Halis ECE

TARİKAT NEDİR?

Tarikat; Arapça isimdir ve yol demektir. Cem’isi tarâik gelir. Tasavvuf lisânında ise, Allah’a vuslat (ulaşma) arzusuyla tutulan yoldur. Bir başka ifadeyle; meslek, evrâd u ezkâr ve mânevî bakımdan Hakk’a ermek için intisab edilen ve tâkib olunan yol manasınadır.

Seyyid Şerif Cürcânî’nin (k.s.) târifi ile tarîkat; menzilleri (mânevî yoldaki konak yerlerini) geçip mesâfe alabilmek ve yüce makamlarda terakkî edebilmekten (yükselip ilerlemekten) ibârettir ki, bu da Allah Teâlâ’nın yoluna sâlik olanlara (girenlere) mahsus bir sîret, yani hâl-tavır-ahlâk ve gidiştir. (1)

Bu anlatılanları, şöyle hulâsa edebiliriz:

Tarîkat; insanın, İlâhî ahlâk ile ahlâklanmayı öğrenip hâl olarak yaşayabilmesi ve nihâyet Allâh’ın rızâsını tahsil edebilmesi için, bir mürşid-i kâmil ve mükemmilin terbiyesinden istifâde ve istifâza maksadiyle tâkip ettiği yoldur, usûldür.
***

NÜBÜVVET VE VELAYET YOLLARI

Her ne kadar tasavvuf erbabına göre, Allah’a giden yollar bütün insanlar kadar, hatta topyekün mahlûkatın alıp verdikleri nefesleri adedince çok olsa da, asıl itibariyle mü’mini Cenâb-ı Hak ve tekaddes ve teâlâ’ya kavuşturan yollar ikidir:

1. Kürb-i nübüvvete taalluk eden tarik (erbâbı üzerine salât ve selâm olsun). Yani, Hakk’a vusûlde-ulaşmada peygamberlik yakınlığına ait ve ona bağlı olan yol.

Bu yol zâtî ve aslîdir; aslın aslına ulaştırır, kavuşturur. Asâleten bu yoldan ulaşanlar; peygamberler (aleyhimüsselâm) ve onların ashâb-ı kirâmıdır. Kezâ, ümmetin büyük evliyâsından, kendisi için murâd edilen diğerleri de –her ne kadar bunlar az, hatta azın azı iseler de– bu devletle şereflenirler.

Bu yolda tavassut ve hâil, yani vâsıta olma-araya girme durumu yoktur. Bu vâsılînden (bu yolla Hakk’a erenlerden) feyz alanlar, hiç kimsenin tavassutu olmadan asıldan alırlar... Biri diğerine hâil de olmaz. Nitekim Rasûlüllah Efendimizin (s.a.v.) sohbeti neticesinde ashâb-ı kirâma müyesser olan yakınlık, işte bu nübüvvet yakınlığıdır, tebaiyet ve verâset yolu ile hâsıl olmuştur. İsa aleyhisselâm kıyâmete yakın yeryüzüne indiğinde ve va’dolunan Mehdî aleyhirrıdvân geldiğinde, onlar da bu yoldan vâsıl olacaklardır. Bu yakınlıkta ne “fenâ” vardır, ne “beka”; ne “cezbe” vardır, ne de “sülûk”...

İşte bu yakınlık, velâyet yakınlığından daha faziletli ve bir çok mertebelerle ondan daha yücedir. Zira bu yakınlık asıldır (asla yakın olmaktır). Velâyet yakınlığı ise, gölge yakınlığıdır. İkisi arasında çok büyük fark vardır; lâkin herkesin idrâki, bu ma’rifetin zevkini anlayamaz. Bu ma’rifeti anlayıp kavrayamama noktasında, havâs zümresi bile avâm sınıfı ile neredeyse beraberdir.

Ancak, nübüvvet kemâlâtının zirvesine çıkış velâyet yolundan olursa, o zaman fenâ ve bekâ, cezbe ve sülûk gerekli olur. Zira bunlar, o yakınlığın başlangıcı ve hazırlığıdır. Bu kemâlât aşılıp, tecelliyat da husûle geldikten sonra nübüvvet kemâlâtına ayak basılır. Fakat seyir bu yoldan olmaz da, nübüvvet yakınlığı için sultânî yol tercih edilirse; işte o zaman fenâ, bekâ, cezbe ve sülûke ihtiyaç olmaz. Ashâb-ı kirâmın seyri de, sultânî olan nübüvvet yakınlığı yolundan olmuştur. Bu bakımdan onların cezbeye, sülûke, fenâya ve bekâya ihtiyaçları yoktur. İşte burada anlatılmaya çalışılan “kurb-i nübüvvet”, bu yakınlıktır.

Nübüvvet kemâlâtının hâsıl olması, tamamiyle İlâhi mevhibeye bağlanmış, büsbütün İlâhî bir ikrâma bırakılmıştır. Bunda zorlamanın, çalışmanın bir tesiri yoktur; bu büyük devlet, hiçbir çalışma ve amelin neticesinde elde edilebilecek bir nimet değildir. Keza, hiçbir riyâzat ve mücâhede de bu güzel nimetin netice ve meyvelerini vermez.

Velâyet kemâlâtı böyle değildir; onun başlangıcı çalışmaya, gayret edip emek vermeye bağlıdır. Hâsıl olması da riyâzat ve mücâhedeye kalmıştır. Her ne kadar bazı şahısların, bir çalışma olmadan, sâlih bir amele başlayıp girişmeden bu devletle şereflenmeleri câiz ise de, velâyet kendisinden ibâret olan fenâ ve bekâ dahi, bir mevhibe-i İlâhiyedir... Bu nimete ermek kimlere murâd edilmişse, ancak onlar gayret ve çalışmalarının neticesinde, Allah Teâlâ”nın ihsan ve inayetiyle onunla müşerref olur.

İmâm-ı Rabbânî (k.s) hazretleri, kendi zât-ı âlîlerini kastederek, buyuruyorlar ki:

Bu fakîr, risâlelerinde ve bazı mektuplarında şöyle yazmış idi: “Benim muâmelem sülûkün, cezbenin, zuhûrâtın, tecelliyâtın da ötesinde olmaktadır.” Bununla anlatmak istediğim, işte bu yakınlıktır; yani nübüvvet yakınlığı... Ben Hazret-i Şeyhimizle (k.s.) beraber olduğum sırada, zuhurat olarak bu devleti elde ettim. “Hidâyetiyle bizi (bu nimete) kavuşturan Allâh’a hamdolsun! Allah bize hidâyet etmeseydi, biz kendiliğimizden bunun yolunu bulmuş olamazdık. Rabbimizin resûlleri Hakk’ı getirdi.” (2)

(Tasavvufta) fenâ ve bekâ, cezbe ve sülûk tâbirleri de yenidir. Meşâyihin buluşlarındandır. Mevlânâ Câmî (k.s.) Nefehât’ta, “Fenâ ve bekâdan ilk bahseden, Ebû Saîd el-Harrâz'dır (k.s.)" demiştir.(3)

2. Kurb-i velâyete taalluk eden tarik. Yani Hakk’ın tevfîk ve inâyetine kavuşmada, velîlik yakınlığına bağlı bulunan yol ve usûl.

Aktâb, evtâd, büdelâ, nücebâ(4) ve Allah Teâlâ’nın bilumum velî kulları bu yoldan vâsıl olurlar, Hakk’a ererler, kavuşurlar... “Sülûk tarîkı” da bu yoldan ibarettir... Hatta bilinen “cezbe” de bu yola dâhildir... Bu yolda, “kurb-i nübüvvet”in aksine tavassut ve hâil vardır...

Kurb-i velâyet yolundan Hakk’a vâsıl olanların muktedâsı (kendisine uydukları), reîsleri, o büyüklerin feyiz kaynağı Hz. Aliyyü’l-Murtezâ kerramellâhü teâlâ vechehü’l-kerîm’dir. Bu şânı, şerefi, keyfiyeti büyük makam ve mevki ona bağlıdır. Bu makamda, Nebî sallallâhü aleyhi vesellem’in mübârek ayakları, âdeta Ali kerramellâhü vechehû’nün başı üzerinde gibidir. Hazret-i Fâtıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (r. anhüm) de, bu makamda onunla ortaktırlar.

Öyle zannediyorum ki; Hz. Ali (k.v.), maddî hayatın meydana gelmesinden evvel bu –kendisine müracaat olunacak ve sığınılacak– yüce makamın sahibi idi. Nitekim maddî hayatın başlamasından sonra da bu yoldan her kime bir feyz ve hidâyet ulaştı ise, onun vâsıtasıyla ulaşmıştır. Zira o, bu yolun son noktasındadır ve bu makamın merkezi ona bağlıdır.

Ne zamanki onun devri tamamlandı; şeref ve itibarı, rütbe ve derecesi çok büyük olan bu makamı, sırasiyle oğulları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’e (r.anhümâ) teslim etti. O ikisinden sonra da, tertip üzere ve düzenli bir şekilde on iki imamdan her birine geçti. Bu büyüklerin yaşadığı asırlarda, hatta ebedî âleme irtihallerinden sonra da, (velâyet yolundan) her kime bir feyz ve hidâyet ulaştıysa, –ister vaktin nücebâsından, isterse kutublardan olsun– bunların vâsıtası ve araya girmeleri ile ulaştı. Kurb-i velâyet yolundan vâsıl olmak isteyenlerin hepsinin sahibi ve sığınağı bu büyüklerdir. (Merkez onlardır), etrafın da mutlaka merkeze katılması gerekir. (Bu yolda merkez), nöbet sırası Şeyh Abdülkadir Geylânî’ye (k.s.) gelinceye kadar onlar idi. Sıra Abdülkadir Geylânî hazretlerine gelince de bu makam ona bırakıldı. Bu merkez üzerinde, anlatılan imamlarla Şeyh Abdülkadir Geylânî (k.s.) arasında ise hiç kimse görülmemektedir.

Anlaşılan odur ki; kutublardan olsun, nücebâdan olsun, her kime bu yoldan feyizler ve bereketler ulaşmışsa, onun şerefli ve mübârek tavassutu ile olmuştur. Çünkü bu merkez, ondan başkasına müyesser olmadı. Bundan dolayı o, şöyle demiştir: “Evvelkilerin güneşleri battı; bizim güneşimiz batmaz, ufuk-ı a'lâ’(5)da ebedîdir.” Burada “güneş” tâbirinden murad, hidâyet ve irşad feyizlerinin güneşidir. “Battı” ifadesiyle açıklanmak isetenen ise, anlatılan feyzin olmayışı, bereketin gelmeyişidir.

İmâm-ı Rabbânî (k.s.) hazretleri bu açıklamalardan sonra ise, yaşadığı devirde, Abdülkadir Geylânî (k.s.) hazretlerine vekâleten –kurb-i velâyetle alâkalı– o vazifeyi de kendilerinin devam ettirdiklerini beyan ederek sözlerini şöyle sürdürüyorlar:

Şunun da bilinmesi gerekir ki; bir şahsın kurb-i velâyet yolundan kurb-i nübüvvet yoluna ulaşması doğrudur, mümkündür. Bu vaziyette o kişinin, her iki muâmeleye de ortaklığı olur. Peygamberlere (aleyhimüssalâtü veselâm ve alâ nebbiyinâ hâssa) tetaffulü (peykliği-uyduluğu, onların câzibesi etrafında bulunması) dolayısiyle, kendisine orada bir yer, bir mevki verilir. Bu durumda her iki yolun muâmelesi de ona bağlı olur.

Şiir meali: “Âlemi bir şahışta toplamanın, Allâh’a bir zorluğu yoktur.” (6)

Nitekim İmâm Câfer-i Sâdık’ta (r.a.) bu iki yol birleşmiştir. Zira onun, bir yandan Hz. Ebû Bekir’e (r.a.), diğer taraftan da Hz. Ali’ye (k.v.) nisbeti (bağlılığı) vardır. Bu iki nisbetten gelen kemâlât (mânevî bakımdan tam ve eksiksiz olma durumu) onda bir bütün hâlindedir. Onlar, İmâm Câfer-i Sâdık(7) hazretlerinde birleşmesine rağmen, her biri tek başına ve birbirinden ayrıdır. Binâenaleyh bir tâife ondan Hz. Sıddîk’a bağlılığı dolayısıyla, Sıddîkıyet nisbeti aldı; bir başka cemaat ise, Hz. Ali’ye bağlılığı dolayısıyla, Aleviyet nisbeti aldı...

Bunda şaşılacak bir vaziyet de yoktur. (Farklı) mahal hususiyetleri, nisbetin bir olmasına rağmen, hâli üzere kalır. Meselâ, Hindistan’ın Benâris beldesindeki Künk ırmağı ile Çemen ırmağı aynı yerde toplanmasına rağmen, suları birbirine karışmıyor...(8) Böylece Künk ırmağı tarafında olanlar onun suyundan, Çemen ırmağı tarafında olanlar da Çemen’in suyundan içiyorlar. Mahallin müteaddit olması dolayısıyla, aynı suya ayrı ayrı hususiyetler gelir. Bu itibarla her iki yolun hususiyetleri göz önüne alınarak, kendilerine, ayrı ayrı yollardan intisâb etmek câiz olur. (9)

Sünnî tarîkatlerin hemen hepsi bu iki asla istinad eder.

Bunlardan bazılarının isimlerini şöyle sıralayabiliriz:

Nakşibendîye, Kadiriye, Rifâiyye, Yeseviye, Kübreviye, Mevleviye, Halvetiye, Şâzeliye....

Zamanla bunların şûbe ve kolları da teşekkül etmiştir. Tarîkatler arasında ortak esaslar bulunduğu gibi, farklı yönler de vardır. Dileyen herkes kendi hilkatine-fıtratına, kendi meşrebine, ruh yapısına ve mânevî zevkine göre bir yol tutar.
***

NAKŞİBENDİ YOLUNUN İNCELİK VE ÜSTÜNLÜKLERİ

Allah dostlarının seçkinlerinden ve bu yolun en büyüklerinden, öncülerinden Hâce Muhammed Bahauddin Nakşibend (k.s.) ve O’nun şerefli halefleri şöyle dediler:

“Peygamberlerin en üstünü kâinatın efendisi Muhammed Mustafa’nın (s.a.v.), velilerin en faziletlisi, Ebu Bekir Sıddık (r.a.) hazretlerine gizlice talim ettikleri en şerefli ilim olan huzur ve irfan ilmi, avam insanlardan gizlenmiştir. O gizli hazineye eriştirici yolun usulü ve çeşitli kazançları vardır. Nakşibendî tarikatının önderi ve Şah’ı; Hz. Ebu Bekir’dir (r.a.). Resulullah Efendimiz (s.a.v.); bir hadis-i şeriflerinde; “Allah Teala benim kalbime neyi aktarıyorsa, ben de O’nu Ebu Bekir’in kalbine aktarıyorum” buyurmuşlardır.

Velhasıl; Nakşıbendi tarikatı en güzel ve en olgun, en açık, en tatlı, en kısa, en kolay ulaştırıcı ve kavuşturucu bir yoldur. Çünkü bu yolda rabıta esastır, o da yolların en yakınıdır.

***

ALLAH'A GİDEN YOLLARIN EN YAKINI

Kulu Allâh’a götüren yolların içerisinde, râbıta yolundan daha yakın bir yol yoktur. Faydalanmak itibariyle mürid için, bir zorlama ve uğraşma olmadan şeyhe râbıtanın husûlü, mürid ile mürşid arasındaki münâsebetin tam olduğunun alâmetidir. İşte bu münâsebet, ifâde ve istifâde (faydalı olma ve faydalanma) sebebidir. Binâenaleyh, gâye ve maksada kavuşmada aslâ râbıta yolundan daha yakın (daha kestirme) bir yol yoktur. Bu devlet ile mes’ûd olan (râbıta nimetiyle saâdete kavuşan) kişiye ne mutlu!..

Hâce Ahrâr (k.s.) Fıkarât isimli eserlerinde, “Faydalanmak itibariyle delîlin gölgesi, Hak sübhânehûnün zikrinden evlâdır” buyurdu. Yani mürid için delîlin gölgesi (mürşidine râbıtası) zikirle meşgul olmasından daha iyidir. Zira râbıtasız zikir, zikrolunan Zât’la (c.c.) tam bir münâsebet meydana getirmez ki, mürid, zikir yolu ile tam bir fayda temin edebilsin... (10)
***

Malum olduğu üzere, râbıta; tam bir muhabbetle pîr’in sûretini, istifâde ve istifâza mülâhazasıyla (faydalanma ve feyizlenme düşüncesiyle), kalben tasavvur etmektir... Şahsen görülmemiş ise, rûhâniyyetini tahayyül eylemektir.

Allah’a (c.c.) kavuşturan yolların, fenâ’dan evvel (fenâ fillah, yani Allah’ta fâni olma mertebesinden önce) en tesirli ve en faydalı olanı budur. Bu nisbet; muktedî ile muktedâ arasında şiddetli münâsebeti, muktedâ’daki ulûm ve maârifin cezbini, a’zamî istifâde ve istifâzayı îcap ettirir. [Yani bu bağlılık, tâbi olan kişi ile kendisine uyulan zât yani mürid ile mürşid arasında çok kuvvetli bir alâkayı, mürşiddeki ilim ve ma’rifetleri letâifine çekmeyi, ondan en üst derecede faydalanmayı ve feyizlenmeyi gerektirir, bütün bunlara vesîle olur.] Onun için, “Râbıta yolu, yolların en yakını” denilmiştir. (11)

Bir şair şöyle demektedir:

“Nakşibendî tarikatının üstün hususiyetlerini hiç kimse tam olarak vasıfedemez.”

***

NAKŞİBENDİ TARİKATININ İKİ ANA ESASI

1. Rasûlüllah Efendimize (s.a.v) tam bir ittiba: İbadetlerde, adet ve davranışlarda O’na mutabaattır. Ne söylemiş, nasıl yapmış ise aynen yapmaktır. Bu uygulama, ashab-ı kiram’ın tabi olduğu tarikin aynısı ve aslıdır. Çünkü ashab-ı kiram, Resûl-i Ekrem Efendimizin (s.a.v.) hal ve davranışlarına tam manasıyla mutabaat ediyordu. Öyle ki, onun oturduğu yerde oturuyor, ayakkabısını çıkardığı yerde çıkarıyor, özetle her türlü hal ve davranışlarını aynen uygulamaya büyük bir dikkat ve özen gösteriyorlardı.

Örnek olarak; Hz. Ömer (r.a.) Ka'be’yi tavaf ederken, Hâcer’ül Esved’e şöyle sesleniyordu: “Ey Hâcer’ül Esved! Biliyorum ki sen bir taşsın. Senin ne menfaatin, ne de bir zararın dokunur. Eğer ben, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in seni öptüğünü görmeseydim, ben de seni öpmezdim.”(12)

2. Mürşid-i kâmile katıksız bir muhabbet: Mürşid-i kamile muhabbet müridin kemalatına vesiledir. Allah Dostları, Allah’a yakınlık elde ettiklerinden ve Resulullahın (s.a.v.) ahlakıyla ahlaklandıkları için onlara duyulan muhabbet de Allah içindir. Allah için bir zatı sevmek de kişiyi Allah tarafından sevilmeye götürür.

***

ON BİR ESAS

Abdulhalık-ı Gucdüvani (k.s.) hazretlerinin tesbit ettiği on bir tarikat esası şunlardır:

1. Vukuf-i zamanî: Müridin zamanı çok iyi değerlendirmesidir.

2. Vukuf-i adedî: Dersin adedi ve gerçek manası düşünülmelidir.

3. Vukuf-i kalbî: Kalbi uyanık tutmak gerekir.

4. Hûş der-dem: Nefes alıp verirken, gaflette olmamak…

5. Nazar ber-kadem: Başkasına değil, kendine bakmalıdır…

6. Sefer der-vatan: Halktan ayrılıp Hakk’a gitmesidir.

7. Halvet der-encümen: Halk içinde de olsa, halvet hali olmalıdır.

8. Yâd kerd: Şeyhin verdiği zikri, kalb ve dil ile daima tekrarlamak.

9. Bâz geşt: Zikirle Allah’a dönüş, vuslât düşünülmelidir.

10. Nigâh-daşt: Kalbi zararlı düşüncelerden korumak.

11. Yâd-daşt: Masivâyı bırakarak, sadece Allah’ı tefekkür etmektir.
***

NAKŞİ YOLUNDA USÛL VE GAYE

Nakşibendî silsilesinin 15’inci halkası Şâh-ı Nakşibend (k.s.) hazretleri buyurdu ki:

• Dışımız halk, içimiz Hak iledir.

• Bizim yolumuz sohbettir.

• Halvette (uzlette-riyâzatta) şöhret vardır, şöhret ise âfettir.

• Hayır ve bereket cem’iyette, bir araya gelmektedir. Bu da sohbet ile olur.

• Sohbet ise bir kimsenin arkadaşında fâni olmasıyla, arkadaşını kendisine tercih etmesiyle hâsıl olur.

• Bizim sohbetimizde bulunan kimseler arasında, bazılarının kalblerindeki muhabbet tohumu, başka şeylere bağlılıkları sebebiyle gelişmez, büyümez.

• Biz böyle kimselerin kalblerini başka şeylere olan bağlılıktan temizleriz.

• Bizim sohbetimizde bulunanlardan bazılarının da, kalblerinde muhabbet tohumu yoktur.

• Biz, böyle olanların da kalblerinde muhabbet hâsıl etmek için çok himmet ederiz, yardımcı oluruz.

• Kendilerine, nâil olduğunuz bu dereceye nasıl ulaştınız? diye sual olunduğunda,
“Resûlüllah’a (s.a.v.) tâbi olmakla...” diye cevap vermişlerdir.

***

Nakşibendî silsilesinin 18’inci halkasını teşkil eden Hâce Ubeydullah Ahrâr (k.s.) hazretleri ise, bu yolun gâyesini şöyle hulâsa etmişlerdir:

“Eğer şeyhlik ve mürşidlik makamına oturmuş olsaydım, âlemdeki şeyhlerden hiçbir şeyh (kendisine intisab edecek) bir tek mürid dahi bulamazdı. Lâkin ben, gayb âleminden, başka bir işle emrolundum. O da; şerîatın tervîci ve milletin te’yîdidir. [Yani benim vazifem; şerîatı yaymak, İslâm’ı ve Müslümanları kuvvetlendirmeye çalışmaktır.]” (13)

Demek ki tasavvufta Nakşî yolunun usûl ve gâyesi; diğer bazı tarîkatlerde olduğu gibi, bir kenara çekilip ağır riyâzatlarla ve kendi nefsiyle meşgul olmak değildir.

Bilakis halkın arasına karışıp, onlara hizmet etmek ve bu esnada Hak’tan da hiçbir an uzaklaşmamaktır.

Hizmetten asıl maksad ise, İslâm dininin yayılması ve mensuplarının izzet ve itibarının artmasıdır. Hele de kerâmet gibi hârikulâde şeylerle meşgul olmak, bu yolun esasları arasında hiç mi hiç yer almamaktadır.

Onlar, en büyük kerâmetin, İslâm’a ve insanlığa hizmet olduğunu belirtmişler, bütün mesâilerini bu yönde sarf etmişlerdir.

Nakşibendî silsilesi Müceddidîn kolunun son halkasını teşkil eden Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) hazretleri de, bu yolun İslâm’a ve insanlığa hizmetteki usûlünü şöyle anlatmaktadır:

• Biz, vahdeti kesrette (bir’i, birliği çoklukta), rızâ-yı Hakk’ı halk arasında, halka hizmette arıyoruz (bir köşeye çekilip kendi başımıza uzleti değil, insanlarla sohbeti, onlara hizmeti tercih ediyoruz).

• Enbiyâ ve mürselîn (peygamberler aleyhimüssalâtü vesselâm) yolundayız...

• Bizim para-pul, makam-mevki, siyâset-politika, kavga ve gürültüyle işimiz yok.

• İstisnâsız her Müslüman çocuğunu da okuturuz. Bir tek fert geri dönmüşse haber versinler. (14)

O, tarîkatı, sadece “hoş sohbet” vâsıtası hâline getiren son devrin tembelliğini yıkmış; onu, kitleleri harekete geçiren bir enerji ve heyecan vesîlesi kılmıştır. Kerâmete aslâ itibar etmemiş, kerâmet ızhârından kaçındığı gibi, talebelerine de aynı yolu tavsiye etmiş ve, “En büyük kerâmet, insanlara hak yolu telkîn etmektir” buyurmuştur.

Keza buyurmuşlardır ki: “Enbiyâdan en büyük mîras, şerîat olduğu gibi, en büyük vâris de âlimlerdir. İlmin evveli ma’rifetullah, sonu tefvîz-i umûr’ dur.(15) Ma’rifetullah’ta en ileri makamın sahibi, Sıddîk-ı Ekber’dir (r.a.).” (16)

***

NAKŞÎLİKTE DERVİŞLİK

Silsile-i Nakşibendîye-i Müceddidîn kolu hazerâtının 31’inci halkası olan Mazhar-ı Îşân Cân-ı Cânân (k.s.) hazretleri, talebesi Senâullâh Sebnehlî’ye yazdığı mektupta şöyle diyordu:

• Dervişlik demek, sadece bir şeyhe bağlanmak demek değildir. Dervişlik, gönlünü toparlayıp kul olduğunu düşünmek ve kulluğu ile meşgul olmak, kalbe dağınıklık getirmemek, vakitlerini hep hâlis niyet üzere Allah Teâlâ’nın dinine hizmetle geçirmektir.

***

HATM-İ HÂCEGÂN VE ZİKİR

Hatm-i Hâcegân (İhlâs hatmi), daha çok toplu halde yani cemaatle yapılan bir halka zikridir. Kur’an ve sünnette övülen ve teşvik edilen zikir çeşitlerinden birisidir.

Kur’an-ı Kerim’de sabah-akşam dua, ibadet ve zikredenlerle beraber bulunmaya şöyle teşvik edilmiştir:

“Sabah akşam Rablerine, O’nun rızasını dileyerek dua (ibadet ve zikir) edenlerle birlikte candan sebat et. Dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlardan çevirme. Kalbini bizi zikirden (anmaktan) gafil kıldığımız, kötü arzularına uymuş ve işi gücü aşırılık olan kimseye boyun eğme.” (17)

Bu ayet-i celile indiği zaman Rasûlülah Efendimiz (s.a.v.), bu kimseleri araştırmak için mescide çıktı. Mescitte zikreden bir topluluk buldu. Bunlar; elbiseleri eski, fakir ve garip Müslümanlardı. Onları görünce hemen yanlarına oturdu ve, “Ümmetim içinde benim kendileriyle birlikte olmamı emrettiği kimseleri yaratan Allah’a hamdolsun” dedi. (18)

Bu ne büyük bir tevazu ve edep örneğidir. Elbette Rasûlüllah Efendimiz (s.a.v.), kendileriyle birlikte olması emredilen kimselerden her yönüyle üstündü. Lakin Allah Teala bu emirle önce onların oluşturduğu zikir meclisinin faziletini, sonra da Habibinin (s.a.v.) yüksek tevazuunu bize gösterip kendisini örnek almamızı istedi. Ayrıca Efendimizin (s.a.v.), onların içlerinde bulunup kendilerini şereflendirmesi ve onlara feyz vermesi için bu emri verdi.

Bir rivayette, Fahr-i Kainat Efendimiz (s.a.v.), mescitte zikredenlerin yanına gelerek, “Sizin üzerinize Allah’ın rahmetinin indiğini gördüm; ona sizinle ben de ortak olmak istiyorum” buyurdular ve halkaya oturdular. (19)

Rasûl-i Ekram Efendimiz (s.a.v.), bir defasında, “Cennet bahçelerine uğradığınızda, oralardan çokça istifade edin” buyurdu. Ashab-ı Kiram: “Cennet bahçeleri neresidir?” diye sorduklarında, Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz, “Zikir halkalarıdır.” buyurdu. (20)

Yine Rasûl-i zî-şân Efendimiz (s.a.v), mescitte halka şeklinde toplanmış bir grup ashabının yanına uğradı ve onlara, “Burada ne yapıyorsunuz?” diye sordu. Halkadakiler, “Allah’ı zikrediyoruz, bizi İslam’a ulaştırdığı ve ihsanlarda bulunduğu için O’na hamd ediyoruz” dediler. Rasûlüllah Efendimiz (s.a.v.) onlara, “Allah için soruyorum, siz gerçekten bunun için mi oturdunuz?” diye sordu; Ashap, “Vallahi biz ancak bunun için oturduk.” dediler. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v), “Yanlış anlamayın, ben sizi suçlamak için yemin etmenizi istemedim. Ben sizin asıl niyetinizi öğrenmek ve size şu müjdeyi vermek için geldim. Bana Cibril geldi ve haber verdi ki: Allah sizinle melekleri yanında övünmektedir.” (21)

Bir başka önemli müjde: “Herhangi bir cemaat sırf Allah rızası için toplanıp Allah’ı zikrederse, vazifeli bir melek semadan onlara, ‘Günahlarınız affedilmiş olarak kalkın, hiç şüphesiz günahlarınız iyiliğe çevrildi' diye seslenir.” (22)

İşte halka şeklinde yapılan Hatm-i Hâcegân da bu övülen zikir çeşitlerinden birisidir.
Görüldüğü üzere halka hâlinde cemaatle zikir yapmak övülmüş, fakat halkada ne okunacağı hususunda bir şey belirtilmemiştir. Bu sebeple, zikir sayılacak şeylerden ne okunsa zikir yapılmış ve bu müjdeye ulaşılmış olur. Zaten Hatm-i Hâcegân’da okunan zikir ve dua çeşitleri de sünnet-i seniyyeden alınmıştır.

Bu zikirlere hatim denmesinin bir sebebi, içinde okunan Fatiha ve İhlâsların hatim sevabına denk olmasındandır. Çünkü Resûlullah Efendimiz (s.a.v.), İhlâs suresini üç defa okuyan kimsenin Kur’an-ı Kerim'i bir kere hatmetmiş gibi sevap elde edeceğini müjdelemiştir. (23)

Bu zikre Hatm-i Hâcegân denmesinin sebebi ise, bu yolun büyükleri, müridleri ile biraraya geldiklerinde, meclisi-toplantıyı bu zikirle bitirirlerdi. Onlara hâs bir uygulama olarak bu zikre “Hatm-i Hâcegân” denmiştir.

Bu hatimde toplam bin adet İhlâs suresi okunmaktadır. Bu da üç yüz otuz üç (333) Kur’an hatmi sevabına denktir. Onun için Allah dostları bu zikre çok önem vermişlerdir. Öyle ki, çok ciddi bir hastalık veya ağır sıkıntı halleri gibi fevkalada maniler hariç, bütün ömürleri boyunca bu zikri hiç aksatmamışlardır.

***

ABDULHÂLIK GUCDÜVÂNÎ HAZRETLERİ VE HATM-İ HÂCEGÂN

Abdulhalık Gucdüvanî (k.s.) hazretleri uzun boylu, büyük başlı, beyaz tenli, güzel yüzlü, gür ve çatık kaşlı olan Hâce hazretlerinin göğsü enli, omuzları da genişti. İri vücutlu, heybetli ve ihtişamlıydı.

Hâce Abdulhalık Gucdüvanî hazretleri, silsile-i zeheb/altın silsilenin 9'uncu halkasıdır. “Şeyh” anlamına kullanılan Farsça “Hâce”, Türkçe “Hoca” lakabıyla meşhurdur. Kendi dönemine kadar “Bistamiyye” ya da “Tayfûriyye” namıyla anılan “Nakşibendîyye” yolu, Abdulhalık Gucdüvanî hazretlerinden Muhammed Bahauddin Şâh-ı Nakşibend’e (kaddesallahü esrarahüma) kadar “Tarîk-ı Hâcegân” ismiyle anılmıştır.

Emaneti Yusuf Hemedanî (k.s.) hazretlerinden alan Hâce Abdulhalık Gucdüvanî (k.s.), aynı Pîr’den feyz alan Ahmed Yesevî hazretlerinden farklı olarak, zikr-i hafîyi esas almış ve tarikatın –yukarıda anlatılan- onbir esasını vaz etmiştir. Ahmed Yesevî hazretlerinin zikr-i cehrî üzere devam ettirdği yol Maveraünnehr bölgesinde; Abdulhalık Gucdüvanî hazretlerinin zikr-i hafî usûlünü esas aldığı tarikat ise, daha çok Harezm ve Horasan bölgelerinde yayılmıştır. Sonraki asırlardan günümüze kadar her iki tarikat, Orta Asya ve Anadolu ile Balkanlar’da, hatta dünyanın hemen her yerinde yayılmış ve müessir olmuştur.

Abdulhalık Gucdüvanî hazretlerinin hayatı hakkında bilinenler, kendisinden birkaç asır sonra yazılan Nefehatü’l-Üns ve Reşahat Aynü’l-Hayat gibi tabakat ve bazı âdab kitaplarında verilen oldukça sınırlı bilgilerden ibarettir.

Rivayete göre Abdulhalık Gucdüvanî hazretleri, İmam Malik’in (rh.) neslinden, Büyük Selçuklular döneminde Anadolu/Malatya’dan kalkıp Buhara’ya altı fersah (yaklaşık 21, 75 mil, 35 km.) mesafedeki Gucdüvan köyüne yerleşen bir ailenin çocuğudur.

Hâce Abdulhalık hazretleri bu köyde doğdu. Bu bu sebeple Gucdüvanî diye meşhur olmuştur. Babası İmam Abdülcemil, zahirî ve batınî ilimlerde derinliği olan ve menkabelere göre Hızır aleyhisselâmla sohbetlerde bulunan bir zat idi. Hatta oğlunun doğumunu müjdeleyen ve ona “Abdulhalık” adının verilmesini isteyen de Hz. Hızır’dır. Annesinin de asil bir aileden ve beykızı olduğu kaydedilmektedir.

Hâce Abdulhalık hazretleri, dini ilimleri Buhara’da okudu. Devrin ünlü âlimlerinden Allâme Sadreddin’in (r.aleyh) talebesi oldu.

***

BÂTINA YÖNELİŞİ

Zahirî ilimlerde kemâle eren Abdulhalık Gucdüvanî hazretleri, riyazat ve mücahede ile maneviyat yoluna meyletti. Fıtraten engin ve rengin bir gönle, maneviyata yatkın bir kalbe, letâife sahipti. Bir gün hocası Allâme Sadreddin ile tefsir okurken ders, “Rabbinize yalvara yakara ve gizlice dua edin. Bilesiniz ki O, haddi aşanları sevmez” (24) ayetine geldi. Abdulhalık Gucdüvanî Hazretleri sordu:

- Bu gizliliğin aslı ve hafî zikrin hakikati nedir? Cehrî zikirde a’zâlar/organlar hareket eder, ses dışardan duyulur. Hafî zikri ise dışardaki insanlar görmese-duymasa bile, kişinin içindeki şeytan görür, bilir. Çünkü Rasûlüllah Efendimiz (s.a.v.), “Şeytan insanoğlunun damarlarında kan gibi dolaşır, (peşini bırakmaz)” (25) buyurmuştur. Bu vaziyete göre insanın zikir sırasında başkaları tarafından görülmemesinin-duyulmamasının ve şeytan tarafından sezilmemesinin yolu nedir?

Allame Sadreddin (rh.) bu soruya cevap vermekte zorlanınca işin kolayını hakikati itiraf etmekte buldu ve şöyle dedi:

- Bu sorunun cevabı, ancak ledün ilmiyle verilir. O da bizde yok. Çünkü o, Allah’ın velî kullarına hâs bir ilimdir. Şu kadar var ki, Allah dilerse senin karşına bir veli kulunu çıkarır ve müşkilini hallettirir.

Dilerseniz hadisenin sonrasını ayrı bir başlık altında ele alalım.

***

HIZIR ALEYHİSSELÂM İLE DOSTLUĞU

Abdulhalık Gucdüvanî hazretleri, hocasının bu sözünden sonra, Allah’ın, kendisine yol gösterecek kimseyi bir gün karşısına çıkarmasını beklemeye başlar... Bir süre sonra karşısına, Hızır aleyhisselâm çıkar. Babasının da rehberi zaten Hz. Hızır’dır.

Bu buluşmada Hızır aleyhisselâm onu evlatlığa kabul etmiş ve kendisine, “vukûf-i adedî” ile “zikr-i hafî”yi talim etmiştir.

An’aneye göre Rasûlüllah Efendimizin (s.a.v.) Sevr mağarasında Hz. Ebu Bekir’e (r.a.) öğrettiği bu rabıta ve zikir tarzı, Abdülhalık Gucdüvanî hazretleri ile daha bir ehemmiyet kazanmış oldu. Hâcegân yolunda bir süre terk edilen bu usûl, Hâce Abdulhalık hazretlerinin “Üveysî” üslupla mürid ve talebesi olan Şah-i Nakşbend (v. H.791/m.1389) hazretlerinde, yerini iyice tesbit edip sağlamlaştırmış oldu.

Gene an’âneye göre, Tarikat-ı Aliyye-i Nakşibendiyye’nin en büyük rükünlarından olan Hatm-i Hâcegân, Hızır aleyhisselâmın isteği ve Cenab-ı Hakk’ın ikramiyle onun tarafından, silsile-i sâdâtın ser halkalarından kutbu’l-aktab Hâce Abdulhalik Gucdüvani (k.s.) hazretlerine talim buyrulmuş ve bu yolun mensuplarına hediye edilmiştir. Şöyle ki:

Hâce Abdulhalik Gücdüvani hazretleri, hocası Allâme Sadreddin (rh.) ile aralarında geçen muhavere (soru-cevap diyaloğu)nin sonrasında karşılaştığı Hızır aleyhisselâmdan, zikr-i hafîyi talim etti. Sonra da, insanın kalbine Allah Teala’nın güneşi/nuru öyle bir doğmalıdır ki, şeytanın gözü kamaşıp o zikre vakıf olamamalıdır, dedi. Bunun için de, İhlâs hatmini yani Hatm-i Hâcegân’ı talim ettiler ve buna devam edilmesini söylediler. Abdulhalik Gücdüvani (k.s.) hazretleri, bu hatimlere siz de teşrif eder misiniz, deyince Hızır aleyhisselâm da, alâ kadari’l-imkân usûlü üzere yapılırsa geleceğini, ifade ettiler.

Hz. Hızır’ın Gucdüvanî hazretlerine kalbî zikirden, Hatm-i Hâcegân’dan başka, başını havuza sokturup nefesini tutturarak nefy u isbat ile tevhid zikrini talim ettiği/öğrettiği de nakledilir.

Yukarıda da anlatıldığı üzere Abdulhalık Gucdüvanî’nin (k.s.) asıl mürşidi Yusuf Hemedanî hazretleridir. Ancak onu bulması da Hz. Hızır’ın delaletiyle olmuştur. Yirmi yaşları civarında şeyhini bulan Hâce Abdülhalık hazretleri kısa zamanda onun boyasıyla boyandı, manevi cihetten onun rengine büründü.

İslâm memleketlerinden bazılarını dolaşan Abdülhalık Gucduvanî hazretleri, bir ara Şam’da da ikamet etti. Hal-i hayatında adı-sânı, İslam memleketlerinin her tarafına yayıldı. Dergâhına gelenlerin adedi, binlerle ifade edilir oldu.

***

BİR DERVİŞLE “NEFS” ÜZERİNE YAPTIKLARI MUHAVERE

Bir gün bir derviş sordu:

- Nefsin istediğini mi yapayım, istemediğini mi? Hâce hazretleri şöyle buyurdu:

- Nefse uyup uymamak hususunda, çoğu zaman akıl da yanılabilir. Bunun en güzel ölçüsü; Hakk’ın emrettiğini yapmak, nehyettiğinden kaçmaktır; kısacası şeriata uymaktır.

Derviş bu sefer tekrar sordu:

- Dervişlik yoluna şeytan karışır mı? Hâce Abdülhalik hazretleri cevaben dedi ki:

- Evet, nefsini fenaya erdirmede son merhaleye ulaşmamış bir dervişin, öfkelenince yoluna şeytan karışır, işini allak-bullak eder. Nefsini ifna edende ise, öfke bulunmaz. Gadabın/öfkenin yerini gayret alır. Ancak gadapla gayret birbirine karıştırılmamalıdır. Çünkü gadap nefsanîdir. Gayret ise Rabbanidir; Allah ve Rasulü’ne düşkünlük, onlara yapılacak hakarete adem-i tahammüldür. [Kısaca buna “gayretullah” tabir edilir.]

Aynı derviş ona bir başka gün yine şöyle dedi:

- Allah beni, cennetle cehennem arasında muhayyer bıraksa ben cehennemi tercih ederim. Çünkü cennet, nefsin muradıdır. Ben ise nefsimin arzu ve isteklerine karşı direniyorum.

Hâce hazretleri buyurdu ki:

- Senin düşüncen çarpık ve sakat; çünkü tersten yine nefs kokuyor. Kulun irade ve ihtiyar ile ne işi var? Bize Hak nereye git derse, biz oraya gideriz. Neyi yap derse onu yaparız. Kulluk ve nefse muhalefet böyle olur.

Hâce Abdülhalik hazretlerinin (k.s.) bu cevabı, ne kadar dikkat çekici ve çarpıcı değil mi? Daima Hakk’a karşı çıkan; olmayınca süret-i haktan gözüküp yine aykırılık aramaktan başka işi olmayan, hep zevk-haz ve kibr u gurur peşinde koşan nefsin halini ne kadar güzel anlatmış mübarek zat.

***

KENDİSİNDEN DUA TALEB EDENE SÖYLEDİKLERİ

Kendisinden dua taleb eden birine şunları söyledi:

- Kişi üzerine farz olan borçlarını öder, farizalarını yerine getirir ve ondan sonra dua ederse dileği kabul olunur. Sen farzlardan sonra bizi dua ile an; biz de sana dua edelim. Umulur ki Allah, dualarımızı kabul buyurur. Çünkü Allah Rasulü: “Mü’minin, mü’min kardeşine gıyabında duası reddolunmaz.”(26) buyurmuştur.

***

ÂLEM-İ BEKAYA İRTİHALİ

Hâca Abdülhalık Gucdüvanî hazretlerinin hayatı hakkında olduğu gibi, vefatı hakkında da açık ve kesin bir bilgiye sahip değiliz. Ancak şeyhinin H.535 / M.1140 yılında vefat ettiği, kendisinin de onun vefatında yirmi yaşlarında olduğu bilindiğine göre yaklaşık seksen yıl yaşamış olsa, ölümü H.595 / M.1199 yıllarında olmalıdır, diye düşünülebilir. (Kaddesallâhü sırrahü'-azîz)

***

V A S İ Y E T İ

Hâca Abdulhalık Gucdüvanî hazretlerinin oğlu Evliya-yı Kebir için yazdığı bir vasiyyeti vardır ki, Nakşî an’anesinde hikmet ve marifet açısından çok önemli bir yer tutar. Onun, oğlunun şahsında bütün ilim-irfan ehline, topyekün Müslümanlara yaptığı bu vasiyeti şöyledir:

“Oğlum, sana vasiyetim şudur ki;

“Bütün hallerinde ilim, edeb ve takva üzre olasın.

“Selefin eserlerini oku, izlerinden yürü. Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat çizgisinden ayrılma! Fıkıh ve hadis öğren, cahil sofilerden uzak dur. Namazını cemaatle kılmaya itina et. Fakat imam, ya da müezzin olma.

“Şöhretten uzak dur; çünkü şöhret afettir. Herhangi bir makama göz dikme! Mahkeme ilamlarına adını yazdırma, kimseyle mahkemelik olma!

“Kimseye kefil olma. Halkın vasiyetlerine de karışma.

“Padişah ve devlet adamlarıyla düşüp kalkma!

Dergâh kurma ve dergâhta oturma!

“Parlak oğlanlarla, namahrem kadınlarla, lafını bilmeyen avam insanlarla ülfet etme! Güzel seslere fazla kapılma; zira onun çoğu kalbi öldürür. Güzel sesleri ve hoş nağmeleri büsbütün red ve inkâr etme, zira onlara bağlı olanlar çoktur.

“Az ye, az konuş, az uyu ve kalabalıktan arslandan kaçar gibi kaç! Daima kendi yalnızlığınla Hak ile beraber ol!

“Helal lokmayı ara ve şüphelilerden kaç.

“Nefsin hakkında iktidar sahibi oluncaya kadar evlenme ki, dünya seni yutmasın, seni kendisine meylettirmesin.

“Çok gülmekten; bahusus kahkahayla gülmekten sakın; sonra kalbini öldürürsün.

“Herkese şefkat nazariyle bak ve hiç kimseyi hor görme!

“Dışını süslemeye çok önem verme ki, dış mamurluğu iç haraplığından gelir.

“Halkla çekişme, hiç kimseden bir şey isteme ve kimseye hizmet teklif etme!

“Mürşidan-ı kiram (Allah dostlarına) malın, canın ve gücünle hizmet et. Onların işlerini red ve inkâra kalkışma! Çünkü bu hal, felah bulmayan bir hüsrana yol açar.

“Dünyaya ve dünyacılara meyletme. Daima elbisen sade, yoldaşın derviş, mayan ilim, evin mescid, dostun Allah Teala hazretleri olsun.” (27)

DİPNOTLAR
(1) Kitâbü’t-Târîfât, Es’âd Efendi Matbaası, İstanbul,1300, s. 94
(2) A’raf sûresi, 7/43
(3) el-Mektûbât, İmâm-ı Rabbânî, 3, 122, 1, 301, 313
(4) Aktâb: Tasavvufta en büyük veli anlamına gelen kutub kelimesinin çoğulu, kutublar demek. Evtâd: Biri doğuda, diğeri batıda, öbürü kuzeyde, bir diğeri de güneyde bulunan dört büyük veli. Büdelâ: tasavvufta yediler tabir edilen velilere verilen isim. Bunlar, çok uzak yerlere gidip gözden kaybolduklarında yerlerine her yönden kendilerine benzeyen canlı bir bedeni bedel olarak bırakabilirler. Nücebâ: tasavvufta kendilerine kırklar denilen velilere verilen isim.
(5) Ufuk, yerle göğün birleşir gibi göründüğü yer, sâha. Ufuk-ı mübîn: Kalb makamının sonu. Ufuk-ı a’lâ: Ruh makamının sonu, vâhidiyet ve ulûhiyet mertebesi. (Kâşânî, Abdürrazzak, Istılâhâtü’s-Sûfiyye, Kahire, 1981)
(6) el-Mektûbât, İmâm-ı Rabbânî, 3, 122
(7) Câfer-i Sâdık (r.a.) Silsile-i Sâdât-ı Nakşibendîye hazerâtının dördüncü halkasını teşkil eder. Hicrî 80 / Miladî 700 senesinde doğmuştur. Babası Muhammed el-Bâkır hazretleridir. Hicrî 148 / M. 765 yılında Medîne’de vefat etmiştir. (İslâm Ansiklopedisi, M.E.B. Devlet Kitapları, M. Eğitim Basımevi 1979, 3, 7)
(8) Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyruluyor: “(O Allah), iki denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir. (Fakat) aralarında bir engel vardır, birbirine geçip karışmıyorlar.” (Rahmân suresi, 55/19-20) “Birinin suyu tatlı ve susuzluğu giderici, diğerininki tuzlu ve acı iki denizi salıveren ve aralarına bir engel, aşılmaz bir sınır koyan da odur.” (Furkan suresi, 25/53)
(9) el-Mektûbât, İmâm-ı Rabbânî, 1, 313. 3, 122
(10) Şemseddin Nûrî, Miftâhu’l-Kulûb. s, 6
(11) el-Mektûbât, İmâm-ı Rabbânî, 1, 187
(12) Nesai, Sünen, Menasik,148
(13) el-Mektûbât, İmâm-ı Rabbânî, 1, 65
(14) Erol, Ali, Hatıratım, yyyy, s. 19
(15) Tefvîz; kelime olarak teslim ve tevekkül manalarınadır. Tasavvufta “tefvîz-ı umûr”, kulun bütün işlerini Allah Teala’ya havale etmesi ve O’nun yaptığı her işi gönül rızası ile karşılaması; hiçbir hususta ne dil, ne de kalb ile O’na itiraz etmemesi; sızlanıp içinde bir rahatsızlık-huzursuzluk dahi hissetmemesidir. Bir başka ifadeyle tefvîz-ı umûr, kulun, “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm” deyip bütün faaliyetlerinde Cenab-ı Hakk’ı mutlak vekil kılmasıdır. Kısacası tefvîz, tevekkülün en mükemmel şeklidir. (Ankaravî, Rusûhuddîn İsmâil, Minhâcü’l-Fukarâ, Bulak, 1256, s. 175) Rabbimiz (c.c.) Kur’an-ı Kerim’de, “İşimi Allâh’a tefvîz (havale) ediyorum; O kullarını görür” (Gâfir suresi, 40/45) buyurarak, biz kullarına tefvîzı nasıl yapmamız gerektiğini öğretiyor. Erzurumlu İbrahim Hakkı Hz.lerinin Tefviznâme’sinden bazı beyitler: Hak şerleri hayr eyler / Zannetme ki gayr eyler / Ârif anı seyr eyler / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler. (Marifetnâme, s 285) Hersekli Ârif Hikmet Bey de şöyle demiştir: Nâl-i neyl-i murâd olmaksa maksûdun eğer / Hakk’a tefvîz-ı umûr et, fâriğ ol tedbirden.
(16) Erol, Ali, a.g.e., s. 20
(17) Kehf suresi, 18/28
(18) Taberani, Camiu’l-Beyan, İlgili ayetin tefsiri; İbn Kesir, Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azim, 5, 153; Süyûti, ed-Dürrü’l-Mensûr, 5, 381; Ebu Nuaym, Ma’rifetu’s-Sahabe, 3, No: 4634
(19) Süyîti, ed-Dürrü’l-Mensûr, V, 382
(20) Tirmizi, Sünen, Deavat, 82; İmam Ahmed, Müsned, 3, 150
(21) Müslim, Sahih, Zikir, 40; Tirmizi, Sünen, Deavat, 6; Nesi, Sünen, Kudat, 36
(22) İmam Ahmed, Müsned, 3, 142; Ebu Ya’la, Müsned, 7, 167; Tabarani, el-Evsat, I, 85
(23) Müslim, Sahih, Salâtü’l-Müsafirîn, 261; Tirmizi, Sünen, Fedailü’l-Kur’an, 11
(24) el-A’raf suresi, 7/55
(25) Râmuzu’l-Ehadis, H. No: 1388
(26) Tirmizî, Sünen, Birr 50; Ebû Dâvud, Sünen, Salât 364; Müslim, Sahih, Zikr 88; Buhârî, Sahih, Mezâlim 9
(27) (27) Abdülmecid b. Muhammed b. Muhammed el-Hânî, el-Hadaiku’l-Verdiyye fi Hakaiki Ecillâi’n-Nakşibendiyye, s. 111

{tortags,461,1}

Go to top