Selamün aleyküm hocam,

Yazılarınızı büyük bir zevkle okuyorum, faydalanıyorum. Hocam sizden bir yardım istiyorum, Cenab-ı Allah ruhlarımızı yarattığı vakit, imtihana çekerek 'Ben sizin Rabbiniz degil miyim?' diye sordu, ve bütün ruhlar istisnasiz 'evet' dediler, buna iman ediyoruz, fakat bir tarihçi diyor ki; 'bazılarının ruhu secde ettiler, bazılarının ruhu secde etmedi, işte secde eden iman ile gider bu âlemden, etmeyen kafir gider' diye söylüyor. Bunlara tabii inanmiyoruz, fakat bu kişiyi uyarmak istiyorum ve ilmi olarak sizden yardım talep ediyorum. Bu konu hakkında Muhtasar İlmihal'de güzel bilgiler var, fakat mevzuuyu genişce ve uzunca anlatmak istiyorum. Yardımcı olursanız çok sevinirim.

Bu mevzuyu isterseniz cevaplanan sorular kısmına eklerseniz veya mail adresime gönderirsiniz. mail adresim: 

Selam ve dua ile

Kemal Ateş/Viyana

 ******* 

 Ve aleykümü's-Selâmu ve rahmetullah değerli kardeşim...

“Elestü bi-Rabbiküm”, “Bezm-i Elest” ya da “Rabbimizle Yaptığımız Sözleşme”

Elestü bi-Rabbiküm”: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” manasına gelir.

Elest Bezmi” ya da Farsça terkibiyle “Bezm-i Elest”: Allah Teala, kullarıyla ezelde yaptığı, kulların da bizzat şâhitlik ettikleri toplantıda yapılan İlâhî sözleşme hakkında kullanılan bir tabirdir.

Cenab-ı Hak kullarına, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye sormuş, ve bütün kullar (ruhlar halinde) da: “Evet, Sen bizim Rabbimizsin” karşılığını vermişlerdir.

***

Halk arasında çocuklara: “Ne zamandan beri Müslümansın?” diye sorulur, çocuk da öğretildiği şekilde: “Kâlu belâdan beri Müslümanım” diye cevap verir.

Kâlu belâ”, insanların, Allah Teala’nın birliğini ikrar, Rablığını tasdik ettikleri vakittir
. Elest bezmi, bu anlaşmanın yapıldığı toplantıdır. Cenab-ı Hak, kıyamete kadar gelecek bütün insanların ruhları ve baba sulbündeki zerreleriyle bir anlaşma yapmıştır.

Kur’an’da bu sözleşmenin, kıyâmet gününde insanların, “bizim bundan haberimiz yoktu!” şeklinde bahane ileri sürmelerine engel olmak için yapıldığı belirtilmektedir. Bu anlaşma, Kur’an-ı Hakim’de şöyle anlatılır:

(Ey Rasûlüm!) Onlara o vakti hatırlat, hani Rabbin, Ademoğullarından, bellerinden zürriyetlerini çıkardı, onları kendi nefislerine şahit tutarak: ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ dedi Onlar da: ‘Evet, sen bizim Rabbimizsin’ dediler (Onlarla birlikte Biz ve meleklerimiz buna) şahitlik ettik ki, kıyamet günü: ‘Biz bundan gafildik, haberimiz yoktu’ demeyesiniz Yahut, ‘bizden önce babalarımız Allah’a ortak koştu, biz de onlardan sonra gelen bir nesildik; onların izinden gittik Batıla dalanların yüzünden bizi helak mi edeceksin’ şeklinde küfrünüze mazeret ileri sürmeyesiniz diye böyle yaptık[A’raf suresi, 172-173]

***

Kısacası anlatmaya çalıştığımız üzere, Farsça'daki “sohbet meclisi” anlamına gelen “bezm” kelimesiyle Arapça'da "ben değil miyim" manasındaki çekimli bir fiil olan “elestü”den oluşan “bezm-i elest” terkibi; "Ben sizin Rabbiniz değil miyim" hitabının yapıldığı ve ruhların da "belâ/evet" diye cevap verdikleri meclis anlamında kullanılmaktadır.

Yukardaki ayet-i kerimede, geçmişte Allah Teala'nın Âdem oğullarından yani onların sırtlarından (veya sulplerinden) zürriyetini çıkardığı, kendilerini nefislerine şahit tuttuğu ve onlara "Ben sizin Rabbiniz değil miyim" diye hitap ettiği, onların da "evet" dedikleri gayet net bir şekilde anlatılmaktadır.

Allah (c.c.) ile insanlar arasında meydana gelen bu sözleşmeye; misâk, kâlu belâ, rûz-i elest, bezm-i ezel, ahid, belâ ahdi gibi çeşitli isimler verilmiştir.

Kur'an-ı Kerim’de aynı mevzuyla ilgili açık veya dolaylı ifadeler çeşitli sûrelerde yer almaktadır; mesala Rûm suresi, ayet, 30.

***

Bezm-i elest’te yapılan sözleşmenin zamanı, yeri ve keyfiyeti hususunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bunları şöylece özetlemek mümkündür:

1. Allah Teala’nın insanlardan aldığı söz, insanın dünyaya gelişinden önce gerçekleşmiştir. Bütün insanların zürriyeti Hz. Âdem'in sırtından zerreler halinde çıkartılmış, ruh ve akıl verilerek kendilerine hitap olunmuş, onlar da sözlü olarak cevap vermişlerdir.

2. Nass'larda sözü edilen sözleşme mecâzî manada olup ruhlar âleminde değil, bedenlerin yaratılmasıyla gerçekleşmiştir. İnsanın Allah'ın varlığını ve birliğini kavrayabilecek bir nitelikte yaratılması, sözlü olmayan, fıtrî denebilecek bir ahit ve misak niteliğindedir.

Bu iki görüşten ilkini insan nev’ine/türüne ait genel bir sözleşme, ikincisini de her ferdin bizzat yaptığı sözleşme şeklinde değerlendirmek mümkündür.

***

Allah Tealâ’nın kulları ile yaptığı bu misakı (ilahi sözleşmeyi), şimdilik hatırlamıyor olsak bile, Yüce Rabbimizin ahirette bize hatırlatmasıyla, O’nunla böyle bir sözleşme yaptığımızı kesin olarak kabul ederiz. Biz unuturuz, fakat Rabbimiz unutmaz; biz yanılırız, ancak O yanılmaz. Biz zamana bağlıyız, O ise zamanı yoktan var edendir, zaman ve mekan onu bağlamaz.

İnsanoğlunun varlık âlemine ilk adımı atışı, ruhuyla oldu. İlahi ilimde bilinen ve ezelde takdir edilen insan vücudunun, yokluktan varlığa geçişi ruhuyla gerçekleşti. Ruh, dünya âleminde kendisini taşıyacak vücutla ana rahminde buluştu. İnsanın ilk zerreleri, ilahi kudretle belli bir kıvam ve şekil aldıktan sonra, ruhla ayrı bir güzellik ve özellik kazandı; böylece insanın madde âlemindeki hayatı başladı. Ruhla bütünleşen bu et ve kemikten meydana gelen vücutta, insani özellikler ve kabiliyetler oluştu. İnsanın bünyesine, hayvanlardan ayrı olarak, kalp, akıl, düşünce, hafıza, zekâ, şuur, sevgi gibi insanı insan yapan özellikler yerleştirildi. Bütün bu özellikler ona Rabbini tanıması için verildi.

Her insan, Yüce Yaratıcısını tanıyacak özellik ve kabiliyette yaratıldı. Yani Allah Tealâ, ana rahminde şekil verdiği insanla ikinci anlaşmayı yaptı. Ona, benliğini verirken, bir benlik şuuru da verdi. Ayrıca onu, varlığının sahibini tanıyacak, onu hissedecek ve sevecek bir özellikle donattı. Böylece Allah (c.c.), kulu ile yeni bir anlaşma yapmış oldu. Sanki insana “sana bunları verdim, onların gereği şunları isterim” dedi. İnsanın bu şekilde iman ve İslâm fıtratı üzere yaratılması, insani özelliklerle donatılması, kendisinden iman ve İslâm’ın gereklerinin beklenmesi için bir sebep oluşturdu.

Bu sıfat ve özelliklerle dünyaya gelen insana, Allah, onun zerreleriyle ve fıtratıyla yaptığı anlaşmaları hatırlatacak ve gereğini öğretecek peygamberler gönderdi. Peygamberlerin gelmesiyle üçüncü bir sözleşme gerçekleşti. Bu tebliğ, uyarı ve fiili anlaşma büluğ çağında yapıldı. Yani büluğ çağına gelen her insana Allah’ın daveti ulaştırıldığında, artık ruhuyla verdiği sözü tutması istendi ve vicdanına yerleştirilen Allah inancına uygun hareket etmesi. Allah’ın davetine uyması ve fıtratındaki gerçekle zıtlaşmaması gerektiği hatırlatıldı. Aksi durumda insan me’sul olacak, hesap verecek ve ceza çekecektir.

Büluğa ermeden ölenler, birinci ve ikinci sözleşmenin gereğini yapmakla mükellef olmadıkları için, hesaba çekilmezler. Çünkü sözleşmenin yerine getirilmesi, akıl ve büluğ şartına bağlı olarak istenmektedir.

Sevgili Peygamberimizin (s.a.v.) başında bulunduğu İslâm daveti kendisine ulaşan büluğa ermiş her akıllı insan, ilk iki sözleşmenin gereği olarak bu davetten sorumludur.

Akıllı olup büluğa erdiği halde, Rabbiyle yaptığı sözleşmelerin hiç birisine sahip çıkmayan, fıtratını bozan, insanlık değerlerini kaybeden ve Rabbini unutup eşyaya tapan insanlık, dünyada ve ahirette mutlu olamayacaktır, saadet ve selamete eremeyecektir. Çünkü imansızlık ve şirk, insan kalbi ve fıtratı için en büyük kötülüktür. Tevbe edilmezse, bunun cezası da büyük olacaktır.

Arifler demişlerdir ki: Kalp, iman-ibadet, zikir-fikir ve sevgiyle uyanır, asli safiyetine kavuşursa, Allah Tealâ’ya ruhu ve bütün zerreleriyle verdiği sözü hatırlar… Fıtratına konmuş Allah sevgisini tadar… Her şeyin O’na şahitlik yaptığını görür… Kainatla birlikte zikre geçer.

Her şey O’nun varlığına-birliğine ve sonsuz rahmetine şahitlik ederken, insanın kendi varlığını bile ihmal etmesi ve küfre girmesi ne kadar acıdır.

N e t i c e :

Demek ki "Kâlu belâ"da (Bezm-i elest'te) ruhların secdesi diye bir şey söz konusu değilmiş... Mevzuu bahs olan, ilahi misâkmış... Yani Rabbimizle yaptığımız sözleşme. İslâmi kaynaklar bunu gösteriyor, her ne kadar bazıları başka türlü söyleseler, iddia etseler de...

Mevlâ-yi zû'l-Celâl cümlemize ve bilcümle Ümmet-i Muhammed’e kalp safiyeti ve iman selameti ihsan eylesin. Rızasına nail ve mazhar buyursun.

Bilmukabele selam ve dualarımla...

Ayrıca bkz. http://www.yenisafak.com.tr/yazarlar/faruk_beser/misak-olayi-ve-inanc-geni-2009583

 

 

Go to top