Soru sormadan önce mutlaka sağ üstteki "Arama" butonuyla sorunuzu sitede aratınız.

“Aynü’l-Hakîka fî Râbıtati’t-Tarîka”dan naklen...

Rabıtayı münkir sözde âlim birilerinin itirazı ve müellif Mehmed Fevzi Efendi tarafından veirlen cevap:

“Ey aziz kardeşim! Eğer, ‘sen zâhir ulemâsındansın, bâtın ulemâsı üzerine bilgin yoktur’ diyecek olursan, cevâben derim ki: ‘Bu âciz kul, Hâlidiyye yolundan icâzetli bir kul idi. Ve bir teveccühte yedi-sekiz müridi iğmâ ediyor (kendinden geçiriyor)du. Fakat bu denî râbıta [hâşâ lillâh!(43)] sebebiyle terkine, Hâdî hidâyet eyledi.”

Cevap:

- Şayet söylediği doğru ise, bu zât; Tarîk-ı Nakşibendiye’nin nûr oluğundan akan feyz-i İlâhî’den içmiş... Müridlerden yedi-sekiz kişiyi de bir teveccühte kendilerinden geçirirken, râbıta sebebiyle bu yolu terketmiş. Fakat, onun bu yolu terketmesi ile, kalbleri ve ruhları sâf ve berrâk olan diğer ihvânın da terkederek kopup gitmesi îcap etmez. Nitekim Hâfız Şirâzî bir beytinde, bu mânâyı şöyle ifade eder:

“Dûş ez mescid sûy-i mîhâne âmed pîr-i mâ
Çîst yârân-ı tarîkat bâde zîn tedbîr-i mâ?”

Mânâsı: “Dün bizim şeyhimiz, mescidten meyhâneye doğru gitti! Ey tarîkat dostları, bundan sonra bizim tedbirimiz ne ola?!”

Yine Şeyh Ferîdüddîn Attar hazretlerinin,

“Şeyh San‘ân bûd muhterem
Bâ mürîd çâr sâd ender harem”

Mânâsı: “Şeyh San‘ân, muhterem bir şeyh idi. Harem’de müridleri ile birlekte dörtyüz kişi idiler” diye başlayan beyitlerinde anlattığı hikâye de bu mânâya delâlet eder.

Kezâ, Bel‘âm b. Bâûrâ Vak‘ası(44) ile Arapça ve Farsça birçok eserde, gerek nazım gerekse nesir hâlinde dile getirilen hâdiselerin hemen hepsi de yukarıdaki iddiâmızı isbât eden delillerdir. Nitekim birçokları –her ne hikmetse– başlangıçta feyz-i İlâhî’den, esrârı sübhânîden bolca istifâde ederler... Kendilerinden nice güzel haller zuhûr eder... Fakat, yine ne hikmetse, daha sonra velîler dairesinden çıkartılıp atılırlar.

Bu zâtta da gurur, kibir, eşi ve akrânı olmadığı iddiâları görülüyor... Sözlerinden öyle anlaşılıyor. Allah korusun, bu enâniyet çok kötü bir şeydir!.. Çünkü bu dünyada, “Her ilim sahibinin üstünde, daha iyi bilen birisi vardır”(45) âyet-i kerimesinin şehâdetiyle nice âlimler, müttakîler ve zâhidler vardır. Lâkin her biri, mahviyet köşesine çekilmişler; tezellül gömleğini giyip, inkıyat ve itâat hâlinde Allâh’ın rızâsını ve evliyâullâhın hoşnutluğunu intizâr ederler (bekleyip gözlerler). Bilhassa bu nûrlu yol, yani Tarîkat-ı Aliyye-i Nakşibendiye’nin bahçesinde esrâr-ı İlâhî’den nasiplerini alan, makâm-ı hayret(46)te nice mümtaz âlimler, âbidler, zâhidler vardır ki, onların rûhâniyetleri insanı, Allâh’ın (c.c.) kahrı ile kahreder. Allah Teâlâ, onların kahırlarına uğramaktan bizleri muhâfaza buyursun.

Bu zât bulmuş bulmuş da, İlâhî aşk ile yanıp tutuşan tevhîd ehlini mi bulmuş?! Sanki yazılacak, araştırılıp incelenecek hiçbir mesele kalmamış gibi, oturuyor, râbıta ehlinin ehl-i bid‘at ve hatta putperest olduğunu yazıyor... Ve aklınca, bu iddiâlarını isbâta kalkışıyor. Daha sonra da, bu talihsiz risâleyi etrafa yayıyor... Maksadı; râbıta ehline karşı, herkesin kalbinde bulunan güzel itikâdı çekip almak ve böylece onları halkın nazarında kötü göstermeye çalışmak!..

Eğer bu zât er ise, Allâh’ın varlığına ve birliğine inanmaktan yüz çevirip kaçanları iman dairesine dâvet etsin. Onlara; Allâh’ın hiçbir şeye ve hiçbir kimseye muhtaç olmadığını; bilakis, bizim ona şiddetle muhtaç olduğumuzu ve bunun için iman ve amel etmemiz gerektiğini anlatsın. Kabul etmeyenlerle de, usûl ve şartlarına uygun şekilde mücâdele etsin. Etrafa yayılan ahlâksızlık, arsızlık ve hayâsızlığın; kısacası, dînimizce yasaklanan her türlü kötülüklerin ortadan kalkması için çalışsın, gayret sarf etsin.

***

Hulâsa; herkesin, lüzumlu gördüğü meselelerle alâkalı olarak, aklının erdiği ve dilinin döndüğü kadar bir şeyler söylemesi, îcab ediyorsa yazması şarttır. Bunun için de, o mesele ile alâkalı kaynaklara mürâcaat edip, mevzuu iyi bir tahlîle tâbi tutması gerekir. Ancak, eserin başında da belirttiğimiz gibi, Filibe’de misâfiriz. Bu sebeple vaktimiz dar, imkânlarımız sınırlı. Bir an evvel bitirebilmek için de acele ediyoruz. Hudutsuz hamd ü senâlar olsun ki, büyüklerin rûhâniyetlerinin himmeti ve sırf Cenâb-ı Mevlâ’nın muvaffak kılmasıyla –hemen herkesin bildiği şeylerden ibâret olan– bu risâleyi iki saat gibi az bir zaman zarfında yazdık.

'Huz mâ safâ, da‘ mâ keder' (Sen, güzel bulduklarını al, hoşuna gitmeyenleri terket).
Ve’s-selâmü alâ meni’t-tebea’l-hüdâ (Selâm, hidâyete tâbi olanların üzerine olsun).


____________
(43) “Hâşâ lillâh”, aman yâ Rabbî, Allah göstermesin, hiçbir vakit mânâlarına gelen “hâşe lillâh” terkibinin değiştirilmiş şekli veya galat-ı meşhûrudur. Türkçe’de, Allah korusun, kesinlikle, aslâ, kat‘iyen gibi mânâlarda kullanılır. Yalnızca “hâşâ” şeklinde de ifade edilir ve bu, Allah göstermesin, uzak olsun mânâsına gelir. Tiksinti duyulan bir şey söylendiği zaman, “sözüm meclisten dışarı” mânâsında, “hâşâ huzurdan” veya “hâşâ ani’l-meclis” tâbirleri de kullanılır. Bunlarda da uzak tutma, kabul etmeme, ayırma mânâları vardır.

(44) “Şeyh San‘ân” ve “Bel‘âm ibn Bâûrâ” vak‘ları ile alâkalı geniş bilgi için, bu kısmın sonuna bkz.

(45) Kur’ân-ı Kerim, Yûsuf sûresi, 12/76.

(46) “Hayret”, kelime olarak şaşmak, şaşırmak mânâlarınadır. Tasavvufta ise, kalbe gelen bir tecellî sebebiyle sâlikin düşünemez, muhâkeme edemez hâle gelmesidir. Hayret, ya delîlde olur veya medlûlde. Allâh’ın varlığını isbatlayan delilde hayrete düşmek zındıklıktır, mülhidliktir. Medlûlü, yani delille varılan Hakk’ın tecellîlerini temâşâda hayrete düşmek ise, sıddîklıktır. [Ebû Nasr es- Serrâc, Luma’, Kahire 1960, s. 421] “Hayret makamı”, çok yüce bir makamdır. Bu mertebede, Cenâb-ı Hakk’a tam bir yakınlık ve ma‘rifet vardır. Nitekim Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz, “Allâhümme tehayyüren fîk: Allâh’ım! Zâtında, sıfâtında, isim ve ef‘âlindeki hayretimi artır!” diye iltica etmişlerdir. [Li-muharririhî (Süleyman Hilmi Silistrevî k.s.), Risâle-i Kibrît-i Ahmer, s. 13]

Go to top