Sitemizdeki var olan binlerce üyelik, altyapı yenilemesi sebebiyle kaldırılmıştır. Yeniden hızlıca üye olup>> soru gönderebilirsiniz.


http://medya.aksiyon.com.tr/aksiyon/2012/12/24/kuran-manset.jpg24 Aralık 2012 / AYŞE ADLI
Kaynak>>
Geçmişi ‘basit’ bir kese kâğıdından okuyoruz bu defa. Harf Devrim’inden sonra kese kâğıdı yapılan Kur’an-ı Kerim sayfaları, bir devrin perdesini araladı. Yaralar kabuk bağlasa, gözyaşları dinse de çekilen sızı hâlâ hissediliyor.

 

Cumhuriyetin kese kâğıdı o!’ diyor, kitap yığınları arasından seçmeye çalıştığımız tabloyu kastederek. Anlamadığımızı fark edince içeri davet ediyor: “Geçin, yakından bakın!” Ne olduğunu idrak etmemiz vakit alıyor. Manavlarda görmeye alışık olduğumuz cinsten bir kese kâğıdı, çerçevelenip duvara asılan. Tek farkla; gazete kâğıdından değil, Kur’an-ı Kerim sayfasından yapılmış. Yerinden indiriyor, önüne, arkasına bakıyoruz. Hayır! Yanlışlık yok.



http://medya.aksiyon.com.tr/aksiyon/2012/12/24/kapak-ayse--(5).jpgKenarlarında tefsiri de olan bir Kur’an-ı Kerim sayfası. Tutkallanıp kapatılmaya çalışılsa da okunuyor üzeri. Anne babaya itaati öğütleyen İsra suresi 23. ayetin ortalarından başlıyor sayfa: “Şayet onlardan biri ya da ikisi yaşlılıklarında yanınızda bulunursa sakın ‘öff’ (bile) demeyin. Onları azarlamayın ve çok nazik söz söyleyin!” Ve sonuna doğru: “Rabbiniz, içinizde olanı en iyi bilendir. Eğer siz iyi kimseler olursanız, şüphesiz O, çok tevbe edenleri bağışlayıcıdır…” Söz söylemek zor. Öylece susup kalıyoruz… Sahaf Lütfü Bayer’in “Cumhuriyet’in kese kâğıdı.” demesi de o yüzden. Nereden başlayıp ne söyleyeceksiniz ayaküstü? Karşımızdaki tek bir yaprağı yorumlamak için, Cumhuriyet’i mümkün kılan şartlarla, 3 asırlık geçmişle yüzleşmek gerekiyor…

Dedelerimizin acıyla anlattığı yılların şahidi bu sayfa. ‘Eski yazı’ kitapların, ne yazdığına bakılmaksızın yakıldığı, ayaklar altına alındığı zor yıllar 1930’lar. İmkân bulanlar, aynı akıbeti yaşamamak için görünmez kılmış elinde ne var ne yoksa. Kimi gömmüş, kimi kuyuya, nehre dökmüş. Bir zihniyet, hayat tarzı, tasavvur dünyası; köhne, kıymetsiz ilan edilmiş kısacık zamanda. Ve ‘kitap’, milletin kaderine ortaklık etmiş o günlerde…

Lütfü Bayer’in eline birkaç yıl önce geçen evraktan takip edebildiğimiz kadarıyla ‘kese kâğıdı’nın hikâyesi; 1937’de, İstanbul Suriçi’nde başlıyor. Şehzade Abdülhamid’in hocalarından Osman Zeki Bey’in kurduğu Osmanbey Matbaası’nda basılıyor. Baskı tarihini bilmesek de Harf Devrimi’nden kısa süre önce olduğunu tahmin etmek zor değil. Zira 1 Kasım 1928’de kabul edilen devrim kanununa göre ‘eski harflerle’ kitap basmak ve satmak, daha önce basılmış eserleri piyasaya sürmek yasak. İstisnası yok, aynı dayatma Kur’an-ı Kerim için de geçerli.

 

 

 

http://medya.aksiyon.com.tr/aksiyon/2012/12/24/kapak-ayse--%287%29.jpg

1923’e kadar halkla Cumhuriyet’in kurucu kadroları arasında bariz bir ayrışma yok. Yollar, İkinci Meclis döneminde ayrılıyor.

‘Yeni Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun’un hükümsüz kıldığı kitaplar, uzun yıllar depolarda öylece bekletiliyor. Anlaşılan o ki Osmanbey Matbaası’nın sahibi Darüşşafaka Cemiyeti, 1937’de bu evrakın hiç olmazsa bir kısmını elden çıkarma kararı almış.  

Esnafın İstanbul Müftülüğü’ne şikâyeti olmasa, diğer binlercesi gibi haberdar olmayacaktık muhtemelen. Ancak Kur’an’a reva görülen muameleye şahit olan halk, artık susmak, sineye çekmek istemiyor belli ki.

http://medya.aksiyon.com.tr/aksiyon/2012/12/24/kapak-ayse--(2).jpgMüftülük, şikâyet üzerine 17 Aralık 1937’de İstanbul Müftüsü F. Ülgener (Prof. Dr. Sabri Ülgener’in babası Mehmet Fehmi Ülgener) imzasıyla Türk Okutma Kurumu’na başvuruyor: “Darüşşafaka’ya vakfedilmiş olan Osman Bey matbaasının öteden beri dini eserleri yapan ve basan bir matbaa olduğu cihetle Müslümanlar arasında bir mevkii hürmette görülen mezkûr matbaanın bu kere ambarlarında mevcut tonlarca Kuran-ı Kerim sahifelerini kise kâğıdı yapılmak üzere ufak bir bedel mukabilinde piyasaya satmış olması, birçok vatandaşlar tarafından esefle görülüp ve karşılanan bu kise kâğıtlarından bir numunesi ilişik olarak takdim kılınmıştır.”

Bahsi geçen numune, İstanbul esnafından Azakzâde Tevfik’in kese kâğıtçı Mihran’dan aldığı kâğıtlardan. Azınlık mensubu olduğu kaydedilen Mihran, Kur’an sayfalarını ambalaj yapıp Beyazıt’ta piyasaya sürüyor. Bölge esnafından Tevfik Efendi de Mihran’ın müşterileri arasında. Muhtemelen parası ancak o kadarına yeten Azakzâde, kâğıtlardan 15 çuval alıyor. Bir tanesini, şikâyet dilekçesiyle birlikte resmî makamlara teslim ediyor. Gerisine ne yaptığı bizce meçhul.

Mesele, İstanbul Müftülüğü’nün Türk Okutma Kurumu’na başvurmadan önce yaptırdığı tahkikatla kısmen aydınlanıyor. Öğrenildiği kadarıyla matbaa, Kur’an-ı Kerim sayfalarını Galata’da bir komisyoncuya satıyor. Mihran, piyasaya sürdüğü kâğıtları komisyoncu Kerope’den alıyor. İstanbul Müftüsü Ülgener, elde ettikleri malumatı aktardıktan sonra Türk Okutma Kurumu’ndan, “Bu gibi hallere meydan verilmemesine delalet olunmasını...” talep ediyor.

Başbakanlığa bağlı Türk Okutma Kurumu; dilekçeyi, altına el yazısıyla ‘Ehemmiyetle Osman Bey Matbaasına’ yazarak Darüşşafaka’ya iletiyor. Cevabî savunma, 3 Ocak 1938’de ulaşıyor müftülüğe. “… ambarlarda parça hâlinde bulunan ve çürümeğe yüz tutan dinî ve gayrı dinî Arapça formaların imhası arzu edildiğinden bunların Avrupa kağıt fabrikalarında kağıt hamuru haline konulmak ve İstanbul vesair mahal piyasalarında kullanılmamak ve aksi takdirde her türlü mes’uliyet kendisine ait olmak şartiyle ve sureti ilişik bir taahhütname mukabilinde (…) Kerope’ye satıldığı (…) yarım asırdan beri temiz ve dürüst olarak tanınmış olan Osman Bey Matbaası’nın bu gibi hasis menafi yüzünden kesri itibarına mahal bırakılmayacağı…”

http://medya.aksiyon.com.tr/aksiyon/2012/12/24/kapak-ayse--(3).jpgKomisyoncu, kâğıtları kilosu 4 kuruş mukabilinde hamur yaptıracağına 5 katı fiyata Mihran’a satmayı tercih ediyor kısacası. Osman Bey Matbaası, muhataplarına ‘itibarını küçük menfaatlere değişmeyeceği’ cevabını veriyor... Sorumlular hakkında işlem yapılıp yapılmadığını bilmiyoruz ne yazık ki. Tıpkı Sahaf Lütfü Bayer’de mahfuz teftiş raporuna göre 31 Mayıs 1940’ta matbaanın depolarında bulunan ciltlenmemiş 2 bin adet yaldızlı Kur’an sayfasının akıbetini bilemediğimiz gibi…

Buhran 2 asır önce başlıyor

Cumhuriyet’e geçişte yaşanan kırılmanın küçük, sembolik ancak çok önemli bir göstergesi bu belge. Eski dönemin birikimini; istisna tanımadan elinin tersiyle iten Cumhuriyet’in kurucu eliti ve siyasileri, vebali birlikte omuzluyor. Önce eserlerin ifade ettiği mânâ, ardından metin kıymetsizleştiriliyor.

Konudan haberdar sahaf müdavimlerinden biri, Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanı Prof. Dr. Raşit Küçük. O bizim kadar şaşkın değil. Zira dedesinin kitaplarından başlayarak pek çok vak’a görmüş, dinlemiş bugüne dek. Yorum yapmadan önce kendi hatırasını paylaşıyor bizimle: “Adını aldığım dedem Çanakkale şehidi. Medreseyi bitirdikten sonra evlenmiş. Eşi hamileyken savaşa çağrılmış. Nenem, Harf İnkılâbı’ndan sonra çevrede oluşturulan korkudan etkilenerek dedemin kitaplarını iki-üç merkebe yüklemiş, götürüp tarlaya dökmüş. Kitaplar orada senelerce yağmur altında kalarak çürümüş.” Antalya Aksekili Raşit Hoca, iki medresesi olan, okuyanı fazla, Menteşbey köyünden. Halkın, Harf Devrimi’nden sonra ‘ayak altında kalmasın!’ diye mağaraya attığı içleri erimiş onlarca kitabın cildini çıkarmış gençlik yıllarında. Zihninde canlanan manzaralar mani oluyor şaşırmasına.

O yılların vebalini bir tek Cumhuriyet’e yıkmak haksızlık elbette. 20’lerde hükme bağlanan her icraat, nereden baksanız 200 senelik buhranın izlerini taşıyor. Asırlarca cihana hükmeden Osmanlı, 1774’te mağluplar safında buluyor kendini. Küçük Kaynarca Anlaşması sonrasında Osmanlı münevveri ilk kez kendinden şüphe duymaya başlıyor. ‘Neden?’ sorusuna cevap arıyor herkes. İslam ümmetinin Hıristiyanlar karşısında yenik düşmesine sebep ne? Kültür, sanat, inanç, sistem, hatta kılık-kıyafet ve alfabe ta o zamandan tartışılmaya başlanıyor. Kaybedilen zamanı kazanmak istiyor Osmanlı. “Mağluplar galipleri her şeyiyle taklit eder!” diyor İbn-i Haldun. Aynen öyle oluyor. Kurtuluş reçetesine ‘Batılılaşma’ yazılıyor.

Tanzimat aydınlarının devam ettirdiği muhasebe, Cumhuriyet’te kavgaya dönüşüyor. Tanzimatçılar reform ve tekâmülü esas alırken Cumhuriyet, devrim yolunu tutuyor. “Mustafa Kemal Bonapartist bir adam. Gerçekleştirmek istediklerini demokrasiyle yapamazdı, bunu bekleyemezdi. Bizim aydınlarımız çok etkilenmişti Fransız İhtilali’nden. Onun gibi yapmak istediler.” Pamukkale Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Ali Ünal’a ait bu yorum. Evet, tartışma 2 asırdır sürüyor fakat 1900’lerin başına kadar dava, devleti ıslah etmek çerçevesinde değerlendiriliyor. Tanzimatçılar devleti dönüştürmek istiyor, topluma dokunmuyorlar. Mesela memurlara kıyafet zorunluluğu geliyor ama halka müdahale edilmiyor. Cumhuriyet’se doğrudan halkı dönüştürmek çabasında: “Çünkü kaybedilen zamanı telafi etmek istiyorlar.”

http://medya.aksiyon.com.tr/aksiyon/2012/12/24/kapak-ayse--%289%29.jpg
Ünal, Cumhuriyet’in kuruluş mantığını çap küçültme olarak yorumluyor. Osmanlı’nın cihanşümul iddiaları var. Fakat 1900’lerin başında devlet ve toplum iddialarını gerçekleştirecek maddi manevi imkândan mahrum. Balkan ve dünya savaşları, ardı arkası kesilmeyen mağlubiyetler… Kimse imparatorluğun ayakta kalabileceğine inanmıyor artık. Tek çare sıfırdan başlamak. Geçmişin hafızasına ve hatırasına saygılı bir toplumla hedefe ulaşmak mümkün değil. Yeni devletin ‘yeni’ insanlara ihtiyacı var. “Yepyeni bir insan tipi, homo cumhuriyetikus yetiştirme telaşına düşüyorlar. Bu insanın tarihle teması olmamalı. Ve kimliğin en önemli unsuru, dinle bağı kopmalı. Bu ikisinin yok edilmesi isteniyor ki Harf Devrimi’nin temel amacı da bu!” diyor Ünal. ‘Mevcut alfabe Türkçeyi ifade etmekte yetersiz kalıyordu. Öğrenilmesi zordu!’ iddialarının gerçekle alakası yok ona göre. “Hiçbir millet zor öğreniliyor diye alfabe değiştirmez. Öyle olsa Japonların, Çinlilerin değiştirmesi gerekirdi.”

Kurtuluş mu? Felaket mi?

Topluma; takvimin, terazinin, kanunun, kıyafetin ve nihayet harfin, kelimenin değişmesi olarak yansıyan hadise, başından sonuna bir kültür buhranı. Sonraki nesillere belletilen İnkılâplar Tarihi üzerini örtmeye çalışsa da ilk günden beri sebep de, maksat da biliniyor. Doğrudan hafızaya kastedeceği için Harf Devrimi, diğerlerinden daha fazla telaşa sebep oluyor. ‘Evet!’çilerle ‘Hayır!’cıların gazeteler aracılığıyla yürüttüğü mücadele, yıllarca sürüyor. 1911’de Arnavutluk, 1927’de Azerbaycan değiştiriyor alfabesini. Her seferinde İstanbul’da sesler daha da yükseliyor. Devrim müdafilerinin iki temel gerekçesi var. Mevcut alfabe Türkçe ifade açısından yetersiz. Ve öğrenilmesi zor olduğu için ülke genelindeki okuma yazma oranı bir türlü yükselmiyor. Meselenin dinî ve kültürel tarafına ise hiç değinmiyor, iddiaları reddetmekle yetiniyorlar. “Yaptığımız işi dine münâfi görmek yapılan işi görmemektir.” diyor İsmet İnönü 1925’te. “Biz şu kanaatteyiz ki yapılan işin dinsizlikle hiçbir münasebeti yoktur. Bu sistemde muvaffak olalım, on sene azimle, muvaffakiyetle tuttuğumuz yolda yürüyelim. On sene sonra bütün dünya ve şimdi bize muarız olanlar yahut tuttuğumuz yoldan din namına endişe edenler göreceklerdir ki Müslümanlığın asıl en temiz, en saf, en hakiki şekli bizde tecelli etmiştir.”

Dr. Abdullah Cevdet, Cenap Şehabettin, Falih Rıfkı, Yakup Kadri, Yunus Nadi gibi pek çok isim var değişiklik taraftarları arasında. Hüseyin Cahit’in (Yalçın) 22 Eylül 1923 tarihli cümleleri ortak fikriyatı özetler nitelikte: “Bizi şimdiki harflere rapteden şey nedir? Bu harfleri kullanmak için hiçbir mecburiyet-i diniye yoktur. Milli harflerimiz de değildir. Latin harflerini kabul ederek bir an içinde herkese okuma yazma öğretmek suretiyle elde edebileceğimiz nâmütenahi faydaları istihfaf ediyoruz.”

Öte tarafta; Kazım Karabekir, İbrahim Alaaddin (Gövsa), Veled Çelebi, Avram Galanti, Ali Ekrem (Bolayır), Fuad Köprülü, Halid Ziya (Uşaklıgil) ve Zeki Velidi’nin (Togan) de aralarında bulunduğu pek çok isim, her fırsatta karşı tezlerini ifade ediyor. Muhalifler, alfabeye müdahale edilmesine karşı değil. İhtiyaca göre, karşılığı olmayan sesler için birtakım ilaveler yapılabilir. Ancak değiştirilmesine taraftar olmak, felakete sessiz kalmak manasına gelir. 1000 senelik harflerden vazgeçmek; milletin tarihi ve kültürüyle, Türklerin İslam devletleriyle, ilim adamlarının kütüphanelerle irtibatının tamamen kesilmesi demektir...


http://medya.aksiyon.com.tr/aksiyon/2012/12/24/kapak-ayse--%2810%29.jpg

Yeni alfabe Halk Evleri ve  Köy Ens-titüleri aracılığıyla yaygınlaştırılıyor.

Şubat 1923’te başkanlık ettiği İktisat Kongresi’nin alfabe meselesini gündeme almasını reddeden Kazım Karabekir, 5 Mart’ta Vakit Gazetesi’ne beyanat veriyor: “Bu fikir bir zamanlar Avrupa’da hürc-ü merci mucib oldu. (…) Bizim İslam hurufatımız kâfi değilmiş. Binaenaleyh Latin hurufatı isti’mal edilmeliymiş. Bazı arkadaşlarımız bu fikrin mürevvici oldular. Fakat neticede bunun felaketli olduğunu anladılar ve pişman oldular. Bu fikrin müthiş bir felaket olduğunu Arnavut kavmi de pek geç olarak anladı. (…)Kabul edildiği gün memleket herc ü merce girer. Her şeyden sarf-ı nazar bizim kütüphanelerimizi dolduran mukaddes kitaplarımız, tarihlerimiz ve binlerce cilt asarımız bu lisanla yazılmış iken büsbütün başka bir şekilde olan bu harfleri kabul ettiğimiz gün en büyük felakete uğramış oluruz.”

İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Meral Alpay, Kazım Karabekir’in muhalefetinin Atatürk’e ‘henüz’ vaktin gelmediğini düşündürdüğünü belirtiyor. 1926’da İzmir suikastı gerekçesiyle tutuklanan Karabekir Paşa’nın üstü daha o günlerde çiziliyor belli ki.

Harf Devrimi’nin en güçlü muhaliflerinden biri, Bodrumlu Yahudi bir aileye mensup Dil Bilimi Profesörü Avram Galanti. 1915-33 arasında İstanbul Darülfünun’unda hocalık yapan Galanti, Azerbaycan’ın Latin alfabesine geçmesinin ardından 1927’de ‘Arabî Harfler Terakkimize Mani Değildir’ ismiyle uzunca bir makale/kitap yazıyor. Mevzunun sadece siyasi yönden ele alındığından yakınıyor Galanti. Zira ilmî açıdan baktığında bu arzuya gerekçe bulamıyor.

Gazi susuyor...

Adi bir elif ba meselesinden ziyade memleketin irfanı mevzu bahis Galanti’ye göre. Adeta yakarıyor itiraz gerekçelerini sıralarken: “Bu karar, eslâfın müellefatını (geçmiş nesillerin eserlerini) unutturur. Maziyle olan her türlü revâtıbı (ilişkiyi) keser. Kendi yetiştireceği Latin harfi neslini kitapsız bırakır. Yeni nesil, bin 300 senelik edebiyatından, tarihinden, ilmî ve fikrî mazisinden haberdar olmayacaktır. (…) Mazisini gaib eden millet kendini tanıyamaz ve başkalarına da tanıttıramaz. Muarızlarımız ve düşmanlarımız ‘Medeniyete hizmetiniz nedir?’ sordukları vakit ne diyeceğiz? Bir milletin medeniyeti, âsârının ve vesaikinin (eser ve belgelerinin) şehadetiyle tespit edilir. Arap harfleri ortadan kalktığı gün mazimiz ortadan kalkar ve biz Fuat Bey’in (Köprülü) dediği gibi zengin harsımıza (kültürümüze) rağmen harssız bir millet haline geliriz.”  

Defalarca tartışmaya çekilmek istense de Mustafa Kemal 1928’e kadar bozmuyor sessizliğini. Fikri sorulduğunda geçiştirmeyi tercih ediyor ancak niyetini açık etmiyor. Vaktin geldiğine kanaat getirmiş olacak ki 9 Ağustos 1928’de Sarayburnu’nda ilan ediyor kararını: “Asırlardan beri kafamızı demir çerçeve içinde bulunduran, anlaşılmayan ve anlayamadığımız işaretlerden kendimizi kurtarmak mecburiyetindeyiz.” Nitekim o dönem halk arasındaki yaygın ismiyle ‘Gazi Elifbası’ 3 ay sonra, 1 Kasım 1928’de Resmî Gazete’de yayımlanan kanunla yürürlüğe giriyor.

Gazete ve kitap sayfalarından takip ettiğimiz tartışmada kimin haklı olduğu, daha ilk yıllarda çıkıyor ortaya. Tıpkı Galanti’nin tahmin ettiği gibi geçmişle bugün, hocayla talebe, Türkiye ile İslam devletleri arasına kapanması zor mesafeler giriyor.

Tarih Profesörü Mehmet Ali Ünal, Türk tarihindeki iki büyük kırılmaya işaret ediyor söz bu kültürel kopuşa geldiğinde. Birincisi, İslamiyet’i seçtikten sonra yaşanan kesinti. Müslüman olunca Orta Asya’daki bütün kültür unsurlarına sırtını dönüyor Türkler. Din değiştirmek, medeniyet değiştirmek demek çünkü. Bu kırılmanın bir benzeri; 1000 yıl sonra, 1920’lerde tekrarlanıyor.

Bu kez din değişmediğine göre bu keskin kopuşu nasıl izah etmek gerek peki? “Belki ellerinden gelse yaparlardı onu da.” diyor Ünal. “Tartışılmış bunlar. Camilere sıra koyalım, kiliselerdeki gibi müzik eşliğinde dua edelim falan. Evet din değiştirilmiyor ama daha şiddetli bir kesinti yaşanıyor. Millet bütün geçmişine, ilmî birikimine, kültürel ve manevi değerlerine arkasını dönüyor bir günde. Yeni bir insan tipi oluşturulacak. Bunun için geçmişte var olanların reddedilmesi, değersizleştirilmesi gerekiyor.” Kılık / kıyafet değişmiş, kanun / nizam değişmiş. Hilafet gitmiş, ölçü tartı, muvazene gitmiş. Kelimeye / harfe gelmiş sıra...

Geçmişte inkâr edilse de bugün hemen herkes devrimlerin muasırlaşmadan ziyade geçmişten kopmak niyetiyle yapıldığında hemfikir. 1923’te Cumhuriyet’in kurucu meclisini dağıtan Tek Parti fikriyatının 1924’ten itibaren attığı adımlar zımpara gibi geçiyor toplumun üzerinden. Son ve en etkili darbe Harf Devrimi ile vuruluyor. Sadece bizim değil, pek çok diğer isim gibi Prof. Mete Tunçay’ın da fikri bu: “Cumhuriyet devrimleri 1925 yazında başlamıştı, Harf Devrimi 28’de yapıldı. Aşama aşama gerekli adımlar atıldı ve şartlar olgunlaştığında Harf Devrimi yapıldı.” Alfabe değişikliğini Tarık bin Ziyad’ın gemileri yakmasına benzetiyor Tunçay. Ve asıl amacın geçmişle gelecek arasındaki bağı koparmak olduğuna geliyor buradan.

Aslına bakarsanız yeni devletin mimarları da inkâr etmiyor bu niyeti. Daha yumuşak ifadeler kullanıyorlar, hepsi o. İsmet İnönü 1930’larda, “Harf inkılâbının en büyük faydası, kültür değişmesini kolaylaştırmasıdır. Türk milletini bir kültür âleminden bir başkasına nakletmiştir.” itirafını dile getiriyor mesela. Nihat Erim’se 9 Ağustos 1953’te, Yeni Türk Harflerinin Kabulü yıldönümü vesilesiyle Ulus Gazetesi’ne konuşuyor: “Türk milletinin kültür alanında son çeyrek yüzyılda aldığı mesafeyi en başta Arap harflerinden kurtulabilmiş olmak sayesinde geride bırakabildiğimize şüphe yoktur. Eğer yeni Türk harfleri olmasaydı, Batı kültürüne bu denli çabuk yaklaşamazdık.”

Topraklarıyla beraber itibarını da kaybetmiş, yeni kurulan dünyada tasavvur ve tefekkür dünyası kıymetsizleşmiş bir geçmişi sırtında taşımak istemiyor genç Cumhuriyet. Unutur ve unutturursa Zümrüdüanka gibi küllerinden doğabilecek. Siyasiler de aydınlar da buna gerçekten inanıyor.

Prof. Dr. Raşit Küçük, devrimin arkasındaki ‘vazgeçme’ düşüncesinin bilahare çok bariz anlaşıldığını düşünüyor. Nasıl mı? Diyanete, imam hatip mekteplerine yapılan muameleden, Darülfünun’dan önce ilahiyat fakültesinin kapatılmasından, ezanın ve Kur’an’ın Türkçeleştirilmesinden, namazda Kur’an meâlinin okunması teşebbüslerinden… Meseleyi Harf Devrimi’nden ibaret görmek, genel manzarayı anlamaya mani oluyor. Bu yaşananlar dinden bağımsız konuşulamaz Küçük’e göre: “Bir medeniyet havzasının 900 yıllık birikimi ortadan kalkıyor. Medreseler, tekkeler, zaviyeler kapanıyor. Bütün bu kurumlarda birtakım ıslahata gerek duyulduğu çok önceden fark edilmiş. Ama toptan kapatılıyor.” Musikiye, diğer sanatlara kadar toplumun tüm kültürü reddediliyor. Ruh dünyasına vurulan bu ağır darbe zamanla Kur’an-ı Kerim’e duyulan saygıyı bile ortadan kaldırıyor.

Harf Devrimi’nin Kütüphanelere Yansıması kitabının yazarı Prof. Dr. Meral Alpay, bu adımın etki bakımından diğerleri ile mukayese edilemeyeceğini belirttikten sonra şöyle devam ediyor sözlerine: “Okuryazarlığı olsun olmasın hemen her evde bir Kur’an bulunur. Bu kutsal kitap çoğu zaman özenerek süslenmiş bezden bir muhafaza içinde, genellikle yatak odasında duvarda asılı dururdu. (…) Yeni harflerle basılmış bir kitabı ilk defa eline alan bir kimsenin bir şaşkınlık geçirmesi kaçınılmazdı. Yön değişikliği olmuş, yeni kitap eski kitabın altını üstüne geçirmişti. Doğru tutmak, kapağını açmak, sayfalarını çevirmek zıt yöne dönmüş, yazı tamamen değişmişti.” Her şey altüst olmuştu yani.

Din zayıflamadan olmaz

Detaylar arttıkça asıl mücadelenin ‘din’le olduğunu düşünenlerin haklılığı çıkıyor ortaya. Osmanlı milletler topluluğunun enkazından bir Türk Cumhuriyeti kurulacak. Dinin sunduğu ümmet reçetesi, ulus harcının halkı birleştirmesine mani oluyor. Tek çare öncelikle dinî duyguların zayıflatılması. Yorumlarımıza tarihten şahitler bulmak sarsıyor ancak şaşırtmıyor artık bizi… “… Birçok mütefekkirler, sonra vekâyi bize gösteriyor ki dini hissiyat zayıflamadıkça milliyet hissi kuvvetlenememiştir.” sözleri, Milliyet Nazariyeleri ve Milli Hayat kitabının yazarı Mehmet İzzet’e ait. Bu yüzden yeni harflerle bile olsa dinî neşriyata tahammülü yok Tek Parti rejiminin. “Bizler ne şekilde ve surette olursa olsun, memleket dâhilinde dini neşriyat yapılarak dini bir atmosfer yaratılmasına ve gençlik için dini bir zihniyet fideliği vücuda getirilmesine taraftar değiliz.” Matbuat Umum Müdürü Vedat Nedim Tör, 1934

Ne yapıldığı, neden yapıldığı kadar nasıl yapıldığı da tartışmalı. Değişimin bir kısmı gerekli belki de. Kimsenin itirazı yok buna. Ancak bir çırpıda ve böylesine sert mi olmalıydı?

“Toplumun inancı ve psikolojisi hiç hesap edilmiyor. Hakir görülüyor. Medeni olmanın yolu İslam dairesinden çıkmaktır gibi bir anlayış benimseniyor. Bunlar yazılıp çiziliyor, aksinin yazılması yasaklanıyor. Bunlar bize iyi niyetli insanların bu işi yürütmediği kanaatini veriyor.” diyor Raşit Küçük. Cumhuriyet’in kurucu kadrosu içinde bu yöntemin çok taraftarı var, desteklemeyenlerse tasfiye ediliyor.

Adeta dünyaları altüst olurken halkın nasıl büyük, kitlesel tepkiler vermediği de merak konusu. Camiler kapalı, Kur’an okumak, öğrenmek yasak. Şapka takmadan sokağa çıkmalarına izin yok. Ezan Türkçeye dönmüş. Yer yer ayet mealleriyle namaz kıldıran imamlar türemiş. Kaymakamlar, valiler, sair devlet memurları hafiyeliğe soyunmuş, halkın elindeki eski yazılı kitapları toplatıp meydanlarda yakıyor… Çok rencide oluyorlar Raşit Bey’e göre. Ancak Sünni toplumların karakterinde isyan anlayışı yok. Bu devir de geçer, her şey yoluna girer diye bekliyorlar. “Yine de çok can yanıyor, kan dökülüyor. Kitleler halinde ülkeyi terk edenler oluyor.”

http://medya.aksiyon.com.tr/aksiyon/2012/12/24/kapak-ayse--%288%29.jpg
1925’te ilan edilen Şapka Kanunu’ndan sonra bir cami girişi. Cemaat, fötr şapkalarını ayakkabılık yanına kurulmuş ‘şapkalık’a bırakıp namaza geçiyor.

Halkın sessizliğinde idarenin tepkileri bastırma yönteminin de payı büyük şüphesiz. Harf Devrimi’nden önce tepki çekebilecek en önemli adım Kıyafet İnkılâbı. 1925’te ‘Şapka Kanunu’ çıkınca ortalık karışıyor. İstiklal Mahkemeleri eliyle duruma derhal müdahale ediliyor. Takrir-i Sükûn Kanunu’nun süresi 1928’e kadar uzatılıyor. Mustafa Kemal de farkında sertliklerinin. Ama bu gerekli ona göre: “İşte biz Takrir-i Sükûn Kanunu’nun mer’iyyetinden istifade ettik ise bu tarihi hatayı pak göstermek için, milletimizin nâsiyesini olduğu gibi açık ve pak göstermek için, milletimizin mutaassıp ve Kurun-u Vustai zihniyette olmadığını ispat etmek için istifade ettik.”

Kendileri ifade etmese, geçmişten utandıklarını söylemek iftira olurdu belki. Ama inkâr etmiyorlar bu ağır bedellerin ‘sizin gibi muasırız, Ortaçağ zihniyetinde değiliz!’ diyebilmek için ödetildiğini…

Sanki Hülagu devri...

Geçmişin birikimi, aks değiştiren medeniyetin değerlerini doğrulamıyor. Bu sebepten olacak, Cumhuriyet dönemi kütüphaneleri ile ilgili araştırmaların neredeyse hiçbirinde; asırlık kütüphanelere, binlerce yıllık el yazmalarına ne oldu, sorusu sorulmuyor. Hepsinde aynı istatistikler; 1928’den sonra kaç kitap basıldı? Nerelere halk kütüphanesi kuruldu? Okur yazar oranı ne kadar arttı?.. Oysa 19. asır sonlarında Osmanlı topraklarında, kayıtlı 350 kütüphane bulunuyor. Büyük kısmı şahıslar ya da vakıflar tarafından tesis edilen bu kütüphaneler de sistemin sarsıntısından payını alıyor. İhtiva ettikleri ilmî birikime duyulan şüphe, kitapların kaderine terk edilmesini beraberinde getiriyor. 1908’de Sadrazam Hilmi Paşa’ya verilen raporda İstanbul’daki 40’tan fazla umumi kütüphanenin durumu özetleniyor: “Bu kütüphaneler bir birinden uzak olduğu gibi kıymetli kitapları da perakende (dağınık) bulunduğundan, bunlardan faydalanmak için herhalde hayli zamanı ve birçok çalışmayı ziyan etmek icab eder. (…) Kitaplara gelince bunlar kütüphanelerin ihmal köşelerinde telef olmaya veya kaybolmaya maruzdur. Kütüphanelerde muhafaza edilebilmiş olan kitaplar da mahva mahkûmdur. Çünkü bunlar hiçbir usul, makul bir tertip içinde bulunmayıp birbiri üstüne yığılıp atılmıştır. Kitap yığınları altında kalmış eser, bütün üstündeki kitapların tazyikine maruz bulunduğundan mürekkep birbirine yapışarak yapraklar bozulur.”

http://medya.aksiyon.com.tr/aksiyon/2012/12/24/kapak-ayse--(4).jpg1920’ler ve 30’larda bu yara da iyice derinleşiyor. Neredeyse ömrünün tamamını ilmî araştırmalarla geçiren Muallim Cevdet’in hatıraları, başka şahide mahal bırakmayacak açıklıkta tasvir ediyor manzarayı: “Ayasofya’nın orta tabakasında kapalı, kilitli iki mahzen-i evrak vardır. Fazla olarak koridorda açıkta evrak ve birçok vesikalarla defterlerle dolu olan sekiz-on sandık mevcuttur, bunlar kapalıdır. (…) Mahzendekiler kilitlidir, sandıktakiler kapalı. Fakat… Kimsenin muhafaza ve tetkikine lüzum görmediği, fırlatıp yerlere attığı tahmin-i acizaneme göre lâakal yüzbini mütecaviz vesaik vardır ki bunlar mahzen şöyle dursun adi sandıklara bile konulmamış, lüzumsuz addedilmiştir.”

Cevdet Bey’in hassasiyeti onu tanıyanlarca yakından biliniyor. Elinden bir şey gelmese arşivleri dolaşıp gördüklerini teker teker kayda geçiyor. Kuyûd-ı Vakfiye Müdürü İzzeddin Bey’in ricasıyla gidiyor Ayasofya’ya da. Tam bir talan meydanı çıkıyor karşısına: “Büyük ve kilitli mahzen-i evrakın yanında onar metre tûluunda (uzunluğunda) ve birer metre sıhanında (genişliğinde) tam dört merdivenin üzerinden yuvarlanan ve senede bir defa, Kadir gecelerinde tabaka-yı ulya süpürülünce bütün molozları iş bu onbinlerce metrûk fermanlar, berâtlar, defterler, tezkereler ve donanma, tophane, yeniçeri, enderûn, maliye, evkâf vesikalarının üstüne dökülen süprüntülüğü gösterdiler. Kayyum ile beraber bu bî-misil evrakı çiğneye çiğneye tam kırk metre yol gittim.  (…) Bu hali Hulagu’nun Dicle Nehri’ne attırdığı on binlerce kitap ve evrak zıyaı ile mukayeseye mecbur oldum.”

Artık bu milletin ihtiyacı olmayacaktır diye düşünülen eski evrak ve kitaplara ne tür muamelelerin reva görüldüğünü en açık takip edebildiğimiz kaynak Muallim Cevdet’in hatıraları. Nerede ne var bir bir sıralayıp tarihin vicdanına havale ediyor:

“-Harbiye Nezareti’nin daha eski birçok vesaiki Meşrutiyet’i müteakip yaktırdığını, bir kısmını da toptan kâğıt tüccarları ile bakkallara sattığını bilen çoktur.

-Askerî sıhhiye teşkilatı ile Kırım ve 93 seneleri harp vesikalarını aramakla meşgul tarihçileri mustarip edecek ne hazin hal…

-1000 tarihinden evvelki Bahriye Vesikaları mahvolmuştur.

-Eski Maarif Dairesi altındaki mahzende duran mühim evrak ve vesaikin pek çoğu meşrutiyeti müteakip güya Donanma Cemiyeti kârına okkası 20 paradan satılmıştır.

-Adliye vesikaları yangında baştan başa yanmıştır…”

Tevhid-i Tedrisat Kanunu ve tekkelerin, zaviyelerin kapatılması üzerine medrese ve tekkelerde bulunan yazma eserlerin bir kütüphanede toplanması gündeme geliyor. Yazmalar en yakın kütüphaneye ya da Süleymaniye’ye naklediliyor. Aynı tarihlerde Anadolu’dan da yazma eserler toplanıyor. Ancak ne kadarının kütüphanelere ulaştığını takip etmek imkânsız. Halveti Şeyhi Fahreddin Efendi’nin müridlerine anlattıkları artık kimseyi şaşırtmasa gerek... İstanbul’da bir bakkala giren Şeyh Efendi, satıcının üzerinde ‘eski yazı’ olan bir kâğıtla paket yaptığını görüyor. Geri kalanını duvarda bir çengele tutturmuş. ‘Nedir o? Bakabilir miyim?’ diye müsaade istediğinde neredeyse bayılacak. Şeyh Sadık Efendi risalesinin bir nüshasını tutuyor elinde. “Parası ne kadarsa vereyim bu kâğıtları sat bana! Günaha giriyorsun.” deyip paket kâğıdı olmaktan kurtarıyor risaleyi…

Aradan 80 küsur yıl geçmiş, o günleri yaşayanlar göçmüş, anılar küllenmişken bir Kur’an sayfası mecbur kılıyor geçmişle yüzleşmeyi. Toplumlar da insanlar gibi travma yaşayabiliyor. Ve yaşananları düşmanlık vesilesi kılmak gibi yok saymak da işe yaramıyor. Geri dönmek, bir alfabe devrimi daha yapmak değil kimsenin kastı. Ancak atılacak başka adımlar olmalı. Geçmiş ancak o zaman çekilecek belli ki yolumuzdan…


Yeni Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun / 1 Kasım 1928

Madde 1-Şimdiye kadar Türkçeyi yazmak için kullanılan Arap harfleri yerine Latin esasından alınan ve merbut cetvelde şekilleri gösterilen harfler ‘Türk Harfleri’ unvan ve hukuku ile kabul edilmiştir.

Madde 2-Bu kanunun neşri tarihinden itibaren Devletin bütün daire ve müesseselerinde ve bilcümle şirket, cemiyet ve hususi müesseselerde Türk harfleriyle yazılmış olan yazıların kabulü ve muameleye konulması mecburidir.

Madde 3-Devlet dairelerinin her birinde Türk Harflerinin devlet muamelatına tatbiki tarihi 1929 Ocak ayının birinci gününü geçemez. …

Madde 4-… Türkçe hususi veya resmi levha, tabela, ilan ve sinema yazıları ile kezalik Türkçe hususi, resmi bilcümle gayr-ı mevkut gazete, risale ve mecmuaların Türk harfleriyle basılması ve yazılması mecburidir.

Madde 5-1929 Ocak ayının başından itibaren Türkçe basılacak kitapların Türk harfleriyle basılması mecburidir.

Madde 9- … Eski harflerle matbu kitaplarda tedrisat icrası memnudur.
1924 – 35 arasında yapılan önemli değişiklikler

1924Hilafet ilga ediliyor.

1925Medrese, tekke ve zaviyeler kapatılıyor.

1925Şapka ve Kıyafet İnkılâbı yapılıyor.

1926Toplum hayatını düzenleyen Medenî Kanun ve onu tamamlayan kanunlar çıkarılıyor.

1928Latin alfabesi kabul ediliyor.

1929Okullarda Arapça ve Farsça dersler yasaklanıyor. Yerine İngilizce ve Almanca dersi başlatılıyor.

1931Türk Tarih Kurumu çalışmalarına başlıyor.

1932Türk Dil Kurumu kuruluyor.

1932Türkçe ezan uygulaması başlıyor.

1933Darülfünun reformunun ardından İstanbul Üniversitesi açılıyor.

1935Ayasofya Camii müzeye dönüştürülüyor.

Aynı dönemde cami sayıları azaltılıyor. Cami dışında cemaatle namaz kılmak, Kur’an ve din eğitimi yasaklanıyor. Türkçe ibadet ve Türkçe Kur’an tartışmaları başlıyor. Kur’an-ı Kerim basımı hükümet tarafından çok sıkı bir denetim altına alınıyor. Pek çok yayın hükümet kararı ile toplatılıyor. Divan edebiyatı eğitimi sona eriyor. Sadece Tanzimat sonrası dönem okutuluyor. Klasik Batı Edebiyatı eserleri tercüme edilmeye başlanıyor. Kullanımı uygunsuz bulunan Farsça ve Arapça kelimelerin dilden çıkarılması gündeme geliyor.

 

http://medya.aksiyon.com.tr/aksiyon/2012/12/24/kapak-ayse--%2811%29.jpg

 

Matbaanın varlık sebebi Kur’an basmak

Terhis olan askerler yıllarca Anadolu’ya hediye mushaflar taşıyarak Osman Bey’i duygulandıran yokluğa son veriyor. Matbaanın atık suları özel bir hatla lağıma karışmadan denize ulaşıyor.

http://medya.aksiyon.com.tr/aksiyon/2012/12/24/kapak-ayse--%281%29.jpgSultan Abdülaziz, şehzade Abdülhamid için hoca aradığında Hakkakzâde Mustafa Hilmi Efendi’nin oğlu Osman Zeki tavsiye ediliyor padişaha. Osman Bey böylelikle çok genç yaşta giriyor tarihin kayıtları arasına. Abdülhamid’in en yakınındaki isimler arasında anılıyor hep. Her ne oluyorsa 1860’ların ilk yıllarında dedikodu sebebiyle bir süreliğine saraydan uzaklaştırılıyor. Evli, çoluk çocuk sahibi artık.

Yeni bir iş tutmadan önce hac yolculuğuna çıkıyor. Hayli meşakkati göze almak gerekiyor mübarek topraklara yüz sürmek için. Asrın meşhur hattatlarından Mustafa Hilmi Efendi’nin oğlu Osman Zeki, görmek bir yana taşrada hayatın hangi şartlarda idame ettirildiğinden haberdar değil muhtemelen. Ne tarafa dönseniz yokluk. Şahit olduğu her şeyden müteessir oluyor. En fazla da çalınmasın diye zincire vurulmuş el yazması Kur’an-ı Kerim’ler elem veriyor ona. Torunu Nezhun Tevgil’in naklettiğine göre bu mahrumiyet sebep oluyor matbaa kurmasına. Kur’an-ı Kerim neşredecek bir matbaa kuracak ve Anadolu’ya göndereceği Mushaf-ı Şerif’ler bir nebze olsun hafifletecek halkın yoksunluğunu…

Döndüğünde büyük oğlu Cevat Bey’le Babıâli’de bir oda kiralayıp işe koyuluyor.  Matbaa-i Osman Zeki imzasını taşıyan ilk kitaplar; 1869’da geçici bir mekânda, Matbaa-i Âmire’nin boşa çıkan huruf tezgâhıyla basılıyor. Yayın yelpazesi ve çalışan sayısı hızla genişliyor. Çemberlitaş’a; bugün altında sinema, üzerinde Fırat Kültür Merkezi’nin bulunduğu yerdeki kendi binasına taşındığında, devrin en donanımlı ve itibarlı müessesesi olarak anılıyor artık Osmanbey Matbaası.

Matbaanın mührünü taşıyan ilk eserler; Osman Zeki Bey’in kendi talik hattıyla yazıp taşbaskı usulüyle bastığı Enderûnî Vasıf’ın divanı, Tuhfe-i Vehbi’nin nesih yazı ile yapılmış taşbaskısı ve İsmail Niyazi’nin şerh ettiği Birgivî şerhi. Ahmet Cevdet Paşa’nın tertib-i cedid namıyla maruf Tarih-i Cevdet’inin en meşhur ve kıymetli baskısı da burada yapılıyor. Ancak Osmanbey Matbaası denince o devirde de bugün de nadide Kur’an-ı Kerim’ler geliyor akla. Matbaanın öncelikli mesaisi, her biri neredeyse el yazması eserler kadar titizlikle hazırlanan Mushaf ve cüz neşretmek.

Kur’an-ı Kerim basmak hataya tahammülü olmayan bir alan. İstanbul’da çeşitli teşebbüsler olmakla birlikte matbu Mushaf’larda en büyük kalem, İran’dan ithal kitaplardan oluşuyor o devirde. Tetkiklerde pek çok hata tespit edilince mukaddes kitabın ithali de izinsiz neşri de yasaklanıyor. Dersaadet çareyi bir matbaaya yetki vermekte buluyor. 1882’de bu imtiyazı kazanan Osmanbey Matbaası, uzatmalarla 30 sene boyunca Kur’an-ı Kerim neşreden tek matbaa oluyor.

Her köye bir Kur’an

En meşhur Türk hattatların kaleme aldığı Kur’an-ı Kerim’ler, foto-litograf usulüyle sanat eseri sayılabilecek nefasette basılıyor ve tashihi bizzat Osman Zeki Bey tarafından yapılıyor. Osman Bey sözünü unutmuyor elbette. Her sene, memleketine dönen askerlere birer Mushaf-ı Şerif hediye ediyor götürmeleri için. Bu âdet onun vefatından sonra da evlatları tarafından devam ettiriliyor. Ayrıca imkân oldukça gönderildikleri yerde dağıtılmak üzere gemilere sandık sandık kitap yükletiyor merhum. Anadolu halkının evine ilk o zaman Kur’an girmeye başlıyor. Tarihçi Mustafa Armağan’ın son devrin hezarfenlerinden Necmettin Okyay’dan naklettiğine göre Sultan Abdülhamid Kur’an bastığı için matbaanın atık sularına özel ayrı bir lağım tertibatı yaptırıyor.

1876’da İkinci Abdülhamid’in yakınında görev yapmak üzere kurena sıfatıyla tekrar Saray’a dönüyor Osman Bey. 1890’da, serkurena iken vefat ediyor. Babasının saraya gitmesi üzerine matbaanın yönetimi büyük oğlu Ali Cevad Bey’e geçiyor. Başmabeynciliği esnasında Osman Bey ve ailesi Nişantaşı’nda bir konakta yaşıyor. Bugün Osmanbey ismini taşıyan muhite o zamanlarda veriliyor bu isim.

Ali Cevad Bey’in vefatı üzerine işin başına en küçük oğul Mehmed Saim (İlkbasan) Bey geçiyor. Saim Bey, 1898’de Matbaa-i Amire Müdürlüğü’ne tayin ediliyor. Vefatına kadar matbaa ile ilgilenen Mehmed Saim Bey ve kardeşi Nudiye Hanım vefatlarına yakın matbaayı Darüşşafaka Cemiyeti’ne bağışlıyor. 10 Ekim 1935’te bu vesileyle Darüşşafaka Vakfı’nda iki kardeş için mevlid-i şerif okutuluyor. Küçülerek varlığını koruyan matbaa, 1956’ya kadar kitap basmaya devam ediyor.

(Bilgiler Prof. Dr. Ali Birinci’nin Müteferrika Dergisi’nde yayımlanan makalesinden alınmıştır.)

Go to top