Soru sormadan önce mutlaka sağ üstteki "Arama" butonuyla sorunuzu sitede aratınız.

 

Selamun aleykum hocam, aşure günü aşure yapmak dağıtmak bid'at midir, yani caiz olmaz mı? tşk ederim.. nazlı zuhal çimenlik ist

*******

Ve aleyküm selâm kardeşim;

Üzülerek ifade edelim ki; gündemden düşmeyen ve kafa karıştırmaya, Müslümanların gönlünü bulandırmaya matuf sorulardan biri de bu: “Âşûre gününde ‘aşure’ pişirip sevap ummak caiz midir, bid’at midir?”

Bu mevzuda bir sitede sorulan soru ve verdikleri cevap da şöyle:

“Soru: Aşûra gününde ibadet niyetiyle aşure pişirmek caiz midir?

Cevap: Aşûra gününde ibadet niyetiyle Aşûra pişirmek bid’attır

Aşûra gününde Aşûra pişirmek bir ibadet değildir. Bu güne mahsus bir ibadet niyetiyle Aşûra –ya da her hangi bir tatlı- yapıp dağıtmak dinimize ait bir şey olmayıp caiz görülmemiştir. Bu şekilde ibadet maksadıyla yapılan Aşûra bidattır.

Ancak; hususi olarak bir ibadet niyeti taşımadıktan sonra Aşûra (ya da her hangi bir tatlı) elbette yapılabilir. Çevremizle ve tanıdıklarımızla paylaşılabilir. Önemli olan Aşûra gününe ait böyle bir ibadetin İslam Dini'nde söz konusu olmadığının bilinmesidir.

Şunu da belirtmemiz gerekir ki; Aşûra gününü bu tarz meşgalelerden ziyade ibadetle ve bu günde yapılaması çok faziletli olan amellerle meşgul olarak geçirmek ve Aşûra gününün feyzinden dolu dolu istifade etmeye çalışmak en doğru seçim olacaktır.” (Net ortamında değişik sitelerde bu ve benzeri soru ve cevaplarla karşılaşmak mümkün.)

***

Diğer bir soru ise,

“Muharrem ayında Peygamber Efendimiz (s.a.v.) zamanında da aşure pişirilmiş midir? Yoksa aşureyi sadece Nuh aleyhisselâmınsünnetine imtisalen mi pişiriyoruz?” tarzında…

***

Dilerseniz şimdi de gelelim yukardaki soruların doğru cevabına ve bu mevzu ile ilgili yaptığımız çalışmanın sonuçlarına…

(Tarafımızdan kendisine) denildi ki: Ey Nuh! Sana ve seninle birlikte olanlardan gelecek ümmetlere, bizden selâm ve bereketlerle (gemiden) in! İleride kendilerini (dünyada birçok nimetten) faydalandıracağımız, sonra (nankörlükleri sebebiyle ahirette) bizden kendilerine elem verici/acıklı bir azabın dokunacağı nice ümmetler de olacaktır.” [Hud suresi, 48]

Açıklama: Bundan önce 40’ıncı ayette, "Yanında ona iman edenler ancak çok az kimselerdi" buyurularak, Hz. Nuh'un aile fertlerinden başka yanında çok az mü’minin olduğu belirtilmiştir. Ancak Allah Teâlâ onlara öyle bir selamet, bereket, ihsan ve ikramda bulundu ki, çoğaldıkça çoğaldılar… ve kendilerinden bir çok ümmetler meydana geldi.

İşte Cenab-ı Hak tarafından Hz. Nuh'a bu durum önceden haber veriliyor… Böylece "Acaba az sayıda bu mü’minlerin ve aile fertlerinin akıbeti ne olacak?" mealindeki endişesi gideriliyordu... Bu endişeyi Hz. Nuh, kendi içinde duymuş olmalı ki; ona, içe dönük bir ifade tarzıyla, "denildi" meçhul fiili ile hitap ediliyor.

Hz. Nuh'un soyundan gelecek ümmetlerin de iki kısım olacağı belirtiliyor... Bunlardan birinci kısım yine o selâmet ve berekâta nail olup kıyamete kadar üremeye/nesillerini sürdürmeye devam edecek… Diğer bir kısmı da, bir müddet dünya nimetlerinden istifade ettikten sonra, acı bir azaba çarptırılacak ve ahiret selametine eremeyecek!

Görülüyor ki bu âyet, eski zamanlarda yaygın olan bir kanaate de açıklık kazandırıyor… Yani demek oluyor ki; tufandan sonraki insanlar, yalnızca Hz. Nuh'un üç oğlunun soyundan ibaret değildir. Nuh aleyhisselâmın yanında bulunan az sayıdaki mü’minin sülâleleri de selâmet ve bereketlere mazhar olmuşlardır. Zira Nuh peygamberin (a.s.) yanında bulunan oğulları, ayetteki "ve ehleke" ifadesinden de anlaşılacağı üzere ailesine dahildir... Onunla birlikte olup ona iman edenler ise, aile fertlerinin dışında kalan müminlerdir. Ki, selâmet ve berekât ile ayrıca taltif edilen, yani "seninle beraber olanlardan üreyecek ümmetler" ifadesi gayet açık olarak diğerlerini kapsamına almaktadır.

O halde bütün ümmetlerin Hz. Nuh evlatlarından üremiş oldukları hakkındaki tarihi görüş, mutlak bir hakikat değil, çoğunluğu Nuh aleyhisselâmın soyundan anlamına gelir. Zira bu selâmet ve berekâtta en büyük hisse Hz. Nuh ile evlatlarına aittir.

Rivayet olunduğuna göre Hz. Nuh Recep ayının onunda gemiye binmiş ve Muharrem ayının onunda inmiş… O gün şükür orucu tutmuş ve bu orucu tutmak sünnet olmuştur. [Bkz. Elmalı’lı Hak Dini Kur’an Dili, ilgili ayet tefsiri]

***

Âşûre günündeki bereket

Aşure günündeki bereket, ayet-i kerimede beyan olunduğu gibi, hadis-i şeriflerde de belirtilmiştir.

Nitekim İbn Mes'ud’dan (r.a.) gelen rivayet şöyledir:

Rasûlullah (s.a.v) buyurdular ki, "Kim ailesine Aşûra günü (nafaka yani yeme-içme hususunda) geniş (cömert) davranırsa, Allah da ona senenin geri kalan günlerinde geniş davranır. (Lûtuf-ihsan ve ikramı bol olur, darlık çekmez.)" Süfyân-ı Sevrî (k.s.) der ki; "Biz bunu tecrübe ettik/denedik ve öyle bulduk." [Bkz. Câmiu’s-Sağîr tertîbu şerhi Feyzu’l-Kadîr, 6, 235]

İmam Münâvî (rh.), geniş davranmayı ‘nafaka’da’ diye kayıtlamış… Böylece ‘israf’ yapılmamasına dikkat çekmiştir. Biz de hadisin mealinde, parantezle buna işaret etmeye çalıştık.

Münavî (rh.) açıklamalarına devamla; "O gün Nuh aleyhisselâm ve beraberindekilerin Tûfandan kurtulmuş olarak ilk defa karaya indiklerini… Selâmet ve bereket içinde, ailelerinin geçimliklerini hazırlamakla emrolunduklarını… Böylece bugünün geçim vazifelerinde bir genişlik ve bolluk günü olduğunu… Bu bolluğa her sene katılmanın bir sünnet kılındığını…” Eslâftan yani geçmiş âlim ve âriflerden naklen belirtir.

O gündeki bolluk ve bereketin tecrübeyle sabit olduğunu birçokları söylemiştir. Nitekim Hz. Câbir (r.a.) bunlardan biridir. İbn Uyeyne (rh.) da, “Bunu elli veya altmış yıl denedik” diyerek teyit etmiş/desteklemiştir. [Prof. Dr. İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte , 10, 28-29]

***

S o n u ç

Meseleyi sil baştan/yeniden ele almaktansa, -bu nassların (ayet ve hadislerin) ışığında- benzer bir mesaja birkaç sene önce verdiğimiz bir cevabı aynen aktarmayı uygun buldum. Umarım faydalı olur.

 

Âşûre pişirme âdeti, ülû'l-azm bir peygamberin sünnetidir

Bir peygamberin hele hele ülû'l-azm bir peygamberin yaptığı bir fiil, şayet mensuh ve merdut değilse, niye bid'at olsun?!

Bilmeniz lazım; Edille-i Şer'iyye-i Asliyye'nin dışında bir de Edille-i Şer'iyye-i Fer'iyye vardır İslâm hukukunda... ve Fer'î delilerden birisi de, usûl-i fıkıhtaki geçtiği şekliyle, "Şerâiun min kablinâ şerîatün lenâ" kaidesidir. Yani "Bizden öncekilerin şeriatlerindeki (hükmü kalkmamış, reddedilip yürürlükten kaldırılmamış olan hükümler, adet ve an'âneler) bizim de şeriatımızdır."

Buna birilerinin -veya bazılarının diyelim- bid'at demesi Nuh aleyhisselamın bu güzel sünnetinin bid'at olduğunu göstermez. Kaldı ki eğer bid'at olsaydı, Ehl-i Sünnet âlim ve mutasavvıfları (Allah hepsinden razı olsun) bugüne kadar niçin uygulasınlardı..? Bid'atla uzaktan ya da yakından hiçbir ilgisi-lişiği yoktur, bazı bid'at ehli kişilerin de bu âdeti yapıyor olmaları, bu sünnete halel/noksanlık-eksiklik getirmez; bunun bid’at olduğunu göstermez.

Gelelim ibadet olarak yapılması meselesine...

“Eşyada aslolan hıll”dir, yani helâl olmasıdır. Haramlık ârızîdir, sonradan oluşur. Şerîatın açıkça nehyetmediği/yasaklamadığı her şey mubah ve yapılması câizdir. Bu kâide, Hâniyye’de, el-Aslü fi’l-eşyâi’l-ibâha: Eşyada aslolan ibâhadır, yani mubah olmasıdır” diye zikrolunmuştur. [Bilmen, Ömer Nasuhi, Hukuk-ı İslamiye Kamusu, 1, 298]

Mesela buna mümasil/benzer bir ibadeti, "rabıta"yı ele alalım... Tasavvur ve tefekkürden ibâret olan râbıta-i şerife hakkında, mu’teriz ve münkirlerinin iddiları üzere hiç bir şer‘î delilin olmadığını –farazâ– kabul etsek bile, menhiyyün anh olduğunu yani dînen haram ve yasak bulunduğunu isbat edebilmek mümkün mü? Değil. O halde, erbabınca malum olan râbıta-i şerifeyle meşgul olmanın da, âşure sünnetini ibadet-kurbiyet niyetiyle yapmanın da mubah bir fiil olduğu, hiçbir itirâza yer olmayacak kadar açıktır.

Hâl böyle olunca, neticeye gitmek için deriz ki;

- Mubah yani yapılması caiz olan bir fiile-amele devam etmemiz sayesinde, mendub/güzel olan bir şeye ulaşırsak, o mubah olan fiilin de mendup olduğu anlaşılır. [Hüseyin ed-Devserî, er-Rahmetü’l-Hâbita…, Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbâni hâşiyesi, 1, 225-226]

Demek oluyor ki, râbıta-i şerife ile meşgul olmak gibi ibadet niyetiyle âşûre pişirmenin de gayr-i İslâmî bir şey olduğunu söylemek doğru bir iddiâ olamaz.

Kaldı ki âşure pişirme sünneti -ki sünnet ibadettir ve bunu yapanlar ibadet/Allah’a kulluk, kurbiyet/yakınlık, rıza-i ilahiyi talep niyetiyle yapmaktadırlar-; İslâm âleminde sayıları tevâtür haddine ulaşmış bir topluluğun amelidir. Bu da Hz. Nuh'un (a.s.) bu sünnetinin devam ettiğini gösterir. Çoğunluk, âşurenin gayr-i meşru‘, bid'at-hurâfe olduğu, binaenaleyh ibadet maksadıyla yapılmaması gerektiği yönünde bir şey söylememiştir. Müstesnalarsa, hepimizin bildiği gibi, kaideyi bozmaz.

***

S o n  s ö z

"Kırk yıllık kâni, olur mu yani..." "Eski köye yeni âdet..." kabilinden, nevzuhur sözlere-yazılara kulak asmamak lazım... O bakımdan lütfen biraz dikkat, diyorum. Zorlamalarla bir yere varılmaz, varılırsa da yanlış hedeflere varılır...

Ayrıca ehlince malumdur ki, nasslarda tevatür şartının aranması hüküm istinbatı içindir. Yoksa ahad haberlerle de, zayıf rivayetlerle de amel etmek caizdir.

Vesselâm…

Go to top