Akrabalık bağı, nesil ve ecdat nedir, ruhlar canlıları ziyaret eder mi?

Muhterem   Hocam..

Islamda akrabalik bagi…  Yedi  nesil… yani 254 Anne-Baba midir..

Ondan sonra, Ecdat mi  baslar..?

Cuma  günü ilkindi vakti..  Gecmislerimizin ruhu  bizleri manevi hasilat icin ziyaret eder mi?

Bos Döndüklerinde,,, Sen de bizim gibi ol.. Bedduasi var midir..?

Soru: Tayfur Demirel tarafından yazıldı. Kategori: Soru - Cevap

*******

Selamün aleyküm.

Muhterem kardeşim; İslam’da akrabalık bağı yedi nesil, yani 254 anne-baba mıdır, ondan sonra ccdat mı başlar?” sorusunu kim neye, hangi alana ve nasıl bir ihtiyaca binaen sormuş bilmiyoruz. Açıklamanız da yok. Ayrıca bunun, kimi ne kadar alakadar edip etmeyeceği de ortada. Öyle değil mi?

Kısacası gereksiz, faydasız, mâlâyâni tasnifine giren bir soru (!) olduğu aşikâr. Buna rağmen, hatırınız kalmasın için, bir nebze de olsa ilmî açıdan cevaplamaya çalışalım. Lakin sizden ricam, benim sorduklarımı açıklamanızdır. Çünkü boşa harcayacak vaktimizin olmadığını, ancak elzem ve ehem meselelerle meşgul olmaya çalıştığımızı bilmenizi hâssaten istirham ediyorum. Lütfen…

***

1. Akraba nedir? Akraba, birbirine yakın kimseler, aralarında, nesep, süt veya evlilikten doğan bir yakınlık bulunan insanlardır. Bunlar yedi nesil değil, hatta daha fazla da geriye gitseler akrabadır. Ancak kimisi yakın, kimisi uzak akrabadır ve durumlarına göre hukukî-içtimaî sonuçları vardır veya yoktur.

Bu sebeple birbirinin soyundan gelmek veya evlilik sebebiyle eşlerden birinin kan hısımları ile diğer eş arasında meydana gelen yakınlığa akrabalık; bu durumda olan her bir kimseye de akraba denir.

Akraba, hısım manasına gelen "qarîb" kelimesinin cem’îsi/çoğulu olup, aslı "aqribâ"dır. Fakat bu kelime Türkçe'mizde “akraba” şeklinde (ra’nın üstüniyle) yaygınlaşmıştır. Lûgaten en yakın, daha yakın, pek yakın manalarındadır.

İslâm hukukunda akraba(lar) üç kısma ayrılır:

I) Aynı sulbden gelenler yani kan akrabaları. Detaylar için bkz. http://www.halisece.com/sorulara-cevaplar/1765-uvey-kardeslerin-evliligi-caiz-midir.html

II) Evlilikle kurulan akrabalık (sıhrî yakınlık). Bk. http://www.halisece.com/sorulara-cevaplar/2829-islam-da-kadinin-mahremleri.html

III) (İslâm’ın dışındaki diğer hu

kuk sistemlerinden ayrı olarak) Süt akrabalığı

Süt akrabalığı, bir çocuğun süt çağındayken (iki yaşına kadar) sütünü emdiği kadın ve akrabalarıyla kendisi arasında meydana gelen yakınlık bağıdır. Meselâ: Sütünü emdiği kadın onun sütannesi, kocası sütbabası çocukları da sütkardeşleri olur. İki yaşa kadar emilen süt, çocuğun vücut yapısını tamamladığı için, emzirenin bir parçası; emziren de emenin -tıpkı öz annesi gibi- bir annesi durumundadır.

Ayrıca bk. http://www.halisece.com/sorulara-cevaplar/1630-sut-emen-cocuk.html

Bir de, hukukî işlemler sonucu oluşan "tebennî / evlât edinme" şeklinde sözde bir akrabalık bağı vardır ki, Cahiliye devri Arapları arasında yaygın olan bu tür bir akrabalığı, İslâmiyet, bütün sonuçlarıyla birlikte ortadan kaldırmıştır.

Dînimiz, akrabalar arasındaki münasebetlerin / ilişkilerin sağlam, sıcak ve devamlı olmasına, akrabaların birbirine maddeten ve mânen destek olmalarına çok önem vermektedir. Hısımlık hakkını gözetmek, Allah ve Rasûlü'nün ısrarla emrettiği şeylerdendir. Kur'an-ı Kerim' de Cenâb-ı Hak buyuruyor ki:

"Allah'a kulluk edin, O'na hiç bu şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, akrabalara, yetimlere, düşkünlere, yakın ve uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya ve size hizmet eden kimselere iyilik edin. Allah, kendini beğenip öğünenleri elbette sevmez. " [Nisâ suresi, 36]

Peki, “Ecdat” nedir, kime denir?

Ecdat; Arapça cedd lafzından muştak bir isimdir, onun cem’îsidir, ayrıca “cüdûd” olarak da gelir. Lûgat itibariyle dedeler, büyükbabalar, atalar demektir. Fakat diğer kelime ve kavramlar gibi bu da gerek lugavî, gerekse ıstılâhî (terminolojik) bakımdan farklı mânâlara gelir. Bu cümleden olarak lugaten kesmek, ululuk, azamet, nasip, baht, zenginlik ve ilk başta da zikrettiğimiz gibi büyük baba anlamlarında da kullanılır. İstılahî açıdan mesela hukuk lisanında “akreb-i mekniyyât” tabiri, meşrûtun lehi bildiren zamirin en yakın mercii mânâsını anlatır. Örnek; bir vakfiyede vâkıf, tevliyetini evvela kendisine, sonra oğlu A’ya, sonra çocuklarına şart etse, çocukları tabirindeki zamir vâkıfın kendisine değil de en yakın mercii bulunan A’nın çocuklarına haml olunur. [Bkz. Muhtelif Arapça ve Osmanlıca lugatler]

Ecdat kelimesinin kaç nesle kadar şâmil olduğuna (kapsadığına) dair ilmî ve tarihî bir fıkra mev’iza kitaplarında şöyle anlatılır:

Aydınoğulları’nın Ödemiş/Birgi’deki Şeyhu’l-İslâm’ı, “ecdada söven” bir adamı Rasûlullah’a hatta Hz. Âdem’e kadar sövmüştür kabul ederek, idama mâhkum ediyor. Adam idam edilirken ip kopuyor ve bu fetva boynunda asılı olduğu halde adam günlerce kaçıyor, aç kalıyor. Nihayet Birgi köylerinden birinde patates eken İmam Birgivî’ye (k.s.) rastlıyor. Yüzünün nûr saçtığını görünce, ona güvenip sığınıyor ve yemek istiyor. İmam Birgivî hazretleri de azığını ona veriyor. Kim olduğunu soruyor? Adam kaçmaktan saklanmaktan, artık bıkmış usanmış… Durumu olduğu gibi arz ediyor ve İmam boynundaki fetvayı alıp okuyor ve yırtıyor; onun yerine, “Ecdad cem’i kıllettir (Nahiv tabiridir, okuyanlar bilir)! Dolayısyla birden başlar, ama en çok on’a kadar çıkar. Ondan yukarısına şâmil değildir (daha ileriyi kapsamaz). Ey Şeyhu’l-İslâm, binaenaleyh bu adam senin dediklerine sövmüş ve bu cezayı hak etmiş olamaz” diyi yazıyor. Ve bu fetvayı eline verip onu Şeyhu’l-İslâm’a geri gönderiyor.

Şeyhu’l-İslâm, fetvasını yırtan bu adamı öfkeyle huzuruna celp ettiriyor. Mehmed Birgivî hazretleri Şeyhu’l-İslâm’ın huzuruna getirildiğinde, Şeyhu’l-İslâm namaz kılıyormuş. O ise buna rağmen selâm veriyor. Şeyhu’l-İslâm’ın tepesi iyice atıyor, selâm verip namazdan çıktıktan sonra,

- “Bre cahil! Hiç ilimden, irfandan behrin (nasibin) yokmuş... Ki, namaz kılana selâm veriyorsun” diyerek azarlıyor.

İmam Birgivî hazretleri de,

- “Ben sana selâm verdiğimde sen namaz kılmıyordun ki” diyor.

- “Ya ne yapıyordum?”

İmam Birgivî,

- “Evin biraz loşmuş da, bir marangoz getirtip, pencelerini biraz daha genişletmenin projesini yapıyordun namazda” diyor.

Şeyhu’l-İslâm hemen ayaklarına kapanıyor afvını istiyor;

- “Akşam ziyafetim var, seni de mutlaka ziyafete bekliyorum, hem seni Aydınoğullarıyla (Melikimizle) tanıştırayayım” diyor. İmam Birgivî de,

-“Bir şartla katılırım” diyor.

- “Nedir o?” diye sorunca,

- “Ben beraberimde getirdiğim, kendi azığımdan (nevalemden) yiyeceğim” diyor. Şeyhu’l-İslâm ne kadar yemeklerinin helâl olduğundan bahsetse de, İmam Birgivî teklifinde ısrar ediyor.

Nihayet akşama mükellef bir ziyafet veriliyor, onlar içi pilav dolu kuzu çevirmesi yiyorlar. O ise heybesinden çıkarttığı birkaç zeytin ile iktifa ediyor. Bunun üzerine Şeyhu’l-İslâm ve Aydınoğulları,

- “Sen de bizimle ye. Sofradakiler kendi paramızla alınmış, helâldir” diye çok ısrar edince, İmam Mehmed Birgivî hazretleri, önlerindeki pilavı avuçluyor ve bir sıkıyor, yediklerinin kurtlanmış leşler olduğunu görüyorlar. Kendi yediği zeytinleri sıkıyor, onlardan da nûr çıkıyor. Ve,

- “Sebebi nedir biliyor musunuz?” diyor, “Siz değil, ben el emeğimle geçiniyorum. Siz ise elin (başkalarının) emeği ile geçiniyor, onların hakkını yiyorsunuz.

Şair ne güzel özetleyip söylemiş:

İmrenme çarhı (yağlı) pilavına umeranın;

Ki, ciğeri yağıyla pişmiştir fukaranın...

Ve unutmamak lazım; akrabanın da ecdadın da târif ve ölçüleri İslâmî değerleri temsil noktasında aranır. Dolayısiyle onların vasıflarını, İslâm’ın ve Müslümanlığın hususiyetlerini şahsında mezc etmiş, dini yayıp ilerletmiş olanlarda aramak lâzım.

İ’lâ-yi Kelimetillah’ı (dinin yayılmasını), Rasûlullah Efendimizin sünnetini esas alan ve gâye edinen insanlar, veli ve âlimler, fikrî ve edebî şahsiyetler, kısacası mü’minler ancak bizim ecdadımızdır. Bu ölçünün dışındakiler, tıpkı Hz. Nuh’un oğlu gibi ehilimizden / bizden değildir; akrabamız da, ecdadımız da olamaz.

***

2. Cuma  günü ilkindi vakti geçmislerimizin ruhu  bizleri manevi hasilat icin ziyaret eder mi? Boş döndüklerinde, ‘Sen de bizim gibi ol’ bedduasi var mıdır?

Bu soru da mahiyeti itibariyle (gereksizliği bakımından) ilk sorudan farklı sayılmaz. Ama bunu da vaktimiz ve sabrımız nisbetinde anlatmaya gayret edelim.

Tamam, cuma gününün ikindi vakti de ayrıca mübarek bir vakittir. İmkân nisbetinde o anları da boşa geçirmemek lazım. Nitekim Ebu Hüreyre (r.a.) şunları nakletmiştir:

Rasûlullah (s.a.v.) Cuma gününü anarak şöyle buyurdu:

Bugünde Öyle bir vakit vardır ki, Müslüman bir kul namaz kılmak için kalktığın­da bu vakte rastlar da, Allah'tan bir şey isterse, istediğini mutlaka verir" buyurdu. O vaktin- darlığını eliyle işaret ederek gösterdi.” [Bkz. Buhârî, Sahih, Cum'a, 883, Talâk, 4884, De'avât, 592I; Müslim, Sahih, Cum'a, 1406-1408; Tirmizî, Sünen, Cum'a/453; Nesâî, Sünen, Cum'a, 1413-1415; Ebû Dâvud, Sünen, Salât, 882; İbn Mâce, Sünen, İkâmetu's-salât, 1127]

Bu hads-i şerifin şerhinde; “O günde öyle bir vakit vardır ki" ifadesinde, söz konusu vaktin hangisi olduğu belirtilmemiştir. Bu vaktin belirtildiği bazı hadis-i şerifler de mevcuttur. Mevzu ile alakalı iki hadisten ilkinde zikredilen/anılan vak­tin, imamın hutbe vermek üzere minbere oturduğu andan, namazdan ayrılma anına kadar geçen vakit olduğu söylenmektedir.

İkincisinde ise, Cuma günü ikindi namazı ile akşam namazı arasındaki vakit olduğu kaydedilmiştir.

Peki, bu vakitte ya da başka zamanlarda vefat eden yakınlarımızın ruhları, sizin ifadenizle “hasılat için ziyaret eder mi?”

Evet, ölülere Kur'an-ı Kerim okunduğu zaman veya normal zamanlarda evlerimize gelmeleri mümkün olabilir. Rabbimizin (c.c.) gücü neye kadir değildir ki bu da olmasın… Ancak bu durumu her ölü için söylemek zor, hatta muhâldir.

 

Dilerseniz öncelikle bu hususta gelen nasslara, nakillere bir bakalım. Zira bedenler genellikle çürüyüp toprak olduğu ve ruhlar baki kaldığı için, "ruhlar âlemi" de denilen ölümden sonraki hayat, gaybî hususlardandır. Hayatta olan insan ile berzah âlemine göçmüş olan kişi farklı hayatlardadır. Berzah âlemindekilerin de kendilerine göre bir hayatı vardır; lezzetleri, elemleri, ferah ve sevinçleri hisseder... Fakat henüz madde âleminde bulunanlar ruhun bedenden sonraki hayatını ve orada kişinin neler hissettiğini, nelerle karşılaştığını, karşılaşacağını normal duyularıyla hissedip bilemez. Bu hususu, ancak ilahi hakikatlere vâkıf olan Fahr-i Kâinat Efendimizden (s.a.v.) öğreniriz.

Evet, kabir ehli, geride bıraktıkları akraba ve arkadaşlarının yaptıkları işlerden haberdar olup, iyi amellerinden ötürü sevinir, kötülüklerine de üzülürler. [Rodosîzâde, Ahval-i âlem-i Berzah, elyazma, İst. Süleymaniye Küt. v. 7 b.] Nitekim İmam Mücâhid (rh.) bu hususta şöyle demiştir: "Kişi kabrinde kendinden sonra çocuğunun salâhı (iyilikleri) ile müjdelenir."

Hz. Said b. Cübeyr'in (v. 95/714) de şöyle dediği rivayet edilir:

"Muhakkak ki ölülere dirilerin haberleri gelir. Daha önce bir yakını ölmüş, olan hiç bir kimse yoktur ki ona geride kalan akrabalarının haberleri gelmesin. Eğer gelen haber iyi ise sevinir ve ferahlar; kötü ise o zaman da üzülür." [Hasan el-İdvî, el-Feyzu’r-Rabbanî, s. 16, Mısır, 1316]

Abdullah b. Mübârek'in (rh.) şöyle dediği rivayet edilir:

"Kabir ehli haberleri beklerler. Bir ölü oraya gittiği zaman ona falan ne yaptı, filan ne yaptı diye sorarlar. Birisi için:

"O öldü, size gelmedi mi?" deyince:

"İnnâ lillâhi ve İnnâ İleyhi Râciûn" derler ve: "(Demek ki) bizim yolumuzdan başka yola gitti o." diye ilave ederler." [Birgivî, Risale fî Ahvâl-i Etfâlİ'l-Müslimîn, s. 85]

Ashaptan Ebu'd-Derdâ (r.a. v. 32/652) da şöyle dua ederdi: "Allah'ım, ölülerimin rezil olacağı bir iş yapmaktan sana sığınırım.'' [Aynı eser, aynı yer]

Abdullah bin Mübarek de ashaptan Ebu Eyyûb el-Ensarî'nin (r.anhuma) şöyle dediğini rivayet eder: "Dirilerin amelleri ölülere arz olunur. Eğer bir iyilik görürlerse sevinir, birbirlerine müjdelerler; bir kötülük görünce de Allah’ım onu ondan geri çevir, derler." [Rodosîzâde, a.g.e, v, 8 b.]

Demek ki sevinip üzülmeleri muhakkakk, ama rivayetlerde görüldüğü üzere beddua söz konusu değil.

Hâsılı, Allah'ın diledikleri müstesna, ölülerin hepsi için dirilerden bizzat haberdar olduklarını söyleyemeyiz. Haberdar oluşlarını da, yeni gelen ve aralarına katılanlardan öğrenirler şeklinde anlamamız daha isabetli olur. Yeni gelenlerden haber alışları da, ruhların berzahta birbirleriyle görüşüp konuştuklarına delâlet eder.

Yani ölmüş olanların ruhları, berzah âleminde birbirleriyle görüşüp konuşuyorlar. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ve hakiki varisleri ile evliyadan bazı müstesna zatların da henüz ölmemiş / dünyada yaşamakta olanlarla, çeşitli vesilelerle görüşüp konuşmaları vâkidir?

Cenab-ı Hakk’ın, yakın akrabalarımızdan salih kişilerin ruhaniyetlerini bizlere göndermesi de pekâlâ mümkündür. Ama bunun keyfiyetini / nasıl olduğunu bilemeyiz. Çünkü ortada olan ceset değil ruhtur, ruhu da bizim bu gözlerle görmemiz -Allah göstermedikten sonra- mümkün değildir. Zira o insan, ölmüştür. Artık hayatın farklı bir boyutundadır. Orada berzah âleminin kanunları câri ve mer’idir. Allah rızası için onlar adına yaptığımız iyiliklerin karşılığını mutlaka görürler, bulurlar. Bunda şaşacak, merak edecek bir şey yok. Çünkü orası madde âlemi değil ki emeğinin karşılığını ya da bir ihsanı almak için senin evine-ayağına gelsin?

Eğer onlar için Kur’an okumuş, tesbihatta bulunmuş, hayır-hasenat yapmış, sair iyilikler etmişsen ne a’lâ, yoksa tabi ki üzülürler. Bu durum dünya hayatında dahi öyle değil midir? Bununla beraber dua da beddua da bu âleme, bu hayata mahsustur. Öldükten sonra söz konusu olmaz. Kaldı ki bedduanın hiçbir türü iyi değildir, kendimizi bedduaya değil, hayır-duaya alıştırmaya bakmamız lazım.

Bu mevzuda detaylı bilgi için lütfen aşağıdaki linklere de bk.

http://www.halisece.com/sorulara-cevaplar/3210-olenler-hayattakileri-izleyebilir-mi-hirsizlikta-helalesme.html

http://www.halisece.com/sorulara-cevaplar/2363-rahmetli-babam.html

http://www.halisece.com/sorulara-cevaplar/869-kabir-hayati.html

Go to top