, alâ tarîkı’l-müşâkele maddeler halinde cevap veriyoruz. Malumunuz, ‘cevapta aslolan, suâle müşâkele ve mümâseledir.’

1. Yedinci sayfadaki o cümle, ‘…tan hâdisesi (fecr-i sâdık) başlar, gece nihayet bulur ve yatsı vakti biter.’ olacak. Görüldüğü üzere, orada bir tertip ve tashih hatası var. Çünkü mevzu, zaten yatsı vaktidir.

2-3. Sekizinci sayfa birinci paragraftaki ‘seher’ kelimesine gelince… Burada Vazı’ İlmi’ni hatırlamanın faydalı olacağı kanaatindeyiz. Zira bu ilme göre, lafızların mânâları hizâsına konulması itibariyle, dört kısım vazı’ vardır. Lûgavî mânâ bunlardan sadece biridir. Bunun yanında Şer’î (Istılâhî), Örf-i âm, Örf-i hâs olmak üzere üç vazı’ daha mevcuttur. Binaenaleyh okunan bir şeyi anlayabilmek, hele hele tenkid edebilmek için, okuduğunuz kelimenin ıstılâhî mânâlarını da dikkate almanız icap eder.

Mesela, Âişe (r.anha) validemizden gelen bir haberde, ‘Mâ elfâhu’s-seharu indî illâ nâimen’ (Seher vakti O’nu, benim yanımda ancak uyur bulurdu.) buyruluyor. [Sahîh-i Buhârî Muhtasarı, Tecrîd-i Sarîh Tercemesi, Müellif: ez-Zebîdî, Mütercim ve Şârih: Kâmil Miras, Ankara, 1976, 4, 56-57; Ayrıca bkz. Buharî, 4. Cüz; Ebu Dâvud, Vaktü Kıyâmü’n-Nebî] Hz. Âişe-i Sıddîka (r.anha) bu sözleri, Ebû Seleme’nin (r.a.), Rasûlullah’ın (s.a.v.) menâkıb-i seniyyelerini konuşurken, sabah namazının iki rek’at sünnetini kıldıktan sonra seher vaktinde uyuyup uyumadığı, sualine cevap olarak söylemiştir. Halbuki ‘seher vakti’, -sizin de ifade ettiğiniz gibi- lügat ulemasına göre, tan yeri ağarmazdan az önceki zamandır (kubeylü’s-subh). Sehûr (sahur) da bundan alınmıştır. Buna binaen bazıları; ‘Rasûlullah’ın (s.a.v.) uyuması, horoz öttükten sonra başlamıştır’ demişlerse de, Buharî şârihi Aynî (rh.), ‘Sabah namazının iki rek’at sünnetini kıldıktan sonraki ıztıca’ buyurmaları, yani sağ taraflarına uzanmalarıdır’ demiştir. Delil olarak da, Müslim’in bir tercemesinde, ‘Bâbü’l-Iztıca’ Bâde Rek’ateyi’l-Fecr’ demesini… Müteâkıben de, yukarıda zikri geçen hadisi rivayet etmesini gösteriyor. Burada açıkça görülüyor ki, ‘seher’, sabah vaktine ıtlak olunmuştur. Maamafih ‘isfâr’ olarak da değiştirilebilir. Çünkü mâlumunuz, sabah namazını ortalığın iyice ağarıp aydınlanmasına kadar tehir etmeğe, ‘isfâr’ tâbir edilmiştir.

İkinci paragraftaki anlaşılamadığını söylediğiniz ‘20 dakika’, temkindir. İhtiyaten öğle vaktine 5, ikindiye 4, yatsıya 10 dakika ilave edilirken imsaktan da 20 dk. çıkartılmaktadır. [Arif beyin o tarihlerde kullandığı temkinler bunlar… Sonra birkaç kez daha değişikliğe gitti, kendisi oldukça kararsız bir fıtrata sahipti. Nihayet, Diyanet’in (Altıkulaç’ın) temkini tamamen kaldırma kararının altına da imzasını attı, fakat iki sene sonra bundan geri dönüş yapıp, temkinin gerekliliğinde karar kıldı. H.E.] Temkini nazar-ı itibara alarak okuduğunuz zaman, mesele kolayca anlaşılacaktır. Temkin ise, Fazilet Neşriyat’ın (Takviminin) vaz’ettiği bir usûl ve esas olmayıp, İslâm ulemâsının Edille-i Erbaa-yi Asliyye zımnında, asırlardır titizlikle riayet edegeldikleri Edille-i Fer’iyye’ye istinad eden bir husustur / tatbikattır. Çünkü bir beldenin (şehrin) her noktası için vakitlerin giriş ve çıkışlarını ayrı ayrı hesaplamak mümkünse de, pratikte uygulamak (takvimde göstermek) mümkün değildir. Bir yer için yapılan hesaplar / gösterilen vakitler, sadece o yer’in merkezi içindir; dolayısiyle kat’i tesbit sadece şehrin merkezi için bahis mevzuudur. Yani hesap, nokta hesabıdır. Şehrin her yerini, bütün coğrafî alanları (genişlik-yükseklik vs.) hesaba dâhil edebilmek için temkin’e ihtiyaç zaruridir. Bu sebeple ‘Hukuk-i İslâmiyyede ihtiyat muciptir…” kaidesince, mütecâsir bazı kişi, kurum ve kuruluşlar müstesna, Müslümanların temkinli hareket etmeleri iktiza eder. Hâl böyle olunca, sahur’u tehir (sizin tabirinizle tahir) edeceğim diye, orucun sıhhatinde vukûa gelebilecek mahzura göz yumarak, temkini terk mi edeceğiz? Bu vebâli yüklenmeğe hangi şuur ve idrâk sahibi Müslüman yeltenebilir?

Ayrıca malumunuzdur ki, ‘ed-Da’vâ bi’l-murâdi bâtıletün: Murâd ile dava batıldır.’ O bakımdan, ‘burada şunu kastediyorsunuz, bunu demek istiyorsunuz’, gibi bir iddianın sahih olmayacağı bedîhidir. Dolayısiyle sizin buradaki, ‘…buna itibar olunmaz ve nassı kur’ana ve hadisi nebeviye muvafık değildir’ sözünüz, muteber olmayacağı gibi, muvafık da değildir.

4. Vakit; namazın edası için şart, vücubu için de sebeptir. Nitekim Cenab-ı Hak, “…namaz, mü’minler üzerine muayyen vakitlerle yazılı bir farz-ı kat’îdir[Nisâ suresi, 103] buyuruyor. Yine malumdur ki, ‘İzâ vücide’ş-şartu vücide’l-meşrût: Şart bulunduğu zaman meşrut bulunur.’ Binaenaleyh bir yerde, namaz vakitlerinden biri taayyün etmiyorsa, Hanefîlere göre orada yaşayan Müslümanlar üzerine, o vakitlere mahsus olan namazların farziyeti de tahakkuk etmez. Bunun gibi, abdest azalarından herhangi birini kaybeden kişi, o uzvunu yıkamakla mükellef değildir. Fetvâ da bu yönde verilmiştir. Tedkik mumunu hiç söndürmediğini duyduğumuz bu zât da Fetâvâ-yı Hindiye, Dürer, Mülteka, Nûru’l-İzah, Merâkı’l-Felâh, Cevhere, Kenz, Nimet-i İslâm, Halebî v.s. sikâta müracaat ettiğinde görecektir ki, bu mesele ‘azharu min şemsi’s-semâi fî vakti’d-duhâ: Kuşluk vaktinde semadaki güneşten daha parlaktır.’ Ayrıca, İbn Âbidîn’in (rh.) tahşiye ettiği Dürrü’l-Muhtâr’da Haskefî merhum, aynı hükmü benimsemiştir. Hanefî ulemâsından Bakkâlî (rh.) de buna kaildir. Şemsü’l-Eimme (rh.) ise, vaktiyle vücuba kailken, Bakkâlî ile aralarında cereyan eden bir mübahaseden sonra, o da Bakkâlî’nin dediğine dönmüştür. Artık bütün bu delillerden sonra, ‘bazı çok zayıf kaviller’ sözümüzün nereden çıkartıldığını sormak değil, bunun zikrinin bile zâitliğine kail olacağınızı ümit ederiz.

Diğer bir husus; İslâm’ın zaten tez ve sentez gibi muhdesâta ihtiyacı yoktur ki, biz, bazı kişi ve kuruluşların antitezi olalım. İslâm’ın kemâle erdiği, bizzat vâzıı tarafından, ‘…İşte bugün sizin için dininizi ikmâl ettim…’ [Mâide suresi, 3] fermanı ile beyan buyrulmuştur. Dolayısiyle bu teziniz sahih değildir.

5. ‘Hanefî Müslümanlar’ terkibinin hoş olmayan bir tarafını göremedik; zira, Şer’î hükümlerin isbatında Hanefîlerce mefhum-i muhâlif, sahih bir istidlâl değildir. Bunlardan biri diğerine delâlet etmez; çünkü isbat nefîye, nefî de isbata vaz’olunmamıştır ki, bir şeyi zikr ile tahsis etmek, onun dışındakilere münâfi olsun. Ancak mefhum-i muhâlif, muhâvere, muhâbere, rivâyet ve musanniflerin sözlerinde muteberdir. Mesela bir kimse, diğer bir şahsa, ‘Bana bir fıkıh kitabı al’ dese, o şahış hadis kitabı alamaz. İşte, bu cümlenin mefhum-i muhâlifinden, ‘hoş olmayan’ ne gibi bir mânâ çıkartılabilirse, ‘Hanefî Müslümanlar’ tabirinden de ancak o kadar ‘hoş olmayan (!)’ bir mânâ çıkartılabilir. Çünkü bu tabirle maksat; diğerlerini tezyif, tahfif ve tahkir asla değildir. Yapılan sadece bir  tasrihtir. Mevcudun hüsn-i niyetle ifadesinden ibarettir.

Bu güne kadar her hususta olduğu gibi, bundan sonraki takvim çalışmalarımızda da, ilmî ve fıkhî mevzularda icap eden dikkat ve hassasiyeti göstermeğe gayret edeceğimizi bilmenizi rica eder, bilmukabele selamlarımızı sunarız. 

04.10.1985

Fazilet Neşriyat ve Tic. A. Ş.

(Halis ECE) 

Go to top